Kılıçdar Kemali Olsa, Tıngır Mıngır Beyin Hükmünü, Bu Şekilde Bozamaz İLKER BELEK

29/09/2008 Pazartesi
Kılıçdar Kemali Olsa, Tıngır Mıngır Beyin Hükmünü, Bu Şekilde Bozamaz İLKER BELEK

Kabul etmek gerekir ki, CHP uzun yıllardan sonra ilk kez halk sınıflarının ilgisini çeken ve sorunlarına temas eden bir siyasal içeriği yakalamayı becerdi. AKP'nin üzerine yolsuzluklar üzerinden gitmeye başladı. Üstelik bu konu 2002 yılında AKP'yi iktidara taşımıştı. Bu açılımda Kılıçdaroğlu'nun temiz katkısı çok açık.

Yine kabul etmeli ki, bu tür somut siyasal açıkların değerlendirilmesi, piyasa düzeninin iç yüzünün ortaya çıkarılması açısından sol bir işlev de görebilir. Ancak iki noktayı akılda tutmak koşuluyla:

Bunlardan birincisi, yolsuzluk sorununun, Türkiye'deki bütün siyasal aktörlere bulaşmış olmasıdır. Bu bakımdan en steril lider Ecevit'ti. O'nun siyasal sonu da kimi bankaların içinin boşaltılması ve borçlarının da devletçe emekçilerin üzerine yıkılması sürecinde gerçekleşti.

Üstelik yolsuzluk yalnızca Türkiye ile de sınırlı değildir. ABD'de pek çok şirketin CEO'sunun, şirketlerin mali durumlarıyla ilgili gerçekleri ortaklarından bile saklamış oldukları, şirketlerin batmasıyla birlikte ortaya çıkmıştı.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu kadar yaygınlaşmış, sıradanlaşmış bir sorun, artık, kanıksanmış ve günümüz gerçekliğinin bir parçası olarak da kabul edilmiş demektir. Hele hele Türkiye'de "nasıl olsa herkes yapıyor" havası zaten vardır. Daha da kötüsü, "hiç olmazsa ben de nasipleneyim" ahlaksızlığının neredeyse sosyal bir norm halini almış olmasıdır.

O nedenle, salt yolsuzlukların üzerine giderek yol almayı beklemek boşuna olur. Üstelik burada, CHP'nin tutumu, eleştiriyi fazlasıyla kişilere odaklamak yönündedir. Sonuçta, Dişli istifa etmiş ve AKP de "her nasılsa" kendisine bulaşmış bu kiri temizlemenin havasını basma fırsatını bulmuştur.

İkinci nokta da yapılması gerekenle ilişkilidir. Yolsuzluk mücadelesi, düzenle mücadele çerçevesinde ele alınabilirse, ancak o zaman, bütün yolsuzlara karşı ortak bir cephe açılmış olur ve başarılabilirse de halk sınıflarının kabullenmiş-rıza gösteren bilincinde ("baron" / "müfteri" sarkacının dışına taşan) bir sarsılma gerçekleştirilebilir.

Altını çizmeye çalıştığım tavır, Proudhon'un "mülkiyet hırsızlıktır" lafında ifadesini bulur. Kısaca, esas yolsuzluk emek sömürüsüdür ve kapitalizmin bizzat kendisi vurguncudur. Emeğin hakkını gasp etmekten büyük bir yolsuzluk olabilir mi ? Kapitalist sınıfın karı denilen zenginlik, doğrudan emekçinin karşılığı ödenmemiş alın teridir.

Kılıçdaroğlu'nun, "düello"da kapitalizmi, piyasa fırsatçılığını-karmaşasını eleştirilerinden muaf tutmuş olması kendi siyasal ekolünün en zayıf, rakibinin ise en güçlü olduğu noktadır. O nedenle, Fırat, yöneltilen eleştirileri, 16 kuşaktan beri Mir olduğu gerekçesiyle karşılamış, köylülerinin sırtından kazandığı feodal unvanlarını, hayali ihracat yapmış olamayacağının güvencesi olarak sunabilmiştir.

Oysa gerçek tam tersidir. Beyler, burjuvalar bu işlerin has erbabıdır. Kayseri'de, Adana'da azınlık topraklarına el koyarak gelişen Türkiye burjuvazisinin genetiğinde vurgunculuk vardır. Esas vurgun girişimcilikte, ihracatçılıkta iken, ihracatın hayalisini gerçekleştirmek vurgunun yalnızca kaymaklısıdır.

Emek sömürüsündeki vurgunu görmemek vurgunu gizlemektir. Olayın kaymağıyla ilgilenmeyi esasıyla mücadele etmek olarak sunmak ise doğrudan vurguna ortak olmak anlamına gelir.

Bu bir siyasal vurgun girişimidir. Aynen AKP'nin 2002'de yaptığı gibi. Sonuçta bir vurguncu gider, diğeri gelir. Halkımız da bunu gayet iyi bildiği gibi, duruma bakar, yıldızı parlatılana yaklaşır. Vurgun düzeniyle mücadele için, iktisadi sömürüyü eksene alan bir siyasal tarz gerekir.