Havuç ve Sopayla Mahkeme Kararı İLKER BELEK

04/08/2008 Pazartesi
Havuç ve Sopayla Mahkeme Kararı İLKER BELEK

19 Mayıs 2008 tarihli "AKP Kapatılır mı ?" başlıklı yazımda şöyle yazmıştım: "Tarih-toplum gerçekliğine makro ölçekte bakıldığında yargının sermaye bloğu karşısında direnememesi gerekir. Çünkü Türkiye'yi belirleyen faktör uluslararası sermayenin gereksinimleridir. Ve yeni düzende mahkemenin paradigması arkaik kalmıştır." Ancak yine aynı paragrafta Türkiye'nin özgünlüğünden de söz etmiştim. Cumhuriyetçi güçlerin dinci gelişmeler karşısındaki hipersensitif durumları nedeniyle "gereğini yapmak" psikolojisi içinde bulunduklarını belirtmiştim.

Sonuçta uluslar arası sermayenin dediği oldu.

Geçtiğimiz yaklaşık 15 günlük süreç, bu güç odağının istediğini almak açısından neler yapabileceğini, yapabileceklerinin içine hem havucu hem de sopayı nasıl yerleştirebileceğini açıkça gösterdi.

İstanbul'daki bombalı saldırıyı işin sopa yanı olarak değerlendirmek gerekir. Saldırının doğrudan AKP'nin kapatılması davasını etkilemek için gerçekleştirildiğini söyleyemiyorum. Bu olasılık tümüyle inkar edilemese de, kabulü açısından elimizde yeterli kanıt bulunmuyor. Ancak sonrasında yaşananlar ile birlikte düzen güçlerince yaratılan istikrar havası herkesi etkiledi. Bombanın patladığı akşam kafamda attığım manşet "bundan sonra AKP'yi zor kapatırlar" şeklindeydi. Mahkemenin kararı o akşam belli olmuştu. Bana kalırsa kararın beklenenden erken açıklanmasında da bu olay belirleyici oldu. Mahkeme başkanının da dediği gibi, mahkeme üyeleri de bu toplumun içinde yaşayan, yaşananlardan etkilenen, bulundukları mevki nedeniyle fazlasıyla gerilen insanlar. Suikastın yarattığı gerilimi daha da gerecek ve sonrasında ortaya çıkacak siyasal atmosferin sorumluluğunu yüklenecek kadar cesur hareket edemediler.

Operasyonun havuç boyutunu ise borsada yaşananlar oluşturuyordu. Şimdi pek çok yorumcu yabancıların davanın sonucu hakkında bir hafta önceden bilgilenerek alışa geçtiklerini yazıyor. Hiç mi mümkün değil ? Bizim gibi ülkelerde elbette mümkün. Ancak ben yine de bu varsayıma da tam olarak değer veremiyorum. Yapılmak istenen şey mahkemeye ve genel olarak topluma "şu güllük gülistanlık ortamı bozmayın, akıllı olun sevgimizi kaybetmeyin" mesajının verilmesiydi. Karar öncesindeki üç iş günü içinde yabancıların yoğun alımlarıyla borsa %15'in üzerinde değer kazandı. Son bir aylık yükselişi ise %30'dan fazla. Kapatma kararı çıkması durumunda ise, birkaç gün içinde en az %20 değer kaybedeceğini herkes tahmin ediyordu.

Cumhuriyetçi kesimin son kalesi de böylece teslim oldu.

Aslında teslimiyet çok daha özlüdür. Öğrendiğimize göre, mahkeme, iddianamedeki, Erdoğan'ın BOP'un eşbaşkanı olduğu savını davanın özüyle ilişkisiz buldu. İşte gericilik karşısındaki teslimiyet esas burada yatıyor. Başbakanın BOP'un eşbaşkanı olmadığı saptanmıyor, bu gerçeğin Türkiye'de gericiliğin yükselmesiyle ilişkisiz olduğu ileri sürülüyor. Tam bir gaflettir. Türkiye'nin başına dinci gericiliğin bela edilmesi bir Amerikan projesidir ve bu proje hazin biçimde askerler eliyle uygulamaya konmuştur. Cumhuriyetçilerin kendinden menkul laiklik anlayışlarının çöküşü bu gafletle ilişkilidir. Bu gaflet Türkiye'de ilerici bir halk hareketinin önünü en başından kesmektedir.

Yine aynı yazıda şu saptamayı da yapmıştım: "Üstelik, bu operasyon AKP'nin hizaya getirilmesi, biraz daha ABD'nin formüle ettiği türden ılımlı İslam çizgisine oturtulması sonucunu da yaratır." Karar sonrasında Avrupa, Amerika ve TÜSİAD'dan gelen açıklamalar bunu doğrular nitelikte. Kararın Türkiye'yi uçurumdan döndürdüğü belirtilirken, tarafların sorumlulukları da hatırlatılıyor ve esas işe, yani ekonomiye, AB üyeliğine yoğunlaşılması gereği üzerinde duruluyor.

Buradan anlaşılması gereken şey şudur: Tabi ki AKP gericiliğinden vazgeçmeyecektir. Ancak kendisine, meşhur gündem maddeleri açısından çeki düzen vereceği, türban, vb konularında daha olgun davranmaya çalışacağı da açıktır.

Üstelik havuç-sopa stratejisi yalnızca cumhuriyetçileri ve AKP'yi değil, toplumun geniş kesimlerini de ehlileştirmekte, her kesimi kendi içinde ılımlılaştırmakta, sermayenin tasallutuna ve Amerika'ya ikna etmektedir.

Şimdi Amerikancı politikalar ve Amerikancılar bir adım daha ilerlemiş bulunuyorlar.

Önümüzdeki günlerde daha işbirlikçi, daha Amerikancı bir AKP göreceğiz. Çaresiz biçimde daha fazla derecede taşeronluk üstlenecek, emekçilerin üzerine gelecek. Ancak bundan sonra ekonomik gelişmelerin ortaya çıkardığı bütün toplumsal olumsuzlukların da esas sorumlusu olacak.

Bütün bunlar şunu gösteriyor: Artık Türkiye kapitalist düzeni ile AKP arasındaki mesafe daha da daralacak. AKP Türkiye kapitalizmi, Türkiye kapitalizmi de AKP anlamına gelecek. Amerikancılık, işbirlikçilik, gericilik, savaş, hepsi daha fazla oranda ve daha doğrudan biçimde AKP demek olacak.

Bu, siyasetin etkinliğini artırmak açısından oldukça işe yarar bir sadeleşmedir.