Güç Olmak

31/07/2006 Pazartesi
Güç Olmak

İzlenebildiği kadarıyla, söylediklerimiz, savunduklarımız, ortaya koyduğumuz samimi enerji haklı görülüyor, ilgi çekiyor. Ne söylüyoruz ? Ülkenin çökertildiğini, ekonomik ve siyasal olarak tamamen dışa teslim edildiğini, bölgedeki emperyal planlara onursuzca dahil edildiğini, kamu kurumlarının peşkeş çekildiğini, vb. Hatta bütün bunlardan sonra yaptığımız sosyalizm önerisine bile sıcak bakılıyor. Herkesin boynu bükük.

Ancak bundan sonrası bulanık. "Haklısınız, ama güçsüzsünüz, bu ülkede bir şey değişmez" itirazı geliyor. Bu noktada da onlar haklı. Güzsüz olduğumuz için haklılar. Güçlü olmalıyız.

Halkı teslim alma, 12 Eylül ile özel olarak planlandı. Darbenin siyasal düzlemdeki hedefi, solun dağıtılması ve toplumun umudunun, kendine güveninin yok edilmesiydi. Bu halk güvenini yitirdikçe, ummaktan, beklemekten, mücadele etmekten vazgeçti.

Kendisine güvenini yitirenin, ortak çıkarlar için olsa bile, mücadele edene olan güvenini yitirmesi çok mudur ? Yalnızca bu kadar da değil: Mücadele edene güvensizliğin yanında, zaman içinde ondan bir kaçış da gelişti. Mücadele edene, rahatsızlık veren olarak bakılmaya başlandı. Bunun nedeni, haklı karşısındaki boynu büküklüğün gerektirdiği yanında durma, katkı koyma, yardım etme zorunluluğunun, böyle yapıldığında, başa saracağı belalarla ilgilidir. Çünkü mücadeleyle, riskleri de üstlenirsiniz ve insanlarımız bugün, onlara sonuçsuz ve belirsiz görünen bu sürecin risklerini üstlenmek istememektedir. Bir tür maliyet hesabıdır bu.

Yukarıda betimlenen tabloya itiraz edilebilir ve sıralananların bir tür orta sınıf psikolojisi olduğu ileri sürülebilir. Doğrudur. Ancak bugün sistem bu psikolojiyi alt sınıflarda yer alan emekçilere yaygınlaştırmayı da becerdi. Bir süre önce Yurtsever Cephe'nin bildirisini dağıtırken sohbet ettiğim sözleşmeli bir radyoloji teknisyeni aynen şöyle demişti: "Yaklaşık iki seneye yayılan kredi kartı borcum var, başımı belaya sokamam." Çok yalın ve haklılığımızla değiştiremeyeceğimiz kadar "rasyonel" bir tutum.

Bu, ancak, siyaset sahnesinde güç sergilenerek değiştirilebilir. Ancak o zaman, emekçiler, bizde kendilerinden yana bir avantaj görebilirler. Bu olası kişisel avantajlarla, toplumsal konulardaki, bizi haklı kılan, duyarlılıklar birleşerek bizden yana tutumların gelişmesini sağlayabilir.

Emekçilerin siyasal mücadeleye katılması yalnızca ikna yöntemiyle olmuyor. Anlatmak, ancak, haklılığımızı göstermek açısından yeterli olabilir. Güç olmak için ise kazanmak gerekir. Türkiye sosyalist hareketi 25 yıldır kaybediyor. Kazanmaya muhtaçtır. Güçsüz olduğunuz noktada ise kazanmanın yolu, kısmi kazanım hedefleri koymak olabilir. İyi düzenlenmiş bir eylem, bir grevi kazanmak, bir yasayı geri döndürmek gibi. Siyasal mücadelenin alanını genişletmek için gerekli koşullardan birisi, insanları siyasete çekecek kontrollü bir eylemlilik sürecidir: Sınıf ve memleket çıkarları adına kırılmadan kazanmak ya da kırılmayı ancak stratejik kazanımlar için göze almak. İnsanlar kazandıklarını gördükçe biz onları kazanacağız, çoğalacağız, çoğaldıkça daha çok insan kazanacağız.

Kitleselleşmek için yeter mi ? Bence yetmez. Umutsuzluk bulutlarının dağılmasının yalnızca öznenin siyasal çalışmasına değil, en az onun kadar önemli derecede dışsal faktörlere bağlı olduğunu kabul etmeliyiz. Belki de Ortadoğu'da esen savaş rüzgarları, belki bununla birlikte neoliberal programla bütün ekonomik, toplumsal avantajlarını yitiren sınıfın kendi durumu böyle bir etki yaratacaktır. Belki bu etki anlık ya da zamana yayılmış biçimde yaşama geçecektir. Özneye dışsal bir etkenin sarsıcı etkisi emekçi kitlelerde dağılmaya, farklı uyaranlara karşı zorunlu bir açıklığa ve farklı siyasal aktörlerle farklı düzlemlerde buluşmalara neden olacaktır. Türkiye emekçi sınıfları biraz da bu tür bir musibeti bekler gibi.

Bu söylediklerim siyasal çalışmanın önemini azaltır mı ? Kesinlikle hayır. Çünkü bu türden bir dışsal şokun yaratacağı kırılma anında, güçlü bir değişim arzusu, o müthiş buluşma için, kitlelerin bütün duyargalarına hitap edecek bir reseptörün varlığı gerekir. İşte o reseptör en umutsuz anlarda bile, patinaj yapma pahasına, hiçbir zaman hareketini yitirmeyecek olan öznedir, partidir.