Emperyalizm ve Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalistliği üzerine

Kemalist kesimle emperyalizm ve antiemperyalizm konularında anlaşamıyoruz.

Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’nın ya da Milli Mücadele’nin karakteri konusunda da önemli bir yaklaşım farklılığı ortaya çıkıyor.

Bunlar neden mi önemli ? Güncel siyaset stratejisinin şekillendirilmesi bakımından. AKP’ye karşı mücadele ve hedef referansımız ne olacak: Birinci Cumhuriyet mi, sosyalizm mi.

Bu nedenle açık gönüllükle tartışmaya değer bir başlık, emperyalizm.

*****

Bizim bu konudaki teorik referansımız Lenin’in Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması başlıklı kitabı: 1916, Bolşevik devriminin hemen öncesi. Lenin kitabını savaş yıllarında yazıyor ve benzeri başka dünya savaşlarının yaşanacağını da tahmin ediyor.

Kitaptaki temel argümanların çürütülmesi kullanılan veri setinin artık geçersizleşmiş olduğunun gösterilmesiyle olanaklı olabilir.

Lenin Hilferding’in Finans Kapital (1910) isimli kitabından geniş yararlanır. 20. Yüzyılın başlarında kapitalizmin genel olarak sermaye egemenliğinden mali sermaye egemenliğine geçtiğini ve böylece yerini “yeni” bir kapitalizme bıraktığını belirtir.

Bu dönemde banka sermayeleri ile sanayi sermayeleri iç içe geçer. Bankalar evrensel nitelikli kurumlar haline gelir. Holdingler ortaya çıkar. Hilferding bu olguya “finans kapital” der. Finans kapital sanayi sermayesi haline dönüşen para sermayedir. Sanayi sermayesini giderek ele geçiren bu yapı mali oligarşidir. Mali oligarşiyle rantiyenin payı artar.

Bütün bu gelişmeler bir yandan sermaye birikimiyle, bir yandan da sermaye merkezileşmesi ve yoğunlaşmasıyla ilişkilidir.

Bu anlamda emperyalizm tekelci sermayenin egemenliğidir. Yenidir, ama yine kapitalizmdir.

Tekelci kapitalizm, yani kapitalist emperyalizm dünyanın merkez ve çevre olarak ayrılmasıdır. Sermaye birikimi merkezde sermaye fazlalığı yaratır. Biriken bu sermaye geri kalmış ülkelere ihraç edilir. Böylece iç pazarın karteller arasındaki paylaşımından, dünya pazarlarının tekeller arasında paylaşımı aşamasına geçilir.

Lenin vurgular: Kapitalistler dünyayı hain duyguları nedeniyle değil, kar güdüsüyle ve sermayeleri, yani güçleri oranında paylaşırlar.

Sermayesi az olanın, sermaye ihracının, yani paylaşımın konusu haline gelmesi sürecin doğasındadır.

Sermaye ihracı, hem rant hem ülkelerin ve doğal kaynakların ele geçirilmesi hem de bu ülkelerin kapitalize edilmesi amaçlıdır.

*****

Emperyalizm kapitalizmin tekelci aşamasıdır.

Lenin’in ünlü tanımındaki tanımlayıcı özellikleri şunlardır: 1- Tekelleşme. 2- Mali oligarşi. 3- Sermaye ihracı. 4- Dünyanın tekeller arasında paylaşılması. 5- Dünyanın en büyük kapitalist ülkeler arasında toprak bakımından bölüşülmesi.

Bu beşli birbirlerini diyalektik olarak tamamlarlar. Tekelleşme kapitalist sermaye birikiminin, dünyanın paylaşılması ise tekelleşmenin gereğidir; dünyanın paylaşılması tekellerin hakimiyetini ve sermaye birikim ve yoğunlaşmasını artırır.

******

O halde durum açık olarak şöyledir: Kapitalist kalkınma yolunu tercih eden ve bu yarışa sonradan katılan bir ülke (bizim 1. Cumhuriyet gibi) mecburen bu sistemin kurallarına tabi olmak ve sistemin çeperine yerleşmek zorunda kalacaktır.

Bu tercih, yani (adına “karma ekonomi” denilerek) kapitalist “kalkınma” yolunun (görevin “milli sermayenin yaratılması” olarak belirlenmesi suretiyle) tercih edilmesi, bağımsızlığın daha baştan bir tarafa bırakılması anlamına gelir.

Kurtuluş Savaşı gecikmiş burjuva devrimi, 1. Cumhuriyet de gecikmiş, bağımlı kapitalistleşmedir.

Yarışa geç katılanın kapitalist “kalkınma” yolu içinde emperyalizmin kurallarından kurtulma olanağı hiç; çevreden kurtulup merkeze yerleşme olanağı ise hemen hiç yoktur.

Doğal kaynaklardan yoksun Türkiye’nin ikincisini başarma ihtimali sıfırdır.

*****

Bütün bunlar nedeniyle, Milli Mücadele antiemperyalist değil, anti ilhaktı. Yani emperyalist orduların Anadolu’dan çıkarılması mücadelesiydi, ama ülke sınırlarını sermaye işgaline kapatmak gibi bir amacı bulunmuyordu. Kemalist kadronun zaten bu türden bir vizyonu zaten Türkiye’yi kapitalize etmekti.

Emperyalizm esasen tekelci sermayenin işgali anlamına geldiği için, antiemperyalist mücadele de tekellere karşı, yani antikapitalist nitelikli olmak zorundadır.

Tekelci sermayenin işgaline son verilmedikçe, emperyalist orduların ülkeden atılması antiemperyalist mücadele bağlamında bu nedenle yeterli olamıyor. Daha da kötüsü, tekelci sermayeye karşı mücadele edilmediği taktirde o ordular bir süre sonra geri geliyor: NATO gibi.

*****

Ayrıca: Hiçbir şey bir şeyin antisi üzerinden tanımlanamaz. Mutlaka pozitif bir önermeyle diyalektik ilişkisini kurmak zorundadır. Eğer antiemperyalizm gerçek bir zemine oturacaksa düzen yani emperyalizm dışı hedefini de net olarak belirlemelidir. Kendisini belirlemeyen olgu en nihayetinde ve kaçınılmaz olarak güçlü olanın kriterlerine göre tanımlanır. Yani ortada antilik kalmaz.

Yani, antiemperyalist olunacaksa sosyalist olunacak; aksi durumda mutlaka kapitalist emperyalizm kendi tahakkümünü  tesis edecek.

Hilferding daha o zaman doğruyu vurgulamıştı: “Emperyalizme, mali sermayenin ekonomik politikasına proletaryanın vereceği karşılık… sosyalizm olabilir.”

Kurtuluş Savaşı’nı antiemperyalist olarak niteleyenlerin bu diyalektiği kavrayamamak gibi çok önemli bir sorunu var.

Bu bugün için daha da bariz bir sorun.

Laikliğin, devletçiliğin, bağımsızlığın anlam kazanabilmesi, gerçek sonuçlarına ulaşabilmesi için sermaye iktidarından kurtulmamız, antiemperyalist bağımsızlık mücadelemizi tekelci sermaye karşı vermemiz gerekiyor.