Dink Yürüyüşlerinin Dayanılmaz “Sivilliği”

23/01/2012 Pazartesi
Dink Yürüyüşlerinin Dayanılmaz “Sivilliği”

Hrant Dink'in katledilişinin beşinci yılı, cinayet hakkındaki mahkeme karar günü ile neredeyse çakıştı. Mahkeme'nin inanılmaz hatalarla yüklü kararı ertesi gün gerçekleştirilen yürüyüşe katılımın yoğunluğunda da etkili oldu.

* * *

Ancak, katılımın yoğunluğu, yürüyüşe egemen olan ideolojik atmosferdeki kimi hataların görülmesini engellememelidir.

Dink'in öldürülmesinin hemen sonrasında yapılan birinci yürüyüşe katılım daha fazlaydı ve biz o dönemde de benzer kaygıları hissetmiştik.
Nedir bunlar ve neden önemlidir ?

* * *

Öncelikle, sessiz yürüme yönündeki karar hatalıdır. Muhtemelen yürüyüşün siyasallaşmasından kaygı duyulmakta ve/veya apolitik bir tercihle eylemin olabildiğince siyaset üstü konumlandırılmasına çalışılmaktadır.

Her iki tutumun da hiç gerçekçi olmadığını kabul etmek gerekir.

Çünkü Hrant Dink siyasi bir cinayete kurban gitmiştir. Bu gerçekten, eylemi apolitize ederek kaçmanın olanağı yoktur. Hrant Dink için yapılacak her anma eninde sonunda siyasi olacak ve siyasiliği gerçekleştirilişi tarafından belirlenecektir. Bu nedenle, eylemin politikleşmesinin (hangi niyetle olursa olsun) engellenmesi cinayetin arkasındaki gerçek niyetin gizlenmesine de katkıda bulunmak anlamına gelecektir.

* * *

Yürüyüş eylemlerinin apolitikleştirilmesinin yürüyüşe katılımı artırdığı yönündeki iddiaların da sınanmaya gereksinimi vardır.

Bu tercihin, cinayetle AKP arasında herhangi bir ilişki kurmayan, hatta tam tersine cinayetin aydınlatılmasında hala AKP'den beklentileri olan çevrelerin, yazarların yürüyüşe katılımını sağladığı açıktır.

Ancak bu kesimlerin ve onlarla birlikte hareket eden tabanın kitleselliği son derece kuşkuludur.

O nedenle, yürüyüşü sessiz ve apolitik tarzda organize edenlerin, eylemi kitleselleştirme niyetinden daha çok, AKP'den beklentileri olan kesimlerden uzaklaşmama kaygısı taşıyor almaları daha muhtemel bir seçenektir.

* * *

“Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeniyiz” sloganı şüphesiz bir direnişin, çok kimliklilik gerçeği yönündeki ısrarın vurgusudur. Bu vurgudan hiçbir zaman vazgeçilemeyecektir.

Ancak, ülkemizdeki tektipleştirici siyasi ve ideolojik müdahalelerin aşılması açısından nasıl bir siyasi açılımın gerekli olduğu noktasından bakıldığında, ortada bir eksiğin ve hatta giderek hatanın bulunduğu da açıktır.

Kimlik üzerinden ve kimlikleri ana eksen kabul ederek geliştirilen siyasal açılımların tümü bu topraklardaki milliyetçi hezeyanın ve tabii ki öncelikle Türk şovenizminin daha da kemikleşmesine yol açmaktadır.

Şüphesiz birileri milliyetçi tutumlarını şovence ve faşistçe dile getiriyorlar diye sıradan gerçeklerin dillendirilmesinden vazgeçilecek değildir.

Fakat, çok kimlikli doğallığın savunulması adına üretilen kimlik siyasetinin, giderek faşistleşen düzenle mücadele etmede işe yaramadığı da ortadadır.
O nedenle kimlik vurgusunun, daha genel bir bağlam içinde, halk diye tanımladığımız ve içinde çok farklı dinlerden, etnik yapılardan bireylerin, grupların yer aldığı geniş yığını emek, adalet, eşitlik, özgürlük değerleriyle siyasallaştıracak argümanların üretilmesi, yani sınıfsallık, Türkiye'nin değişimi açısından zorunluluktur.

* * *

Türkiye'nin düzeni giderek faşistleşmektedir. İktidar kendisi gibi düşünmeyenlerin tümünü, Kürt, Kemalist, devrimci, sosyalist demeden içeriye tıkmaktadır.

Bu operasyonu gerçekleştiren siyasi bir özne vardır. Yürüyüşün bu gerçeği görmek istememesi, AKP'nin hedefe yerleştirilmemesi, AKP'nin kendi dışındaki herkesi hedefe yerleştirmiş olduğunun görülememesi tam bir yanılgıdır. Dahası, cinayetin Ergenekon'un işi olarak görülmesi… Oysa bu cinayeti aydınlatmak amacıyla yazanlar Ergenekoncu suçlamasıyla tutuklanmıştır.

Sonuna kadar gidilmiş ve Nedim Şener Silivri'ye tıkılmıştır. “Yetmez ama evet” denilmiş yargıyı AKP'nin ele geçirmesine izin verilmiştir. O yargı da cinayetin kişisel olduğunu açıklamıştır.

* * *

Yukarıda saptanan hataların tümünü 1980 darbesi sonrasında Türkiye entelektüellerine ve soluna musallat olan sivil toplumculuk dejenerasyonuyla açıklamak olanaklıdır.

Türkiye'de sivil toplumculuk, Gramsci'nin ürettiği anlamından tamamen farklı biçimde, sorunların baş sorumlusu olarak devleti görür, baş çelişkiyi devletle devlet dışı yapılar arasında kurar, temel hedefi devletin “küçültülmesi” ve hatta “yok edilmesi” olarak belirler, bu anlamda biraz da sağ anarşisttir, cemaatlerin, sermaye temsilcisi yapıların güçlenmesini demokrasi olarak kutsar.

Oysa devletin sınıfsallığı, bu sınıfsallığın siyasal temsiliyeti vardır. Devleti küçültseniz bile, böyle olduğu için onun militarizasyonunu ve küçülen devletten boşalan alanların faşist yapılarca işgalini engelleyemezsiniz.

Sonuç Hrant Dink'in katli olur.