Cumhuriyeti yıkan AKP, AKP’nin kökü Cumhuriyette

31/10/2016 Pazartesi
Cumhuriyeti yıkan AKP, AKP’nin kökü Cumhuriyette

Cumhuriyet erkin tanrıdan, kraldan, kiliseden, saltanattan alınıp, dünyevileştirilmesidir. Kul, böylece yurttaş olur.

Tarihselliği Avrupa burjuva devrimlerine dayanır. Tanrının saltanatına son veren burjuvazidir.

Burjuvazinin iktidarı aristokrasiden, yani kiliseden söküp alabilmesi için, yeni gelişmekte olan işçi sınıfının desteğine ihtiyacı bulunuyordu. Cumhuriyetin, mutlakiyet karşısında halkçı ve laik olmasını koşullayan bu ittifak zorunluluğuydu. Burjuvazi iktidarını sağlama aldıktan sonra halkçılığı da, laikliği de terk eder.

Bu durum genel hatlarıyla bizde de geçerlidir. 29 Ekim Cumhuriyetinin sınıfsal kimliği gecikmiş burjuva devrimi olmasında açığa çıkar.

Lozan görüşmelerine ara verilmesinin nedeni, bir yandan Boğazlar gibi, Musul gibi meselelerde yaşanan tıkanma ise, bir yandan da Kemalist kadroların hangi yöne meyledeceklerini  tabana kabul ettirme mecburiyetleridir.

Yön 1923 başındaki İzmir İktisat Kongresi’nde belirlenir. Genç Cumhuriyet, görevini “milli sermaye”nin yaratılması olarak belirler. Sonrasında yönetim de adım adım kendisine teslim edilecektir. Yolun kapitalizm olarak belirlenmiş olması Lozan görüşmelerinin ikinci aşamasının ilerlemesini kolaylaştırıcı olur.

Cumhuriyet mutlakiyete karşı olmak üzerinden halkçı; hilafete karşı olmak üzerinden laik; İngiliz işgalini sonlandırmak için bağımsızlıkçı ve kuruluş dönemine denk gelen kapitalist sistemin uzun buhranı nedeniyle mecburen devletçidir. Ayrıca zaten ortada sermaye sınıfı da yoktur. Devletçilik, bunalım yıllarında Cumhuriyetin yaşama ihtimalidir.

29 Ekim saltanattan, hilafetten büyük kopuştur. Feodaliteye karşı gecikmiş burjuva devrimidir. Osmanlı sefilliğine karşı halk savaşıdır. Sınıfsal pencereden bakıldığında tarihsel bir ilerlemedir.

Bütün bunlar kadar doğru olanı, bu sınıfsal genetiğin kendi sonunu da getirecek sorunlarla yüklü olmasıdır.

Cumhuriyetin, benimsediği ilkeler bakımından açmazı, Türkiye’yi burjuvaziye teslim ederek kapitalist modele ve emperyalist hiyerarşiye kilitlemiş olmasındadır.

Devletin görevi bir kez “milli sermaye”nin yaratılması olarak belirlendiğinde, arkası kendiliğinden gelmiştir.

İkinci dünya savaşı sonrasında, Sovyetler Birliği karşısında NATO’cu konumlanış, hem devletin burjuva karakterinin zorunlu sonucu olarak ortaya çıkar, hem de emperyalizme eklemlemenin yaratacağı sorunların tetikleyicisi olur.

1950’de Demokrat Parti’nin tek başına iktidar olması, ticaret burjuvazisinin gelişip serpilmesi; 1960’larda, yükselen sola karşı Milli Türk Talebe Birliği, Komünizmle Mücadele Dernekleri türünden CIA yapımı teşkilatların yayılması; 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbeleri, ithal ikamecilikten ihracata dönük kalkınma modeline kayma; 1980’lerde Özal’ın iktidar yılları, İmam Hatipler üzerinden Türkiye’nin dinselleştirilmesi; en nihayetinde 2000’lerin başında ABD’nin yol verdiği AKP eliyle Cumhuriyetin yıkılması ve İslamo faşist bir rejime adım adım geçiş.

Bu tarihsel süreç doğrudan Türkiye burjuvazinin, burjuvazinin yaratılışı ise 29 Ekim Cumhuriyeti’nin eseridir.

Bu tükeniş hikayesi Cumhuriyetin makus talihine dairdir.

Cumhuriyet, saltanat ve hilafet karşısında devrimci bir gelişme olduğu kadar, iktidarı sermayeye teslim ediş manasında da bir tükeniş öyküsüdür.

Cumhuriyet laikliği, devletçiliği, bağımsızlıkçılığı burjuvaziye bırakmakla, kuzuyu kurda teslim etmiştir.

Burjuvazi, işçi sınıfını sömürüye ikna edebilmek için dini siyasallaştırmış; kolay yoldan semirebilmek için devlet kaynaklarını sonuna kadar yağmalamış; sosyalizme karşı arkasını sağlama alabilmek için onursuzlaşmış, emperyalizmin işbirlikçiliğini üstlenmiştir.

Bütün bunlar laikliğin, bağımsızlığın, kamuculuğun, halkçılığın yaşayabileceği bağlamın sosyalizm olduğunu kanıtlar.