AKP’nin zemini ne kadar sağlam?

15/11/2010 Pazartesi
AKP’nin zemini ne kadar sağlam?

AKP’nin siyasal başarıları ve bundan güç alarak sergilediği saldırganlık gerçekliğin yalnızca görünen yüzü.

Siyasal başarının arkasındaki esas faktör ekonomik dengenin sağlanabilmiş olması. Bu ise doğrudan doğruya dışarıdan sermaye girişine bağlı. İşte bu da gerçekliğin diğer yüzünü gösteriyor.

Türkiye ekonomik olarak ciddi açık veriyor. Bu yılın ilk dokuz ayındaki dış ticaret açığı 37.5, cari açık ise 32.5 milyar dolar. İthalatta, dövizin ucuzlamasına bağlı olarak ortaya çıkan artışın, yıl sonunda cari açığı 40 milyar doların üzerine çıkaracağı tahmin ediliyor. Eylül 2010 için dış ticaret açığı dört milyar doların üzerinde. Oysa 2009’un eylül ayında bu miktar yalnızca 1 milyar dolardı.

Açığın finansmanı ancak borçla olanaklı olabiliyor. Nitekim 2009’un ilk dokuz ayında 4.3 milyar dolar olan sermaye girişi bu yıl aynı dönemde 39.9 milyar dolara yükseldi. Bunun içindeki doğrudan yatırımlar 5.7 milyar dolardan 4.0 milyar dolara gerilerken, portföy yatırımları 0.78 milyar dolardan 13.5 milyar dolara ulaştı.

Sıcak para girişinin en önemli nedeni yüksek faiz oranları. Bu mekanizma emme basma tulumba gibi dışarıya kar transferine hizmet ediyor. Aynı zamanda doların değerini sabitliyor ve borsa alımlarını tetikliyor. Öte yandan, Türkiye’deki gündelik yaşamın kurtarılmasına, emekçi sınıfların üzerindeki devaluasyon-enflasyon yükünün kırılmasına, İslami dayanışma ağlarının işlemesine de yardımcı oluyor.

Yabancı sermaye kuruluşları, bir yandan yüksek faiz politikasının süreceğine, öte yandan da Türkiye’nin batıyla ilişkilerinde herhangi bir pürüz yaşamayacağına olan güvenleriyle bu tarafa doğru para pompalamaya devam ediyorlar.

AKP de buna güvenerek saldırganlaşıyor, dış politikasındaki Yeni Osmanlıcı açılımı bu zemin üzerinde geliştiriyor, saldırganlığı ve kendisine güveni güçlenmesine yeni olanaklar yaratıyor.

* * *

Ancak kapitalizmin yasaları nesneldir. Bu yasaların içinde kriz de var. Siyasal hevesler, başarılar, bir ülkenin emperyalist merkezlere gösterdiği sadakat, yönetişim teknikleri krizi çözmeye, atlatmaya yetmez.

Son kriz merkezden başladı. Şimdiki temel soru, emperyalist ülkelerden bize doğru gerçekleşen sermaye akışının ne kadar daha ve ne miktarda sürebileceğiyle ilgilidir.

Emperyalist merkez krizin çözümü olarak sıcak para kitlesini artırmayı görmüştü. Bunun için şimdiye kadar 2 trilyon dolardan fazlası ABD’de, 1.5 trilyon doları AB’de olmak üzere yaklaşık 4 trilyon dolar para basıldı. Sıcak para 2009’dan itibaren borsaların yükselişini sağladı, finans tekelleri karlarını yükselttiler.

Son olarak ABD piyasaya 600 milyar dolarlık daha para salma kararı aldı. Pek çok iktisatçı bu politikayı en başından beri ateşin üzerine benzin dökmeye benzetiyor. Krizin nedeni aşırı finansal şişkinleşme olarak görülüyordu, çözümü için bunu artıracak araçlar kullanılıyor.

Sıcak para özellikle faiz oranının yüksek olduğu piyasalara, bu arada Türkiye’ye giriyor. Doların değersizleşmesi, ABD’ye ihracat avantajı sağlarken, Türkiye için tersi gerçekleşiyor. Türkiye hem üretimden kopuyor hem de borç ve bağımlılık batağına sürükleniyor.

Oysa yakın geçmişte Türkiye ile aynı durumda olan ülkelerin bir kısmı bugün değişik doğal zenginlikleri üzerinden ihracat fazlası veriyor, bir kısmı da sermaye hareketlerini kontrol edecek önlemler alıyor.

Şimdi, Türkiye’nin geleceği daha çok sıcak para çekmesine bağlıdır. Bu ise kapitalizmin nesnel yasalarının sınırlayıcılığına tabi olacaktır.

* * *

Aslında bu yasaların gücünü Bernanke 600 milyar dolarlık tahvil alım kararı sırasında şu sözleriyle açık etti: “Bugüne kadar yaşanan ilerlemeler ışığında, ekonomideki son durumu değerlendirmek için bir araya gelen Fed Açık Piyasa Komitesi (FMOC) olarak gidişatın bizi tatmin etmediği sonucuna vardık.”

Nitekim krizin başında basılan trilyonların da işe yaramadığı kimi iktisadi göstergelerden anlaşılıyor. Güngör Uras’ın 13 Kasım tarihli köşesinde yayınladığı veriler bu bakımdan gayet ilginç. Buna göre trilyonlarca dolara rağmen ABD’de özel tüketim ve ihracat artmıyor, dış ticaret açığı daralmıyor. Bu durumda “dolarlar buharlaşıyor mu ?” sorusu soruluyor.

Bir de bunlara emperyalist ülkelerin kendi halk sınıflarına yönelik saldırılarını ekleyelim: Emeklilik yaşının yükseltilmesi, sosyal yardımların kesilmesi, sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik sistemlerinin özelleştirilmesi, harçların artırılması. Fransa’da işçi sınıfının, İngiltere’de öğrencilerin eylemleri, Yunanistan’daki isyan ve ardından yerel seçimlerde komünistlerin başarısı. İrlanda ve Portekiz senetlerinin risk primlerindeki yükselme. İşçi sınıfına topyekun saldırı. En son geçen hafta Obama’nın açıkladığı 2.1 trilyon dolarlık (çoğu sosyal harcamaları ilgilendiren) bütçe kesintisi planı. Yanı sıra bütün merkez ülkelerin korumacı önlemlere yönelmeleri.

Kapitalist emperyalist sistem eşgüdüm yeteneğini yitirdi, şimdi korunmacı güdülerle saldırma zamanı.

Kısaca halk sınıflarına kemer sıkma dayatılırken, basılan dolarların rantiye kesime yöneldiği kesin.

Merkez kendi içinde sorunlarını çözemezken, para basmak işe yaramazken, merkezin içinde sınıf mücadelesi yeni bir evreye girildiğine ilişkin sinyaller verirken, merkez ülkeler arasındaki çelişkiler artarken, Türkiye’ye sermaye girişinin sürekli olabileceğini düşünmek hayal görmek olur: Füze Kalkanı’nı kabullenmek gibi tamamen işbirlikçi politikalara rağmen.

AKP bu hayal aleminde yol alıyor. Türkiye’deki düzenin tek aktörü olarak gücü elinde topluyor. Ancak ortaya çıkacak bütün sorunların sorumluluğunu da üstlenmiş oluyor.

Bu tablodan düzen güçleri için dingin bir iktidar yapısı çıkmaz.

Bu tablo içinde dingin bir AKP iktidarı olmaz. Bu zeminde AKP dinginliği sürdüremez.