Bruno’nun dediği gibi, insan bir mucizedir. Bir gün yeniden aşar zamanın karanlığını, ışıldar, Aydınlık düşer yeryüzüne.

Zamanın ruhu

Michelangelo Merisi da Caravaggio 1571’de doğdu, 1610’da öldü. “Caravaggio”, doğduğu kasabayı işaret ediyordu. Yoksul bir ailenin üçüncü çocuğuydu. Altı yaşındayken veba babası, dedesi ve amcasını alıp götürmüştü. 12 yaşına geldiğinde Milano’da bir ressamın yanına çırak olarak gönderildi, resim yapmayı öğrendi fakat pek fazla ilerleyemeden ortadan kayboldu. Bu kayboluş onun hayatındaki kara deliklerden ilkidir. 

Neden sonra Roma’da ortaya çıktı. 23 yaşındaydı, para lazım oldukça resim yapıyordu. İskambil kağıtları ile saf gençleri kandıran hilebazları konu ettiği resmi bir kardinalin ilgisini çekti, işe alınmasını sağladı. Kiliseler için dini temalı resimler yapmaya başladı.

16. yüzyılın sonlarının Roma’sı zor bir şehirdi. İnsanlar sefalet içerisinde yaşıyordu. Kanunlar yönetici sınıf tarafından tıpkı bugünkü gibi zorbalık amaçlı kullanılıyor, acımasız din adamları kilise aracılığıyla halkı ezip çürütüyordu. Fakat sanatın neredeyse tek alıcısı da o zalim kiliselerdi. Resim siparişleri katı kurallı sözleşmeler aracılığı güvence altına alınır, konudan figürlere kadar istenilen her şeyin direktifi doğrudan sanatçıya verilirdi. Büyük Da Vinci bile bu sözleşmelere bağlı kalarak yapmıştı resimlerini. Eğer bir sanatçıysanız ve kilise tarafından dışlanırsanız yaşama şansınız çok azalırdı. Haliyle hiç kimse kiliseyi karşısına almaya cesaret edemezdi. En azından Caravaggio’ya kadar böyleydi.

Kilise bu yetenekli ressama -biraz da deneme amaçlı- Aziz Matta'yı resmetme işini verdi. Bu, Aziz Matta ve Melek, Aziz Matta'ya Çağrı ve Aziz Matta'nın Şehit Edilmesi konulu üç resimden oluşan görkemli bir projeydi. Kahramanımız oldukça sıkı bir denetim altında buldu kendini. Oturdu günlerce çalıştı. Fakat Aziz Matta ve Melek'in ilk biçimi rahiplere çok ters geldi. İncil yazarlarından biri olan Matta resimde sıradan, yaşlı bir maraba görünümündeydi. Ayağını resmin dışına çıkacakmış gibi uzatmış, kaba bir biçimde bacak bacak üstüne atmıştı. Melek ise bir azizden çok “Matta” kılıklı cahil işçiye yol gösteriyor edasındaydı. Üstelik biraz da cilveli görünüyordu. Rahipler resmi yeniden yapmasını istediler. Matta'yı ilahi bir varlık olarak resmedecek, esere bakanlar kudretin ve aşkınlığın ne olduğunu göreceklerdi. Ancak Caravaggio’nun eli buna gitmiyordu bir türlü. O tanrıyı gökte değil yerde arayanlardandı. Bütün azizleri yeryüzüne indirmeye kararlıydı…

***

Sonra bir gün İkinci Caravaggio döneminin kapısı aralandı. Çok karanlık bir dönemdi bu. Roma'nın ünlü hayat kadınlarından olan Leda, Caravaggio'nun da gözdesiydi. Resimlerinde model olarak onu kullanmıştı. Ancak Leda’nın başka bir aşığı daha vardı. Caravaggio için bu tahammül edilebilir bir şey değildi, rakibini düelloya davet etti. Rakibi bu çılgın teklifi reddetti. Ancak aradan birkaç gün geçmeden bir gece yarısı sokakta saldırıya uğradı, sırtından bıçaklanarak öldürüldü. Cinayetin failinin kim olduğu konusunda hiç kimsenin kuşkusu yoktu...

Derken yine bir kadın nedeniyle Tomassoni adında bir adama meydan okudu, düelloda onu öldürdü. Artık aranan tehlikeli bir katildi. Roma başına ödül koyunca soluğu Malta'da aldı. Orada Sen Jean Şövalyeleri'ne katılmayı başardı. Ne var ki burada da rahat durmayacak, bir tartışma sonucu şövalyelerden birini öldürecek ve hapse atılacaktı. Yerin altındaki hücresinden mucize eseri kaçıp, tabloları ile Sicilya'ya giden bir gemiye binmeyi başardı.

Bu sırada resimle ilgilenmeye devam etti. Haddinden fazla gerçekçiydi. Lazarus’un Dirilişi’ni tasvir etmek için mezardan ceset çıkarttırıp model olarak kullanmıştı. Bazı resimlerinde modeli ucuz fahişelerdi, onları kutsamış birer Meryem Ana'ya dönüştürmüştü. 

Bu huzurlu günleri de çabuk sona erdi. İzini takip eden kızgın şövalye onu Napoli’de buldu, kanlar içindeki bedenini sokakta bırakıp kaçtı. Caravaggio yine hayatta kalmayı başardı. İyileşince kilisenin onu affettiğini öğrendi. Artık evine dönebilir, yeni bir hayata başlayabilirdi... Yolda yakaladılar ve yeniden hapse attılar. Bir süre sonra öldü. Neden ve nasıl öldüğü de karanlıktadır.

Barok dönemin mucizelerindendi kimine göre. Kimine göre ise şiddet yanlısı ve ilkesiz bir ressamdan fazlası değildi. Ama her halükârda o karanlıkta ışıldayan keskin bir bıçaktı. O bıçak Rönesans’ın biriktirdiği ne varsa kesip atacaktı. Simetri pek umurunda değildi, kim nerede olması gerekiyorsa oradaydı. Figürler gerekiyorsa çerçeve dışına da taşabilirdi. Karanlıktakiler karanlıktaydı, aydınlıktakiler size dokunacak kadar yakındaydı. Ölü bir kadın bedeni, bir fahişe, fakir bir adam veyahut bir ayyaş onda Meryem’e, Aziz Peter’e ya da Aziz Matta’ya dönüşebilirdi. İdealize edilmiş kutsal kişilerle ilgili tüm tabuları bir bıçak darbesiyle yıkıvermişti.

İşte her bakışta insanı şoka uğratan bu tablolar karanlıkta ışıldayan o keskin bıçağın eseriydi. Ve bütün bunları 38 yıllık bir ömre sığdırmayı başarmıştı. 

Caravaggio, Rönesans döneminin aksine insanı tanrısallaştırmıyor, tanrıyı insanlaştırıyordu. Bu da yeni dönemin ruhuna uygundu. Çağdaşı Bruno bunu “insan bir mucizedir” sözüyle özetlemişti. “Tanrılar ölümsüz insanlar, insanlar ölümlü tanrılardır. Hangisi olacağımız bizim elimizde…” İşte yeni çağın seçeneği buydu. Yeryüzü insanın sıradan canlılardan birer mucizeye dönüşmesine tanık olmaya hazırlanıyordu...

***

Artık o meşhur tablosunun önündeyiz. Kuşkucu Thomas’dan (The Incredulity of Saint Thomas) söz ediyoruz. 1602-1603 yıllarına tarihlendiriliyor, demek ki ustalık eseridir. Hikayesinden başlayalım: İsa çarmıha gerildikten üç gün sonra tekrar dirilir ve o akşam 11 havarisine görünür. Fakat dirildiği sırada havari Thomas aralarında değildir. Şüpheci Thomas diğer havarilerin anlattıklarına inanmakta ayak sürer, “Ellerinde çivi izlerini görmedikçe, çivilerin yerine parmağım değmedikçe ve böğrüne elim dokunmadıkça size inanmayacağım” demekte, zındıklık etmektedir. Havariler toplanır, İsa mucizesini ispat ekmek üzere içeri girer ve Thomas’ya şöyle seslenir: “Koy parmağını ve bak ellerime! Şüpheci olma, inançlı ol…” 

Resimde İsa ve Thomas ön plana çıkarılmış, diğer bütün havariler yaraya odaklanmış. Thomas parmağıyla yarayı yoklamaktadır. İsa dahil hiçbir havaride herhangi bir aşkınlık sezilmemektedir, her biri hırpanidir, alınları kırışıklar içindedir, çalışmaktan az önce dönmüş kadar yorgun ve bıkkındırlar. Daha önce hiç kimse havarileri ve İsa’yı böyle resmetmemiştir. 
Kuşkucu Thomas’da aşkınlık bulamadığımıza göre, konu dinsel değil felsefidir. Gerçekte anlatılan aklı kirletilmemiş insanın kendiliğinden materyalizmidir. Aklı olan mucizelere inanmaz. İnanmaya davet edilirse yaraya parmağını sokarak sınamak ister. Materyalizme giriş sayabiliriz…

***

“Dönemler yükselirken bütün eğilimler nesneldir, dönemler gerilerken bütün eğilimler özneldir” diyor bir düşünür. Caravaggio ve Çağdaşı Bruno tuhaf, öznel kişiliklerdi ama çağının eğilimlerinin hepsini temsil etmeyi başarmışlardı. Aydınlanma çağı kapıdaydı. Az zaman sonra Tanrı gökten yeryüzüne inecek, sıradan marabalar birer aziz katına yükselecekti. Bütünüyle nesneldir.

Rahiplikten kâfirliğe hızlı bir geçiş yapan Giordano Bruno da bir toplumsal devrimi vazederek Avrupa’yı dolaştı. Gösterişli ve inatçı bir Mesih’ti. Çok yüksek bir egosu ve kendi mükemmelliğine kesin inancı vardı. Nasıl olabilir ki başka? İnsanı önemsiz ve değersiz bulanlara kızgındı. Kendisini, mucizevi insanın yaşayan bir kanıtı olarak görüyordu.

Gelgelelim Bruno bir büyücüydü. Caravaggio öksüz bir köylüydü. Kökenlerine aldırmadan çağının bütün değerlerine ve yargılarına acımasızca saldırıyorlardı. Bütün gerici güçlere derin bir düşmanlık besliyorlardı. Din dahil her şeyi değiştirmeye kararlıydılar. Kurumsal dinle çarpışa çarpışa Ortaçağ karanlığını yırtan bir Aydınlanmacıya dönüştüler. 

Ölümlü tanrılara dönüşmeyi tercih eden bu tuhaf insanlar da yeryüzünü mucizelere hazırlıyordu özetle. Yanacaklar, doğranacaklar, baş verecekler fakat geri adım atmayacaklardı. Her biri “inançlı kafirler”di… Derinlemesine özneldir.

***

Caravaggio ve Bruno aynı ülkede ve aynı dönemde yaşadılar. Aynı iklimi soludular. Sanki her ikisi de 16. yüzyıla başka bir gezegenden fırlatılıp atılmışlardı. Geldikleri gezegendeki bütün inançları yerle bir etmeye, yerine yeni bir inanç yeşertmeye yeminliydiler. Fakat tuhaf, birbirine bu kadar benzeyen bu iki insan asla karşılaşmamıştı.

Sebepleri var. Filippo Giordano Bruno, 1593’te, sapkınlık suçlamasıyla tutuklu kaldığı San Domenico di Castello Venedik hapishanesinden Roma'ya nakledildi. Burada sorgular ve işkenceler altında yedi yıl kilitli kaldı. Sonra tövbe etmeyen “inatçı ve inançlı bir kafir” olarak mahkûm edildi. 17 Şubat 1600'de Campo dei Fiori'de diri diri yakıldı. Yani Bruno'nun, o yılların Roma duvarlarını alışılmadık ve ahlaksız resimleriyle dolduran ele avuca sığmaz asi ressamın yapıtlarını görmesinin bir yolu yoktu. 

Peki, birbirlerinin ününü duymuşlar mıydı? Caravaggio, Nolano’da kiliseye başkaldıran o papazı hikayesini, ya da Bruno önüne gelene bıçak sallayan tuhaf ressamın maceralarını… Bu yönde bir işaret yok ama zamanlarının ruhu onları birleştirmişti.

***

“Dönemler yükselirken bütün eğilimler nesneldir, dönemler gerilerken bütün eğilimler özneldir” denildiği gibi. Caravaggio ve Çağdaşı Bruno’nun zamanında Tanrı gökten yeryüzüne inecek, sıradan marabalar birer aziz katına yükselecekti. Bütünüyle nesneldir.

Bir de Gezi’de, Haziran Direnişinde gördük o nesnelliği. Yükseliş dönemiydi, insanlar, halkımız ışıldıyordu. Sonra geri çekildi dalga, karanlığın hükmü başladı.

Ama Bruno’nun dediği gibi, insan bir mucizedir. Bir gün yeniden aşar zamanın karanlığını, ışıldar, Aydınlık düşer yeryüzüne.