Bildiğimiz şu; emekçi oyunu bozar, fabrikanın, putların, tahtların kutsallığını yıkar. Ve bu hikâye de mabetlere ve putlara değil insana dairdir.

Tahtlar, putlar, insanlar

Binbaşı Bekir Hıfsı Bey’in oğlu. Libya’da doğmuş, Darülfünun Edebiyat Fakültesinde öğrenciyken babası ölmüş, sonrası tempolu bir çalışma hayatı. 1919’da gazete ve dergilerde yazmaya başlamış. Çok ve çeşitli yazmış, binlerce yazının yanında pek çok kitap bırakmış arkasında. Tiyatro hakkında yazdıkları hâlâ temel kaynaklarımızdan. “İstanbul Nasıl Eğleniyordu?” kitabı çok biliniyor. Romanları unutulmuş ama aralarında vaktiyle yabancı dillere çevrilenler var. Refik Ahmet, soyadı kanundan sonra Sevengil, çok verimli cumhuriyet dönemi yazarlarımızdandır.

Bilmiyordum, Servet-i Fünun’daki, bilimlerin birikimi diyebiliriz, bir yazısı gericiler arasında çok ünlenmiş. Dergi cumhuriyetten sonra “Uyanış” adıyla devam etti, modern “yeni hayat”ı yansıtan dergilerimizdendir. Sevengil, yazarları arasındadır. Ünlenen yazısı “Yenilik nerede?” başlığını taşıyor. Gericilerin ilgisini çeken kısmı ise yazının bir paragrafı. Sevengil, “Uyanış”ın 15 Ağustos 1929 tarihli sayısında şöyle diyor: “İmparatorla beraber Allah’ı da hallettik; kafamızın içi dışı hürdür…” Anlattığı cumhuriyetin yeniliğidir.

Sevengil, “Uyanış”ın 15 Ağustos 1929 tarihli sayısında şöyle diyor: “İmparatorla beraber Allah’ı da hallettik; kafamızın içi dışı hürdür…”

Gericiler bu cümleyi, Sevengil’in CHP milletvekili olması hasebiyle CHP’nin dinsizliğine bir kanıt olarak gösteriyor. Kanıt mıdır bilemeyiz ama öyle olsa bile yazıya ilgi göstermek için başka sebeplerimiz de var. Birincisi, tabii, gericileri rahatsız ettiği şekliyle cumhuriyetin kurucularının dine bakışının bir göstergesi olması. Her türlü tahtı devirdiklerine inanıyorlar. İmparatoru ve birlikte Tanrıyı tahtından indirmişlerdir. Kaldı ki onlar tahtında oturmaya devam edeceklerse cumhuriyetin gereği ve imkânı yoktur. Söyledik, tekrarlayalım; cumhuriyet taht devirme işidir. Büyük Fransız Devrimi yolu açtı. Immanuel Kant tanrıyı tahtından indirmişti, Maximilien Robespierre buna dayanarak kralı tahtından alaşağı etti. Tanrı kralın tahtanın da dayanağıydı, kralın tahtını devirmek için dayanağını devirmek şarttı. Tanrının, haliyle 16. Louis ve Kraliçe Marie Antoinette’in bıraktığı boşlukta yeşerir cumhuriyet. Kral varsa, kraliçe varsa, sultan varsa, tanrının kutsal elçileri varsa cumhuriyet yoktur.

İkincisi yıkılan mabetlerin yerine fabrikanın mabet ilan edilmesidir. Ve sonuncusu dinin yerine, bir akıl dini önermesidir. Sevengil’in “ünlü” yazısından takip ediyoruz.  

Tabii, tamamı biraz daha uzundur; “Artık ne dünya ne ahiret ne zorba ne softa tahakkümü kabul etmiyoruz. Geniş halk kitlesi kendi kendini idareye muktedirdir. İmparatorla beraber Allah’ı da hallettik; kafamızın içi dışı hürdür. Mabetlerimiz fabrikalardır. Mihrabın yerine kitap abidesini koyduk; ciltleri içinde müspet ve maddeci ilimlerin insanlığa engin tekâmül ufukları hazırladıkları kitaplar.” İyi yazıdır, esası sanat ve hayat üzerinedir. Hayat değişmiştir ve bu değişime direnen sanat da yok olup gidecek, yeni bir sanat doğacaktır. Dediği budur. 

Ne yazık, Sevengil’in fabrika güzellemesinin emekçilerle ilgili bir yanı yoktur. Refik Ahmet fabrikaların çoğalmasını, üretimin artmasını, kırsal hayatın daralmasını, kentlerin kalabalıklaşmasını istemektedir. Yeni hayatı savunurken, mabet ilan ettiği fabrikanın içinde doğan yeni hayattan habersizdir. Her kuşak putunu kendi yapar kendi tapar, doğaldır… 

***

Nâzım Hikmet, Resimli Ay’ın Haziran ve Temmuz 1929 tarihli sayılarında, demek ki Sevengil’in yazısından bir ay önce, “Putları yıkıyoruz” kampanyasını başlattı. İlk hedefi Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin putlarıydı. Sevengil “Yenilik nerede?” diye sorarken, Nâzım yeniyi bulmak için önce putları kırmak gerektiğini haber veriyordu. Yeniliğe ulaşmak için eskiye dair ne varsa kurtulmak gerekiyordu. 

Putların kırılmasına en sert tepkiyi Yakup Kadri gösterdi. Resimli Ay yazarları “gözlerini dogmaların kör ettiği vatan haini komünistler”di. Nâzım ve Vâlâ Nurettin “Anadolu Harbi sırasında düşmana karşı çıkmaktan ürkerek Maarif Vekaletini dolandıran ve çaldıkları para ile Karadeniz’i aşıp Bolşeviklere iltihak eden iki vatansız”sızdı. Halbuki bunu söyleyen Yakup Kadri açlıkla boğuşan halkın parasıyla İsviçre’ye tedavi olmaya gitmekte hiç tereddüt etmemişti.  

“Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi
bir altın bilezik gibi taşımışım,
ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp
kıllı kalın ensemi kaşımışım,
tehdidine pabuç
bırakır mıyım hiç?”

Yakup Kadri’ye cevaptır. Kavgaya dahil olan Hamdullah Suphi şöyle yazdı İkdam gazetesinde; “Vatan ve milliyet dininin diktiği putları yıkanlar bunların yerine hangi putları dikeceklerdir, bunu bilmek lazım – Bolşevik dininin putları…” Yazıdan sonra “bir gurup genç” polis eşliğinde Resimli Ay bürosunu bastı. Monarşinin yıkılan putlarının yerine cumhuriyet yeni putlar dikmişti, diktiklerini bir avuç Komüniste yıktırmayacaktı. Tarihimizin ilk büyük put savunmasıdır.

Abdülhak Hamid bir yıl sonra Nâzım’ı evine davet etti, “biz onları yıktık siz de bizi yıkacaksınız” dedi. Demek ki yeni bir cumhuriyet için tahtlarla birlikte putları da yıkmak gerekir. Geleneğimizdir. 

***

Yalnız yıkanların ve savunanların ortak noktaları var. Cumhuriyetler, eskisi ve yenisi, yıktıkları düzenlerin eksik bıraktıklarını hızla tamamlamak istiyorlardı. Makine ve tabii fabrika eksikleri tamamlamanın tek yoluydu. Fabrika mabedinin desteğinde makineleşerek ilerlemek gerekiyordu.  

“… makinalaşmak istiyorum!
mutlak buna bir çare bulacağım
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!
trrrrum
trrrrum
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!”

Nâzım Hikmet bu şiirini 1923’te yazmıştı. Sosyalist Cumhuriyetin geleceğinin sanayileşmeye bağlı olduğunu biliyordu. 

Refik Ahmet’in dediği de budur. Tanrının ve kralın kafası uçmuştu fakat geniş halk kitlelerinin muktedir olabilmesi için devralınan üretim düzenini hem de büyük bir hızla değiştirmek gerekiyordu. Her kuşak putunu kendi yapar kendi tapar ama tartışmasız mabetleri kuranlar emekçilerdir. Nâzım’ın farkı bunu bilmesidir. Refik Ahmet’in hayali az zamanda gerçekleşti, fabrikalar çoğaldı, üretim arttı, kırsal hayat daraldı, kentler kalabalıklaştı. Ama emekçi hâlâ aç, yoksul, sefildi. Peki öyleyse sorun nerede?

Bildiğimiz şu; emekçi oyunu bozar, fabrikanın, putların, tahtların kutsallığını yıkar. Ve bu hikâye de mabetlere ve putlara değil insana dairdir. Nâzım’ın “İnsan Manzaraları” rastlantı değildir. İnsana yeni, farklı bir cumhuriyet gerekiyordu.

***

“Gün ışır ışımaz, alın yazımız parlar, 
Ne alın yazısı, el yazısı be! 
Sökemeyiz ki biz, ilkokul aydınlığı bile gösterilmeyenler 
Biz, pis yöneticilerin mutsuz kişileri, 
Süpürürüz yaban ellerin sokaklarını; pis el, pis yürek!” 

Ne güzel, ne müthiş şiirlerimiz var. Fazıl Hüsnü Dağlarca yazdı, üstüne Ruhi Su besteledi, dillendirdi. Fabrika mabedinde, üretim toplumunun devasa şehirlerinin pisliğini temizlemeye yazgılı emekçilerin hikayesidir. Daha öncekilere benzemeyen yepyeni bir sınıftır bu; elleri yüzleri pistir, mutsuzdur, geleceksizdir. Fabrikanın tek başına aydınlık bir gelecek yaratmadığının farkındadır. Ne kaybedecek tahtları ne yıkılmasından endişeleneceği putları vardır. Yazgısı alın yazısı değil el yazısıdır. 

Öyleyse yol bellidir. Madem ki tanrılar sadece varsılları koruyor, yoksul da inayet beklemeyip örgütlenecektir. 

***

Düşe kalka, zaferler ve yenilgilerle ilerliyoruz. İleriye doğru sıçradığımız her defasında toplanıp zaferlerimizi ve kitaplarımızı hükümsüz ilan ediyorlar hep birlikte. Ama her şeye rağmen sallamayı başardık zulmün mabetlerini. Tanrının hükmü pek zayıf artık, monarşiler çoktan yıkıldı gitti, geride dokunulmadık bir tek mülkiyet putu kaldı. 

Öyleyse ilan ediyoruz yeniden. Tarihin ışığı alın yazımızın üzerinde: Muzafferlerin putları da mabetleri de bizim. Bize ait olanları alırız ve bir yeni cumhuriyet kurarız…

Gün ışır ışımaz alın yazımız parlar, ve kahreden yaratan ki onlardır!