Mark Knopfler bu devrimin son demlerine yetişecekti ancak eşitsiz gelişim mantığıyla onun en görkemli zirvelerinden biri olacaktı.  

Portreler VI: Mark Knopfler – Elektro Gitarın Şairi VI

Mark Knopfler 1970’te Leeds Üniversitesi’ne kaydoldu, İngilizce Bölümü’ne. Leeds Üniversitesi, belki o kaydolduğunda bile hala radikalizminin bir bölümünü koruyan, gençlik muhalefetinin baskın olduğu üniversitelerden biriydi. 1968’in şiddetli geçtiği bir yerdi. Dahası genelde kuzeyin ve özelde ise Yorkshire’daki işçi hareketinin önder organizasyonlarından Workers’ Educational Organization (WEA) üniversite ile yakın bağlara sahipti. Edward Palmer Thompson (daha çok bilinen adıyla E.P. Thompson) hem WEA’da hem de Leeds Üniversitesinde ders veriyordu. Bu arada da meşhur eseri İngiliz İşçi Sınıfını’nın Oluşumu’nu yazıyordu. Leeds Üniversitesi’nin sol/Marksist akademisyenler ve aydınlarla ilişkisi her zaman sıcak olagelmişti. Örneğin Ralph Milliband 1970’lerin ortalarında Leeds Üniversitesi’ne geldi ve burada ders verdi. Bu arada İngiliz üniversite gençliğini anti-emperyalist bir karşı çıkışa iten tek olgu Vietnam Savaşı değildi. O yıllarda İngiliz iç politikasını meşgul eden Rodezya ve Ian Smith sorunları da üniversitelileri emperyalizm karşıtı cepheye savuruyordu. 

Ian Smith sömürgeci İngiliz kökenli bir aileden gelen Rodezyalı bir asker ve politikacı idi. Rodezya’daki ırkçı ve karşı-devrimci yönetimin içinde giderek sivrildi. İngiliz emperyalizmi kendi sömürge imparatorluğunu parçalıyordu. 1964’de iktidara gelen Harold Wilson ve İşçi Partisi hükümeti de aynı politikayı takip edecekti ancak Rodezya’ya bağımsızlık vermek orayı ırkçı beyaz azınlığın yöntemine terk etmek ve ikinci bir ırkçı/Apartheidçı Güney Afrika yaratmak anlamına gelecekti. Wilson hükümeti bu adımı atmak istemedi, 1965’de başbakan olan Smith ve ekibi tek yanlı olarak bağımsızlığı ilan ettiler. İngiltere yönetimi Rodezya’ya ambargo uygulamaya başladı. Ancak bu çok etkin bir ambargo değildi. Ian Smith’in ırkçı beyaz yönetiminin tek yanlı bağımsızlığından önce ülkenin devrimcileri kendi örgütlerini kurmuşlardı ve hem ırkçı beyaz yönetime hem de İngiliz emperyalizmine karşı silaha sarılmışlardı. Bir tarafta Sovyetik ZAPU, diğer tarafta Maozime evrilecek ZANU önce İngilizlere sonra da ırkçı Smith rejimine kaşı mücadeleye başlamışlardı. Ian Smith bağımsızlık sonrası her iki örgüte karşı da bazen yüksek, bazen de düşük yoğunluklu bir savaş yürütmeye başladı. Ambargoya rağmen iki önemli müttefike sahipti. Bir tarafta İsrail’in Orta Doğu’da devrimci rejimlere karşı oynadığı rolün aynısını üstlenen ırkçı/Apartheidçı Güney Afrika, diğer tarafta ise soluğu giderek kesilmek üzere olan ancak Afrika’daki iki değerli sömürgesini (Angola ve Mozambik) elde tutmak isteyen Portekiz emperyalizmi. Rodezya-Güney Afrika-Portekiz üçlüsü birbirlerine destek vererek Angola’daki, Mozambik’teki ve Rodezya’daki devrimcilere karşı bir karşı-devrimci ittifak oluşturdular. İngiliz üniversite gençliği açsından bu bir şeytani ittifaktı. 

Bu şer ittifakı askeri olarak zorlanırken siyasal olarak çöktü. Portekiz’de devrimciler 1974’de Karanfil Devrimi ile gerici-faşist-emperyalist Salazar artığı rejimi düşürdüler. Böylece Lizbon’daki devrimciler Angolalı ve Mozambikli devrimcilerin son hamleyi yapmalarına izin verdiler. Mozambik ve Angola ise 1975’de bağımsızlıklarına kavuştular. Sıra Rodezya’ya gelmişti. Ancak orada iş biraz uzadı. Gerçi ırkçı rejim artık Portekiz sömürge rejiminin yardımından mahrumdu. Güney Afrika desteği de azalıyordu; çünkü Pretoria’daki ırkçı ağababalarının kendi sorunları vardı. Ancak diğer taraftan Wilson hükümetinin ardından iktidara gelen muhafazakâr Heath hükümeti ambargoyu işlevsizleştirdi ve Smith rejimine yaklaştı. İlkeler yerini karşı-devrimci histerinin ortaklığına bırakmıştı. Buna rağmen Rodezya’da devrimci güçler dişleriyle tırnaklarıyla kazıyarak ilerliyorlardı, gelmekte olanın engellenmesi imkansızdı. Sonunda 1978’de ırkçı Smith rejiminin sonu geldi, Smith son yıllarda siyahlara, en azından devrimci olmayanlara yanaşmış ve beyazlar için siyasal rejim içinde garanti atlına alınmış bir pay için uğraşmıştı. Ancak nafile, 1980’deki serbest seçilerde ZANU lideri Robert Mugabe iktidara geldi. Ülkenin adı 1978’de siyahları yatıştırmak için Rodezya’dan Zimbabwe-Rodezya’ya çevrilmişti ancak kimsenin Rodezya’ya, 19. yüzyılın en nefret edilen emperyalist gurusunun (Cecil Rhodes) türetilmiş bu isme tahammülü yoktu. Ülkenin adı temelli olarak Zimbabwe yapıldı, başkentin adı da Salisbury’den Harare’ye dönüştürüldü.

Tüm bu yıllar içinde sola kayan İngiliz üniversite gençliği açısından en nefret edilesi isim Ian Smith oldu. Mark Knopfler Leeds Üniversitesi’ne geldiğinde tepki giderek büyümüştü. Knopfler bu tepkinin ne kadarına ortak oldu bilemiyoruz. 

Tam da bu sıralarda İngiliz Rock’ı kendi evrimini tamamlamak üzere idi. Bu evrim bir sürü ara uğraklarla olgunlaştı ve nihayete erdi. Beatles’dan bahsettik, ikinci önemli uğrak Rolling Stones idi.  Beatles’ın henüz bir nebze Folk ve Blues karması olan müziğinden 1970’lerin Hard Rock’ına geçişte en önemli uğraktı. Dahası bileşimi de İngiliz Hard Rock’ın sosyolojik yönelimini haber verir nitelikteydi. Grubun orijinal ekibinden Keith Richards (gitar), Charlie Watts (davul), Bill Wyman (bas gitar) işçi sınıfından geliyorlardı, Mick Jagger (vokal) ve Brian Jones ise nitelikli, kalifiye emekçi hanelerden (ben “orta sınıf” demeyi sevmiyorum). Kısacası vasıfsız işçi sınıf ile nitelikli işçi sınıfının ortak damgasını taşıyordu bu evrim. Stones ilk albümlerinde 1960ların diğer büyük grupları (The Who, Cream, The Yardbirds) gibi aslında Blues’a çok yakındı; dönem buna uygundu çünkü. İlk albümlerinde zaten Amerikan Blues’undan çeşni sunmaktan öteye gitmediler. Zaman içinde albümlerinde kendi şarkılarının sayısı arttı, bunların sayısı arttıkça da kendi tarzlarını buldular. Aftermath albümleri kopuş noktası oldu, çünkü bu albüm hem sadece onların parçalarından oluşuyordu hem de kendi tarzlarını tam oturttukları albümdü. Ancak hala Amerikan tarzı hareketli ve havai Rock ile Beatles karşımı bir müzikti ortada olan. Keith Richards’ın gitar çeşitlemeleri ve Mick Jagger’ın hoppa ve havai vokali ancak bu albümde ortaya çıktılar. 

Fakat müzikal olanın ötesinde Rolling Stones daha sonraki Hard Rock’a damgasını vuracak önemli bir açılımı yarattı. Beatles’ın sahne performansı iyi olsa da TV kaydındaki tekdüzeliği tekrar ediyordu. O vakitlerin sahne adabı bir tür kendinden geçmeyi, katharsisi engelliyordu. Sahnedeki grup performansını göstermek isteyen kolejli çocuk grubu gibiydi. Seyircilerin şova ortak olması ve grubun performansıyla birlikte kendinden ve dünyadan kopması bilindik bir şey değildi. Bu konudaki devrimci atılım Rolling Stones’dan geldi. Daha baştan papyonlu ve kolej ceketli Beatles imgesinin aksine, Rolling Stones sıra dışı idi. Mick Jagger sıra dışıydı, Keith Rcihards alışılmadıktı, ve pek tabi grubun diğer elemanları da öyleydi. Sahnede dans etmiyorlardı, müzikal performansı bir tür Voodoo ayinine dönüştürüyorlardı. Grup seyirciyle bütünleşiyor, aradaki ayrım önce silikleşiyor, sonra da tamamen yok oluyordu. Bu bir araya gelerek birlikte yok olmayla birlikte, tekil enerjiler bütüncül bir tepkisel çığlığa ve primitif bir ritüele dönüşüyordu. 

Hard Rock’ın sırrı da burada yatacaktı ileride. Bir taraftan elektronik ve bilişimsel, ve hatta görsel arka planı (özellikle Iron Maiden, Pink Floyd gibi gruplarda) çok gelişkin olacaktı, ancak diğer taraftan da tüm bu teknolojik altyapıyı bir yerde kadim atalarımızdan kalma bir ilkel töreni yaratmak için kullanacaktı. Böylece teknolojiyle bütünleşmiş bir garip, anakronistik doğalcılık Hard Rock’ın temel unsuru olacaktı. 

Hard Rock grupları müzik tarihinin gördüğü en iyi sahne performanslarına sahip olacaklardı ileride, nedeni de yukarıda bahsedilen çelişik birliktelik (teknoloji-primitivite/ilkellik) olacaktı. Müzik grubu her bir parçayı seyirciyi de içine çeken bir ayine dönüştürecek ve burada grubun üyeleri ayini yöneten maharetli din adamaları gibi görüneceklerdi. Büyük Rock gruplarının görebileceğiniz en iyi sahne performansçıları haline gelmeleri boş bir olay değildi. Burada görselliğin kendisi de önemli olacaktı, ancak bahsettiğimiz sadece sahneyi kapsayan görsellik değildi (ki bu türden bir görsellik özellikle son zamanların Pink Floyd konserlerinde çok önemli olacaktı, her bir konsere tırlarca malzeme taşınacaktı), aynı zamanda grup üyelerinin görselliği de teknolojiyi aşan ilkelliğe sahip olacaktı. Uzun saçlar, dar deri ya da kot pantolonlar, vücut hatlarını serimleyen elbiseler, ve hatta makyaj (Kiss grubunu ya da Diamond Head’ı düşünün). Böylece Hard Rock konserleri toplumsal bir esrikliğe, kendinden geçişe, katharsise dönüşecekti. Sahne ve konserlere giderek stüdyonun ve çakma televizyon şovlarının yerini alacaktı. İşte bu damarı en çok Rolling Stones’a borçluyuz. Jagger ve arkadaşları uslu, aklı başında çocuklar olmayı bıraktılar ve arkadan gelenlere yol açtılar. 

Diğer taraftan dönemin diğer büyük grupları Rolling Stones’un hızlandırdığı evrimde yerlerini alıyorlardı. The Who 1964’te kurulacaktı, The Who bir taraftan İngiliz/Galler folk müziği diğer taraftan da Blues etkisini aslında en usta işi şekilde harmanlayarak bundan yepyeni bir sound yaratan grup olacaktı, bu konuda Stones’dan bile iyiydi. Blues etkisi artık bariz olmayacaktı, müziğin temeline yedirilecekti. The Who bu satırların yazarına göre Rock tarihinde en fazla hakkı yenilen grup olacaktı, gerçek Hard Rock soundunun temelini The Who atacaktı. Bu geçişi The Who’nun yapmasına şaşmamalıydı. Çünkü grubu oluşturan süper üçlü, Roger Daltrey, Pete Townshend ve John Entwistle, üçü de müzisyen ailelerden geliyorlardı. Davulcu Keith Moon ise küçük yaşlardan itibaren davul dersleri almıştı. The Who Hard Rock yolunda hem Beatles hem de Stones’dan daha uzun soluklu olacaktı. Davul ve gitarın karşılıklı uyumu, hem gitarın hem de davulun bazen bir kreşendo süreci içine girerek müziğin şiddetini arttırmaları, bas gitarın daha aktif bir düzenleyici olarak kullanılması (ki Britiş Hard Rock’ı daha düzensiz ve kaotik Amerikan türünden ayırt eden nitelik olacaktı); tüm bu mevzularda ne Beatles ne de Stones The Who’un eline su dökemezdi. Dahası The Who önemli bir şey daha yapacaktı; Hard Rock’ın kendi öncüllerinin (yani Country, Folk ve Blues’un aksine) daha amorf ve esnek bir yapıya sahip olmasına yol açacak, böylece onu aslında geliştirilebilen bir devrimci müzikal platformuna dönüştürecekti (örneğin bizdeki Anadolu Rock tam da bu uyumun ve esnekliğin ürünüdür). Böylece içeri klasik müziğe, caza veya diğer türlere ait tınılar kolayca sızabilecekti. Mark Knopfler çok şanslıydı, görkemli bir miras birikiyordu. 

Görüldüğü gibi bu yolda her bir büyük grup bir şey ekliyordu. The Beatles temel çerçeveyi belirlemişti (gerçi hala çocuksuydu), Rolling Stones Rock’ı gerçek bir sahne şovuna çevirecek unsurların tohumunu ekmişti, ve The Who Hard Rock’ın gerçek müzikal kodeksini yazmıştı. Ama ileride Hard Rock sahnelerinin veya stüdyo kayıtlarının en büyük unsurlarından biri olan, doğaçlama çalarak olağanüstü bir yaratıcılık katacak olan gitar ve davul virtüözlerini biz yine aynı dönemlerde ortaya çıkan üç gruba borçluyuz; The Yarbirds, Cream ve Yes. Özellikle The Yardbirds Rock tarihinin üç büyük gitaristinin yuvası oldu. 1963’te kuruldu. Eric Clapton, Jeff Beck ve Jimmi Page Yardbirds’ün gitaristliğini peş peşe yaptılar. Her biri virtüöz gitarist oldular. Sahnede gitaristin yeteneklerini sergilemesi için genellikle ikinci dörtlükle üçüncü dörtlük arasında serbest doğaçlama süresi verilmesi adetten oldu. Böylece sahnede sergilenen ilkel törenin başrahibi de bulunmuş oldu. Clapton’ın bir sonraki grubu ise 1970’lerdeki Hard Rock devriminin ikinci sahne figürünü yarattı; davulcu. Gitarist Eric Clapton, bas gitarcı Jack Bruce ve sonraki dönem davulcuların ilham kaynağı davulcu Ginger Baker grubun üyeleriydiler. Ginger Baker sihirli bir davulcuydu, aurası sonsuz bir çekim gücüne sahip olacaktı. Böylece lead gitarist ile birlikte yaratıcı ve sürükleyici davulcu figürü de ortaya çıkmış oldu. 

Rolling Stones’un Rock sahnesini değiştiren açılımı, The Who’nun gerçek, ama sentez olmayan ve kendine has bir kimliğe sahip Hard Rock soundunu bulması, ve The Yardbirds ve Cream’in etkisiyle ortaya çıkan sihirli, yaratıcı, lider ruhlu gitaristler ve davulcular; sahne 1960ların sonunda ateşlenecek Hard Rock devrimi için hazırdı. Mark Knopfler bu devrimin son demlerine yetişecekti ancak eşitsiz gelişim mantığıyla onun en görkemli zirvelerinden biri olacaktı.  

Notlar: Bu yazıya ancak birkaç güzel parça eşlik edebilir.

  1. Rolling Stones, “I Can’t Get No” https://www.youtube.com/watch?v=nrIPxlFzDi0
  2. The Who, “Baba O’Riley” https://www.youtube.com/watch?v=gY5rztWa1TM
  3. The Yarbirds “Please Don´t Tell Me About The News” https://www.youtube.com/watch?v=s65DieQgXtw&list=PLB0055CD14F500F53&ind…