'Söylenmeye devam edilmesi gerekiyor: 'Ne yaparsak yapalım gitmeyecekler' pesimizmi ile 'Bir şey yapmaya gerek yok, kendiliğinden gidecekler' akılsızlığının dışında, başka bir tutuma ihtiyaç var.'

Politik Oblomov'luk: Orta sınıf muhalifliği

İfşaat videolarıyla gündemi sarstığı günlerde –ki çok da uzun süre geçmedi üzerinden- Sedat Peker’in kullandığı “Bir tripoda, bir kameraya yenileceksiniz” sözü hayli tutmuş, toplumun muhalif kesimleri tarafından da benimsenmişti. 

Hem Peker videolarının hem de bu sözün böylesine etkili olmasının nedeni elbette ki umut arayışıydı. Ülkede muhalefet adına yaprak kımıldamazken, “içeriden” birisi ortaya çıkıyor ve bütün pisliği ortaya döküyordu. Bunun ise istifaları ve hatta soruşturmaları beraberinde getirebileceği, iktidar içi çatlakları güçlendirebileceği ve bir çözülüşle, bir dağılmayla sonuçlanabileceği umuluyordu. 

“Tripod ve kamera” ise olan bitenin sınırlarını ve umudun niteliğini gösteriyordu. Belki doğrudan dile getirilmiyordu ama muhaliflerin umudu evde oturup Peker’in çektiği videoları izlemekten, paylaşmaktan ve üzerine konuşmaktan başka hiçbir şey yapmadan, iktidarın kendi içine doğru çöküşünü beklemekti. Yani risk almayan, konforundan taviz vermeyen, elini taşın altına sokmayan ve yatırımı başkalarına yapan bir değişim-dönüşüm arzusuydu söz konusu olan.

Taşıdığı nitelikler itibariyle gerçekleşmesi imkânsız olan bu arzunun Türkiye’deki ortalama muhalifin ortalama tutumu olmasının gerisinde Türkiye’deki ortalama muhalifliğin karakteristiğinin bulunduğunu söyleyebiliriz. 

Türkiye’de ortalama muhaliflik tam olarak “orta sınıf muhalifliği” diyebileceğimiz şeye tekabül ediyor. Emeğini satarak geçindiği ve ortalama ücreti asgari ücrete yakınsadığı halde, çoğu zaman işçi olduğunu kabul etmeyen, kendisini mavi yakalılardan üstün gören, kendi ücret düzeyinin düşük olmasının faturasını mavi yakalıların aldığı ücrete kesmeye hazır, orta sınıf hissiyatının beslediği korkularını göçmen düşmanlığına tahvil eden, iktidarın izlediği sınıf siyasetinden bihaber, laikliği sadece hayat tarzına indirgemiş, sokak korkusuyla terbiye edilmiş olduğu için sürekli “Aman oyuna gelmeyelim” diyen, “Ne yaparsak yapalım gitmeyecekler” pesimizmiyle “İlk seçimde gidiyorlar, az sabır” alıklığı arasında gidip gelen bir muhaliflik hali bu. 

Bir örnekle biraz daha netleştirmeye çalışayım manzarayı. Peker’in gündeme getirdiği “kayıp silahlar” meselesi üzerine başlayan tartışmayı hatırlayalım hemen. Bu tartışmanın uzandığı yerin seçim sandığı olması kaçınılmazdı elbette; çünkü “kayıp silahlar” meselesi, ciddi zayıflama sinyalleri verdiği ve seçimi kazanmasının garanti olmaktan çıktığı bir konjonktürde, iktidarın seçimleri almak ve iktidarda kalabilmek açısından neleri göze alabileceğine dair soru işaretlerinin de bir parçasını oluşturuyordu. 

Peki buna karşı ne yapılması gerektiğine dair söylenenler nelerdi? En özet haliyle, taraflardan biri “Hepimizi öldürecekler, yapabileceğimiz hiçbir şey yok” derken, diğer taraf ise “Seçimi kazanma ihtimalleri yok, sabretmek lazım” diyordu. Bu birbirinden farklı gibi görünen iki tutum aslında aynı yere çıkıyordu netice itibariyle: Hiçbir şey yapmadan beklemeye.

Bunun gerisinde ise “orta sınıf muhalifliği” bulunuyordu elbette: Gerçeği görmek ama buna karşı adım atılması halinde yaşanabileceklerden korkmak ya da gerçeği görmezden gelip herhangi bir adım atmaya gerek olmadığını düşünmek. Herhangi bir bedel ödeme korkusuyla ve bundan kaçınmak adına ya da bütünüyle idraksizlikten kaynaklanan bir şekilde öylece beklemek yani, bir tür politik Oblomov’luk. 

Başka bir yerden devam edelim. Türkiye şu sıralar tekrar göçmenler/sığınmacılar meselesini konuşuyor ve sözünü ettiğim orta sınıf muhalifliği bu meseledeki yaygın tutumu da belirleyecek bir şekilde karşımıza çıkıyor. İktidarın izlediği dış politikaya hiçbir zaman gerçek anlamda muhalif bir tutumla itiraz edilmemişken, cihatçılarla birlikte yakılıp yıkılan Suriye’deki operasyonlarda milliyetçilik rüzgârlarıyla anında hizaya geçilmişken, NATO ortaklığında Afganistan’ın işgaline ve şimdi de Kabil Havaalanı’nın bekçiliği için üstlenilen role karşı tek kelime edilmemişken, yani iktidarın emperyal vizyonunun karşısına asla kitlesel ve gerçek bir barış siyasetiyle çıkılmamışken, şimdi o dış politikanın yarattığı felaketin doğrudan mağduru olanlar, evini barkını, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalanlar hedef alınıyor ve üstelik buna da muhaliflik etiketi yapıştırılıyor.

İktidarın izlediği yıkıcı dış politikaya ve daha geniş bir çerçevede emperyalizmin dünya ölçeğinde ürettiği eşitsizlik ve adaletsizliğe gerçek anlamda bir itiraz söz konusu olmayınca, hedef tahtasına yerleştirilenler de tüm bunların kurbanları, yani göçmenler, mülteciler, sığınmacılar oluyor. 

Bu da yetmiyor, göçmenlerin ve sığınmacıların Türkiye kapitalizmi tarafından kölelik koşullarında istihdam edildikleri, başta ücretler olmak üzere işçi maliyetlerini aşağıya çekmek için kullanıldıkları, sermayenin zenginliğine zenginlik katmasının gerisinde bunun olduğu ya hiç görülmüyor ya da bilerek görmezden geliniyor.

Öfkenin Türkiye’nin sermaye düzenine ve emperyal hayaller peşinde koşanlara değil de mağdurlara, kurbanlara yöneltilmesinin doğurabileceği sonuçlar ise hesap dahi edilmiyor. Göçmen/sığınmacı düşmanlığı üzerinden yükselecek yeni bir milliyetçiliğin dönüp dolaşıp vuracağı yer kaçınılmaz olarak toplumun muhalif kesimleri olacak oysaki. Yani eğer bu işin bir “ekmeği” varsa o “ekmeği” de yine “kayıp silahlar” denildiğinde akla ilk gelenler kimlerse onlar, “kayıp silahlar” denildiğinde akla hangi ideoloji geliyorsa o ideoloji yiyecek.

Velhasıl, ortada hakikate gözünü bilerek ya da bilinçsiz bir şekilde kapamış, değişim dönüşüm isteyen ama bunun için elini taşın altına sokmayan, başına gelenin asıl sorumlularından ya bihaber olan ya da öyleymiş gibi yapan, kendisiyle aynı konumda olanlara düşmanlık üreten bir toplam var ve bu tutumunun bedelini en başta kendisinin ödeyeceğinin farkında dahi değil maalesef. 

Belki defalarca söylendi ama söylenmeye devam edilmesi gerekiyor: “Ne yaparsak yapalım gitmeyecekler” pesimizmi ile “Bir şey yapmaya gerek yok, kendiliğinden gidecekler” akılsızlığının dışında, başka bir tutuma ihtiyaç var. 

Eğer mesele seçimlerse, ülkede “serbest” anlamda seçimlerin yapılması için, seçim sürecinin sabote edilmemesi için ve seçime hile karıştırılması ya da seçim sonuçlarının tanınmaması halinde verilecek tepkinin ne kadar güçlü olacağının gösterilmesi için, yani “seçim güvenliği” için, daha bugünden elini taşına altına koymak gerekiyor. Sandığı korumanın seçim gününden ibaret olmadığı toplumun geniş kesimlerince anlaşılmadığı sürece yenilgi de kaçınılmaz olacak çünkü.

Ama bu yetmez. İktidarın izlediği dış politikaya çok net bir şekilde itiraz etmek, seçim sürecinde şapkadan çıkartılacak Kıbrıs, Libya, Suriye, Irak gibi tavşanlara karşı uyanık olmanın da baş koşulunu oluşturuyor. Milliyetçilik rüzgârlarının bu ülkede her zaman işe yaradığı bilindiğine göre, bu sefer işe yaramaması, bu sefer hizaya geçilmemesi için kafa yormak gerekiyor.

Ama bu da yetmez. İktidarın sınıfsal karakterini de görmek fakat bunun “beşli çete”nin ötesine geçtiğini bilmek gerekiyor. Özelleştirmelerden asgari ücrete, kıdem tazminatından işsizlik ödeneğine, vergi muafiyetlerinden göçmen/sığınmacı emeğinin kölece kullanılmasına uzanan bir genişlikte, iktidarın sermaye düzenine hizmet ettiği gerçeği görülmediği sürece, hakiki bir politik tavır almak da imkânsız hale geliyor. 

Velhasıl, mesele sadece muhalefet partilerinin atıllığından, etkisizliğinden şikâyet etmek değil, bizzat orta sınıf muhalifliğinin sınırları içerisinden konuşmaktan, politik Oblomov’luktan vazgeçmek, bedel ödemeyi göze almak, elini taşın altına koymak, kaderimizin emeğiyle geçinen herkesle ortak olduğunu görmek, yan yana gelmek, değişimi, dönüşümü ortak akılla, ortak emekle inşa etmek. Eğer bunlar yapılmazsa, yenilgi bir kez daha kaçınılmaz olacak çünkü.