Kırk yıl önce Mamak Askeri Cezaevi'nde yayıncı İlhan Erdost askerler tarafından dövülerek öldürüldü. Onun da son sözü 'Nefes alamıyorum!' idi. İlhan Afrika kökenli Amerikalı George Floyd’dan on yaş genç, 1953’de komünist oldukları için Sovyet casusluğu ile suçlanıp elektrikli sandalyede öldürülen beyaz karı-koca Rosenberg’lerle hemen hemen aynı yaştaydı. 

'Nefes alamıyorum!'

“Bunalıyorlar

Bilim onlardan uzak

Zulmü yönetimlerine başat kılıyorlar

Akrep tutuyorlar çıyan besliyorlar

Başlarını ölüm yastığına yaslıyorlar

Tükenmiş çareleri

***

İnce yüzlerinizdeki ışığı

Söndüre söndüre

Dal bedenlerinizi öldüre öldüre

Besleniyorlar

Tükenmiş Çareleri

Oysa akan bir ırmağı

Kim durdurabilir”

(Gülten Akın- İlhan’ın mezarı başında)

George Floyd ABD’ de sokak ortasında bir polis tarafından öldürüldü. Son sözleri “Nefes alamıyorum” oldu.

Kırk yıl önce Mamak Askeri Cezaevi'nde yayıncı İlhan Erdost askerler tarafından dövülerek öldürüldü. Onun da son sözü “Nefes alamıyorum!” idi.

İlhan Afrika kökenli Amerikalı George Floyd’dan on yaş genç, 1953’de komünist oldukları için Sovyet casusluğu ile suçlanıp elektrikli sandalyede öldürülen beyaz karı-koca Rosenberg’lerle hemen hemen aynı yaştaydı. 

Muzaffer ağabey ve İlhan, Sol ve Onur Yayınları’nın yönetmen ve emekçisi bu iki kardeş 7 Kasım 1980 günü Ankara Mamak Cezaevi’ndeki Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’na götürüldüler ve ifadelerinin ardından “İlkyaz Basımevi’nde yasak yayın bulundurmak” tan gözaltına alındılar. Cezaevi’nin A Bloku’ndan C Bloku’na götürülecek kardeşler için “özel” olarak REO marka büyük bir araç istendi! Araca 4 er ve bir astsubay ile birlikte bindirildiler. Dayağa astsubayın “10 yaşındaki bebeleri zehirlediniz! İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu!” sözleri eşlik etti. Astsubay Şükrü Bağ, muhafız erlere de “Bunlar birer yılandır, analarınız ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım” diye bas bas bağırıyordu. Yumruk, cop ve tekme yağmuru C Blok F Koğuşu’na dek aralıksız sürdü. İçeri sürüklenen İlhan’ın yüzü, gözleri ve daha sonra Halit Çelenk’e teslim edilen düğmeleri kopuk paltosu kan içindeydi. “Midem bulanıyor! Kusacağım!” diyerek yere yığıldığını gören tutuklular yetişip yerden kaldırdılar ve bir ranzaya yatırdılar. “Ağabeyim nasıl?” diye sordu önce; sonra son sözleri döküldü ağzından: “NEFES ALAMIYORUM!” Muzaffer ağabeyin ifadesiyle, İlhan’ın soluksuz kaldığı o an “sessizliğin sesini sonsuzluğun emdiği an”dı; son sözleri ise “ezilen bilincin, çiğnenen bilginin, parçalanan bilimin, özgürleşen emeğin ve erginleşen emekçinin çığlığı” idi.

Devletin kolluk güçlerince uygulanan bu yargısız infaz ya da cinayetin plânlı olduğunu gösteren en iyi kanıt, öldürüm öncesinde Halit Çelenk’in İlkyaz Basımevi’nin açılması için yaptığı başvuruya Askeri Savcılığın verdiği yanıttı. Askeri Savcılık,  suç teşkil eden bir yayın bulunmadığına kanaat getirdiği için 25 Ekim 1980’de basımevinin açılması için talimat vermişti! Muzaffer ağabey ve İlhan ise 3-4 Kasım günlerinden başlamak üzere emniyet ve sıkıyönetimde “yasak yayın bulundurmak”tan yani askeri savcılıkça işlemedikleri kabul edilmiş bir suçtan dolayı gözaltına alınmışlardı¹. İlhan’ın Engels’in Onur Yayınları’ndan basılan “Doğanın Diyalektiği” eserini evinde bulundurduğu için gözaltına alındığı savı da aslında yasal karşılığı olmayan bir gerekçeydi çünkü kitap 1950’de ilk ve son kez toplatılmış; daha sonra hiçbir yasal işleme tabi tutulmamıştı.

İki kardeşe duyulan ve birisinin katledilmesiyle sonuçlanan bu büyük hınç ve kin egemen sınıflar açısından son derece anlaşılır bir duygudur.1965’den itibaren Sol ve Onur Yayınları’nın bilimsel sosyalizmin yanı sıra tarihsel/diyalektik materyalizmin tüm klâsiklerini ısrarla ve inatla yayınlamaya devam etmeleriydi bu kin ve hıncın sınıfsal kaynağı. Yayınlar ülke çapına yayılıyor, gençler, işçiler, köylüler, öğretmenler, aydınlar, kısacası emekçi halk son sömürü düzeninin, kapitalizmin sona erdirilebilmesinin yol ve yöntemleriyle, pratikteki uygulamalarla tanışıyordu. Varlığını tehdit altında gören sermaye sınıfı açısından bundan daha büyük suç olamazdı! 

İnfazla hedeflenen sadece Erdost kardeşler değildi. Yine Muzaffer ağabeyin ifadesiyle “Ülkede yayınlanan bütün sosyalist yayınlar adına simgesel bir öldürümdü” İlhan’ın öldürülmesi. 12 Eylül faşist cuntası tarafından bu suçu işleyen diğer yayınevlerine de büyük bir gözdağı verilmiş oluyordu. Hem de cuntanın kendi evinde, 28. Tümen’de ve kendi personeli tarafından gerçekleştirilen bir öldürümle…

12 Mart askeri cuntası öncesinde ve sonrasında tezgâhlanan faili belli cinayetlerle, işkencelerle, idamlarla, katliamlarla emeğin sınıf mücadelesini yeterince ezemediğine kanaat getiren sermaye sınıfı 12 Eylül 1980’de bir deneme daha yapmış ve devrimci mücadeleyi bastırmak, emekçiler arasında hızla yayılan düzen değiştirme düşüncesinin yaşama geçirilmesinin önüne geçmek için devrimcilere, sosyalistlere ve komünistlere uyguladığı baskı ve şiddeti kat be kat arttırmış, bu amaçla ülkeyi kan gölüne çevirmekten çekinmemiştir. Mamak’ tan Diyarbakır Cezaevi'ne tüm soluk kesme operasyonlarının genel hedefi, ülkede esmekte olan demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm rüzgârının bu topraklardan sürülmesidir!

Öldürenlerin “yargılanma” serüveni ise hukukun sınıflı toplumlarda nasıl egemenlerin zor aygıtlarından birisi olarak çalıştığını göstermektedir.

Sıkıyönetim komutanı “Bir askerin fevri hareketi sonucu başına vurulan dipçikle” öldüğünü açıklar İlhan’ın. Ne var ki, otopside, uzun süren cop ve tekme darbelerinin yanında, başına sürekli vurulması sonucu oluşan beyin kanamasının ölüme neden olduğu ortaya çıkar. Mahkeme, üç ere 10’ar yıl 8 ay ceza verir. Resmen görevli olmadığı halde “özel amaç” ve “özel görev”le REO’ya bindirilen ve dayağa katılan muhafız sadece 8 yıl ceza alır. Muzaffer ve İlhan Erdost’u dövdürmeye başladığında 10 yaşında çocukları zehirlediklerini söyleyen, erlere bu iki insanın analarını ağlatmaları emrini veren Astsubay Şükrü Bağ ise beş gün tutuklu kalır ve ceza almadan tahliye edilir! Sadece astsubay mı? Mahkemedeki ifadesinde, dövme emrini kendisinin verdiğini ama erlerin “emrin sınırını aştıklarını” söyleyen Cezaevi Müdürü Raci Tetik için avukatların şikâyet dilekçeleri işleme bile alınmaz ve hakkında dava açılmaz!  

Bugüne baktığımızda iki olay arasındaki ilinti, sermaye sınıfının emekçilere ve emeğin kurtuluşu düşüncesinin savunucularına karşı uyguladığı şiddettir. Bu sınıf, dün de bugün de çıkarlarını korumak uğruna, “rıza” ile boyun eğdiremediği kitlelere karşı “zor”  kullanmaktan hiç kaçınmamaktadır. Son yıllarda dünyanın her yerinde uygulanan büyük baskı ve vahşetin özü budur. Olaylarda etnik köken, cins, din gibi unsurlar ön planda görünse temelde yatan sınıftır.  ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, Ocak 2020’den itibaren ABD’de polisin öldürdüğü 400 kişiden 73’ü Afrika kökenli Amerikalı, 43’ü Latin Amerika kökenli Amerikalıdır, diğerlerinin kökenleri ise bilinmemektedir. Bilinen tek şey, hepsinin yoksul Amerikalılar olmasıdır. Aralarında “zengin” tek bir Amerikalı bile yoktur!

Sömürü ve yoksulluk arttıkça dünyanın her yanında kitleler sosyalizm arayışına girmekte ve bu arayışı yüksek sesle dillendirmektedirler. Amerika Birleşik Devletleri özelinde ise George Floyd’un vahşice öldürülmesi üzerine birçok kentte ırkçılığa karşı ayaklanan, 2011’lerde Wall Street’e yönelik dağınık, yaygın, kendiliğinden bir işgal hareketiyle sesini yükselten Amerikan halkı da, bilinçli ya da bilinçsizce, düzene karşı çıkmaktadır. Sovyetler Birliği korkusundan kurtulduktan sonra pervasızlığı artan ve sömürüyü sınırsız bir noktaya taşıyan sermayenin bu kokuşmuş düzeninden kurtulmak, onu değiştirmek talebidir derinde yatan. 

Ne yapmalı sorusunun yanıtı sosyalizmdir. Ufukta, emekçilerin sorunlarını radikal bir biçimde ortadan kaldırabilecek başka bir seçim görünmemektedir. Bunu başarabilmek için de seçenek tektir. Rengi ne olursa olsun, “siyah, beyaz, sarı…“,  dünya emekçilerinin, siyasal partilerde örgütlenmeleri ve üretim ilişkilerini kökünden değiştirecek bir başkaldırı ile sosyalizmi kurmaları...

İnsanların gül gibi doğduğu, yüreklerinin durmadan sevdiği, beyinlerinin bıkmadan düşündüğü, insanca doğulan ve insanca ölünen bir düzenin yaşama geçirilmesinden başka nedir ki beklenen?

¹ Muzaffer ağabey, yasak yayın bulundurdukları iddia edilen basımevinde, Onur Yayınları’ndan çıkan, Polonya’lı ünlü eğitimci İgnacy Szaniawski’nin “Okulun Toplumsal İşlevi” isimli kitabının kapağı geçmemiş baskıları ile içinde Halit Çelenk’in “İdam Gecesi Anıları” kitabının bulunduğu bir iki paketten başka bir şey olmadığını yazmaktadır.