'Her şey emeğin esnetilmesiyle başladı. Emek ve ekonomide yaşanan değişimler hayatın uzak yakın bütün diğer bölmelerini şiddetle ve derinden etkiler. Öyle oldu ve olay her alana sıçradı.'

Kuralsız dünya

Her şey esneklikle başladı…

Emeğin esnekleştirilmesi çalışma kurallarının, yasaların, yerleşik uygulamaların terkedilmesi anlamına geliyordu. Bunlar kapitalizm için yüktü, çünkü işçi sınıfının dünya çapındaki mücadelelerinin sonucu olarak kazanılmıştı. 

Kapitalistler önce kolay atılabilen yüklerden kurtuldular. Daha önceleri iktisat teorisinde kapitalizmin bütün emekçileri istihdam edebileceği varsayılıyordu: Tam istihdam. Buna paralel olarak, çalışmanın emekçiler için bir hak olduğu kabul görüyordu… Lakin tam istihdam hiç gerçekleşmemişti, düzenin gerçeği işçilerin bir kısmını işsiz olarak yedekte tutmaktı. Bu gerçeğe yasladılar sırtlarını ve “O niye?” dediler, “Neden düzen veya devlet işçiye iş sağlamak durumunda olsun ki!”

Devrim yapıyordu liberaller! Piyasayı özgürleştirmek için bütün “zorlama” uygulamalar safra sayıldı. Beş parmağın beşi bir değildi ve işçilerin hepsi verimli olmuyordu. Bir miktar işgücünün dışarıda bekletilmesiyse hem verimi arttırırdı, hem de işsizleri farklı yetenekler geliştirmeye teşvik etmez miydi? Kitaplarına bunları yazdılar. Kapının önüne attıkları insanları verimi düşürmekle suçladılar!

Neden iş saatleri sınırlanıyordu ki? Daha fazla kazanmaya ihtiyacı olan ve çalışabilecek güce sahip emekçilere haksızlıktı bu! Hem, toplam ürün de artacak ve herkes daha iyi yaşayacaktı bu yolla. Neden hafta sonu gibi sabit tatil günleri vardı? Neden işçiler “işverenler”le topluca pazarlığa girişiyorlardı? İşçi de bir tür özel girişimci sayılabilir ve kendi çıkarını her birey en iyi kendisi bilirdi… 

İşçilerin örgütlü olması da bir özgürlük biçimiydi tabii. Ama neden sendikalar ekonominin aktörlerinden sadece birinin çıkarlarını fanatikçe savunuyorlardı? Neden siyasette zırt pırt tekrarlanan “aynı gemideyiz” iddiası iş hayatına da yön vermesindi? Aynı gemide olmadığımızı iddia eden devrimci, komünist hareketler yenilgiye sürüklenip küçültülünce işçilerin köle ticaretinde kullanılan türden gemilere tıkıştırılması da mümkün hale geldi. 

Dünyamız, 1980’lerde, 1990’larda alabildiğine esnedi. Çalışma ekonomisi ve çalışma hukuku kitaplarında “işçi hakları” diye bir bölüm olmaya devam etti etmesine, ama orada yazanları uygulayacak ne mahkeme, ne denetmen, ne de örgütlülük kalmıştı. Kapitalizm kuralsızlığın kural kılındığı bir dönemi örgütledi.

Her şey emeğin esnetilmesiyle başladı. Emek ve ekonomide yaşanan değişimler hayatın uzak yakın bütün diğer bölmelerini şiddetle ve derinden etkiler. Öyle oldu ve olay her alana sıçradı. Esneklik, kuralsızlık, gücü gücüne yetenin orman kanunları, “ben yaptım oldu”culuk, “kitabına uydurmasam da oldu”culuk… 

Türkiye bütün bunlara zaten yabancı değildi. Kapitalizm Türkiye’de “isteseniz hilafeti bile getirirsiniz”ci Menderes’ti. Danıştay kararlarının üstüne yatan Demirel’di. “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz”cı Özal’dı. O zamanlar hilafet yasak, Danıştay kararları mutlak, Anayasa da yürürlükteydi; ama ne gam! Erdoğan bu geleneğin zirvesidir. Türkiye’nin yasal düzenlemeleri ve kurumsal yapısı artık bir bilinemezler yığınıdır. Hangi konuda Meclis’in hangi konuda Bakanlar Kurulunun hangi konuda Şahsım’ın yetkili olduğunu bilen var mı? Bilsek ne fayda; kural siz yoldayken değişmiş olabilir. Seçim yapılabilir, ama kurallar oy verirken değişir. Velhasıl düzenimiz alabildiğine esnektir. Böylesinin daha verimli olduğu fikriyle yola çıkılıp bugünlere gelindi.

Sanmayın ki esneklik ekonomi ve siyasetle ilgili kalır! Zaten sanamazsınız, çünkü gitmekte olduğunuz yolu yol zannetseniz de üç şeridin ikisi park alanına dönüşmüş olabileceği gibi, tek yönlü sandığınız bu güzergâhta karşıdan bir motosiklet gelmekte, bir kamyonet de mal boşaltmaktadır. Trafik kuralı yoksa trafik polisinin fonksiyonu da bilinemeyecektir.

Kamusal kural olmadığında, olsa da uygulanmadığında, herkes kendi kuralını koyma özgürlüğüne kavuşur. Kent yaşamı kaos haline gelir. Mafyatik ilişkiler ve kayırmacılık toplumsal yaşamda iktidarını ilan eder… Çoktan ettiler, farkında mısınız?

Bu kadar da değil. Düzenin kuralsızlığı, emekçilerin, muhalefetin dünyasını da fetheder. Sendikanın mücadele değil uzlaşma kurumu ilan edilmesi gibi, her şey esnetilmiştir. Basın özgürlüğü mü dediniz, düzenin bunun için ayırdığı fonlar vardır! Politik rejimin “tehdidi altında” mısınız, Batılı burslara ulaşmak kolaylaşmış olmalıdır! Kadına yönelik şiddete karşı mücadeleniz NATO üyesi kapitalist devletlerce ödüle layık görülecektir! Kuralsızlık sol sayılan alanları ele geçirmiş, yozlaştırmıştır. Bunlara ayrıca geliriz sonra…

Lakin hayat bir yere kadar esner ve daha fazla zorlandığında kırılma noktasına gelinir. Öyle günlere dayandık artık. Açlık ülke gerçeği oldu. Beslenme yetersizliğinden Türkiye’de ortalama insan boyu gerilemeye başladı! 

Sürdürülemez haldeki bu dünyaya onu batıranların yeni kural getirmesinin herhangi bir meşruiyeti olabilir mi? Dedik ya, her şey emeğin “esnekliği”yle başlamıştı. Kimin düzelteceğinin yanıtı da orada gizli.