Peki, “umudumuz Kılıçdaroğlu” ya da sorumluluk duyabilecek başka haktanır kişiler asıl helalleşmeyi bizimle yapmalı, mı demek istiyoruz? “Aman aman, Allah yazdıysa bozsun!”

Kıyılan kim olmuş?    

Bambaşka bir yazı yazacaktım aslında. En çağdaş ve en demokratik laikliğin son örneği olarak şu helalleşme melalleşme konusu gündeme gelince, hele biz de o gündeme dalınca kısa süren bir kararsızlık yaşadım. Üstüne üstlük, Fatih Yaşlı’nın Çarşamba günkü yazısını okuyunca, hepten vazgeçtim. Öyle bir yazı gelecek haftaya, hatta daha sonraya da kalabilir, dedim.

Fatih’in yazdıklarından bazı aktarmalarla başlamakta yarar var:

“(…) Kılıçdaroğlu’nun helalleşmek istediği, işaret ettiği kesimin İslamcılar/muhafazakârlar olduğu açıktır. Kılıçdaroğlu merkez sağ bir parti hüviyetine büründürdüğü ‘yeni CHP’nin misyonuna uygun bir şekilde, ‘eski CHP’yi (…) baş sorumlu olarak görmekte ve buradan yola çıkarak bir helalleşmeden ya da aynı anlama gelmek üzere üstü örtülü bir özür dilemeden söz etmektedir. Bu, CHP’nin ve ortaklarının AKP-sonrası Türkiye’ye dair tahayyüllerinin doğal bir sonucudur, (…)   

“(…) Bunun varacağı yer Türkiye ilericiliğinin tarihini inkâr ve başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in kazanımlarından vazgeçmektir. Bunun varacağı yer, özellikle 1946 sonrası devletle Türk sağı arasında ortaya çıkan antikomünist mutabakatı inkâr ve dolayısıyla Türk sağını aklamaktır. Bunun varacağı yer, geçmişten bugüne bu ülkenin emekçilerine, devrimcilerine, ilericilerine, sosyalistlerine, Atatürkçülerine, Alevilerine, Kürtlerine, kadınlarına yapılanların (…) üzerinin örtülmesidir. (…)  

“Liberal-muhafazakâr kalem erbabının dün bize anlattığı hikâye yalandı ve bugün de yalan. Bu yalanın üzerine, “muhafazakârların mağduriyeti” yalanı üzerine, bunun üzerinden yapılan bir Türkiye tarihi okuması üzerine bir yarın kuramayız, bir gelecek inşa edemeyiz. İster iktidarda, isterse de muhalefette olsun, Türkiye’yi 1950’den beri yönetip hâlâ mağdur edebiyatı yapabilen ve kendisini bunun üzerinden var eden Türk sağının bu ülkeye ve bu topluma sunabileceği ne bir yarın ne de bir gelecek vardır.”

Bir başlangıç tarihi anlamındaki 1950’nin üzerine koyduğum soru işaretini saklı tutarak bu saptamaların doğruluğundan etkilendiğim için, alıntıyı epeyce uzattım ve daha baştan yazıyı bir parça dağıtmış oldum. Üstelik biraz daha dağıtacağım; çünkü, şu “mağduriyet” sözcüğü üzerinde durmak zorundayım. Yazının sonunda yanlış anlamalar ortaya çıkmasın diye. 

Mağdur, Arapça kökenli bir sözcük, “haksızlığa uğramış” anlamına geliyor. Türkçe Sözlük’te, 12 Eylül döneminin hışmına uğramış basımında bile, Türkçe karşılık olarak “kıygın” sözcüğü önerilmiş. Etimoloji sözlüklerinde arandığında ise bunun birçok anlama kaynaklık eden “kıy” kökünden geldiği açıklaması ile karşılaşılıyor. O anlamlar arasında incitmek, üzmek, öldürmek, öldürtmek, canına kıymak anlamları da bulunuyor.

Güzel. Şimdi Fatih’in dediğine katılarak yineleyelim: Üzülen, incitilen, öldürülen, öldürtülen, genellikle, yukarıdaki alıntıda sıralananlar olmuştur. Ancak, bana kalırsa, o sıralamada yer verilen “Atatürkçüler”in birtakım ek açıklamalarla birlikte düşünülmesi daha doğru olur. Burada “Nasıl açıklamalar?” sorusu akla gelirse, bunların “yer yer”, “zaman zaman”, “kimi” türünden sözcüklerle yapılmasının mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle de anlatılabilir: Atatürkçüler yerine Kemalistler denir ve bir de “sol Kemalistler” diye açıklık getirilirse, o kadar uzun söze gerek kalmaz.

Bu ayrıntıya değindikten sonra devam edelim.

Mağdurlar, Türkçesiyle kıygınlar açısından yazılı kaynaklara başvurmanın gerekli olduğunu sanmıyorum. Her birimiz, belleğimizi biraz zorlarsak, nelere uğratıldığımıza ilişkin olarak kişisel geçmişimizden bir yığın örnek bulup çıkarabiliriz. Bazılarını havadan sudan söyleşirken birbirimize anlatmış, çoğunu hiç anmamışızdır bile.

Yine de, şu anda aklıma geldi, konuyla dolaylı ilgisi kurulabilecek bir anıyı aktarmak ilginç olabilir.

Çok yakınım olan yaşlı bir kadının komşusunu hatırlıyorum. İstanbul’da Anadolu yakasında bir mahalleydi. Yıllardan 1974 ya da 75 olmalı. Evde iki torun var. Biri ilkokul öğrencisi bir kız çocuğu, öbürü üç dört yaşlarında bir oğlan, saçlarını hep kısacık kestirirler, sarı kafalı, müthiş sevimli bir velet. Yarım yamalak konuşmasıyla, arkam sıra “amca, amca” diye koştururdu. Her görüşümde küçük bir çikolata, bir külah leblebi falan alır verirdim; o zamanlar külah içinde leblebi neyim satılırdı.

Günlerden bir gün, yakınım olan o yaşlı kadın anlatmıştı. Komşusunun evine gider gelir, birlikte oturup kalkarlarmış, o sırada gördüğü olurmuş. Kapı eşiğinde, yerde bir fotoğraf dururmuş. Okul kitaplarında hep olurdu ya eskiden, hâlâ var mıdır, bilmem, tam sayfa bir Atatürk fotoğrafı. Ablasının kitaplarının birinden koparılmış. Ufaklık unutur da üstünden atlayıp giderse, geri döndürüp “Bas oğlum, bas üstüne!” derlermiş.

Sonraki yıllarda, göremez oldum. Ben de pek uğrayamıyordum zaten oralara. Sözünü ettiğim yakınımsa çok yaşlandı, ona sorsam bile yanıt almam mümkün değil. Merak ettiğim, öğrenmek istediğim şu: O küçük çocuk, şimdi elli yaşlarına yaklaşmış olmalı, memleketin hangi önemli kamu kurumunda, ne kadar üst düzeylerde görevlidir acaba?

Bu merakımın bir fesatlık göstergesi olduğunu da tekil bir örneği dayanaksız biçimde genelleştirdiğimi de sanmıyorum. Kim bilir öyle yetiştirilmiş ne kadar çok sayıda çocuk şimdi bu ülkenin yönetiminde söz ve karar sahibi durumundadır!
Yazıp giderken aklıma geldi işte. Anlatmadan edemedim.

Ancak, mağdur sözcüğünün anlamına ilişkin olarak az önce değindiklerim de içinde bütün bu söylediklerim, devlet iktidarını şu ya da bu koalisyonla ellerinde tutabilmiş sağcılar yahut muhafazakârların hiç vazgeçmedikleri “mağduriyet edebiyatı”nda onlarla yarışmaya girildiği izlenimi yaratmamalıdır. Yukarıdaki alıntıda ve onun yer aldığı yazının bütünündeki deyişlerle o “sağcılar, muhafazakârlar ve liberaller”, bunların tümü, dönemsel sürtüşmeler ve çekişmelerin ötesine geçen çatışmalar ne olursa olsun, 1923 cumhuriyetinin ürünü olan düzenin has adamlarıdır. Burada sözü edilenlerin o cumhuriyetin öz evlatları mı üvey evlatları mı oldukları ise, basbayağı gereksiz görünse de, elbette tartışılabilir. 

Ama tartışılmaz olan şudur: Bugünkü cumhuriyetimizin gerçek kıygınları, onu çok daha ileri bir düzene dönüştürmekten başka kötü bir amaç taşımamış olan devrimcilerdir; bunun da kötü bir amaç olduğunu aynı cumhuriyetin düşmanları dışında kimse ileri süremez. Fatih’in yazısından yaptığım alıntıda yan yana sıralanmış birçok adlandırmayla anılanlar içinde uygun düşenleri kapsamak üzere “devrimciler” sözcüğünü kullanıyorum. Devrimciler, hiçbir zaman kıyıldık edebiyatı yapmamışlardır, ya da biraz düzelterek söylersek, dayanaksız ve abartılı yakınmalardan yardım ummamışlardır. Hem onlara yakışmazdı, hem de, daha önemlisi, bu cumhuriyetin nesnel olarak başka türlü davranamayacağının bilgisine sahiptiler.

Peki, “umudumuz Kılıçdaroğlu” ya da sorumluluk duyabilecek başka haktanır kişiler asıl helalleşmeyi bizimle yapmalı, mı demek istiyoruz? Halkımızın inanmış insanlarının sakınmak, uzak kalmak istedikleri durumlar için söylediklerine öykünmekte ne sakınca olabilir: “Aman aman, Allah yazdıysa bozsun!”