Sedat Poker’e 'mafya' diye bakamıyoruz, bir tür ihalesi verilememiş 'Cengiz İnşaat' sayıyoruz. Açıkça söylüyor zaten, korumalarım vardı, onlar benimle yurtdışına bile gelirdi...

Katiller kapitalizmi

1949’da II. Dünya Savaşından umulmadık bir zaferle çıkan Sovyetler Birliği’nin etrafını kuşatmak üzere “askeri savunma örgütü” NATO kuruldu. NATO’nun bir de paralel gizli örgütü vardı; buna da “Süper NATO” adı verildi. NATO’ya üye olan her ülke bir de “Süper” Özel Kuvvet sahibi oluyordu. Özel Kuvvetler, batılı deyişiyle “Force Speciale”, NATO üyesi ülkelere Komünizmin gelmesini engelleyecekti. 

Ancak Süper NATO Komünizmi engellemek üzere harekete geçtiğinde, bunun başka anlamlar da içerdiği dehşet içinde fark edildi. 12 Mart 1971 darbesinin ardından devrin Dışişleri Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil bu “başka anlam”ı şöyle ifade edecekti: “12 Mart’ta CIA vardır. Büyük ölçüde vardır. 12 Mart’ta haşhaş vardır. CIA, Papadopulos da vardır. CIA, Gizikis de vardır. CIA’nın nasıl hareket edeceği tahmin edilemez. Türkiye kendi istihbarat gücünü kuvvetlendirmek için İsrail istihbaratı ile Amerikan istihbaratı ile, İran istihbaratı ile daimî ve organik münasebetler içindedir. Bunlar gizli gizli her sene kendi şefleriyle toplanırlar. Washington’da, Tahran’da, Telaviv’de istihbarat mübadelesi yaparlar. Organik bağları bulunmayan fakat inandıkları başka istihbarat örgütlerinden de istişari müteala alırlar. Şimdi, istihbaratçılar Amerikalılarla organik münasebetler içinde olduğuna göre, Amerikalı, ‘Şu adam benim adamım, şunu yerleştirelim solcuların arasına’ diye rahatça iş birliği yapabilir. İstihbaratçılık alanında bu iş rahat yapılabilir. Yabancı istihbarat örgütünden esinlenen istihbarat başkanı da gelir kendi hükümet başkanına ‘Bizim Telaviv’deki toplantımıza ilişkin konuları konuşacağız’ der… İstihbarat bünyesindeki profesyonel dejeneresans her hareketin tesiri altındadır… Şimdi nasıl yapar CIA? CIA organik bağlarıyla yapar… Benim istihbarat şefim, kendisi farkında bile olmadan CIA benim altımı oyar.” Yani NATO’nun kucağına oturduğu andan itibaren Türkiye altı oyulmuş bir ülkedir. Altını tutamaz, üstü kime bağlı bilemez. 

Süper NATO, sadece Komünistleri değil, hayatını onlarla mücadeleye adamış antikomünistleri de ürkütmüştü haliyle. Altlarının oyulduğunu hissediyorlardı. Ürküttü de ne oldu diyeceksiniz? Her karanlık olayın, her kışkırtmanın ardından hep aynı yer işaret edilse de Süper NATO ve paralel örgütlenmeler yaygınlaştı. Sonra bunlar devletin bizzat kendisi haline geldi.
Susurluk Kazasının ardından bu gerçek resmi bir ağızdan, Mehmet Elkatmış’tır, şöyle ifade ediliyordu: “Bu işlerden 1980’den bu yana devleti yönetenlerin tümünün bilgisi var. Ne Kenan Evren ne Demirel ‘ben bilmiyorum’ diyemez. Bunu derlerse yöneticilik yapmadıkları ortaya çıkar. Devlet içindeki çeteden tümünün haberi var. Çünkü bu insanları devlet bulmuş, görev vermiş ve desteklemiş.” Yani “bu işlere” bulaşanların hepsi bir şekilde devlet tarafından seçilmiş, kirli işlerine rağmen değil kirli işleri nedeniyle desteklenmişti. Modern devlet çeteciliği kamulaştırmıştı. Yol “devlet” tarafından açılmıştı, dolayısıyla ne “devlete sızmaları” ne de “devleti kullanmaları” söz konusuydu.

***

Bizde mahalle arası kabadayılıktan başlayan, uyuşturucu ve silah kaçakçılığıyla büyüyüp serpilen mafyozilerin bu kadar önemli olmalarında da devletin bu modern halinin etkisi var. Konuyla ilgili bir çalışmada şöyle deniliyor; “Mafya, bir güç düzenidir. Gücün ifadesini, gücün eğretilemesini, gücün patolojini taşır. Mafya, Devlet’in trajik bir şekilde yeteriz kaldığı topraklarda, Devlet’in yerine geçer. Onun işini görür. Mafya bir ekonomik düzendir.” Demek ki kapitalizmin yedeğinde kapitalizme paralel bir “sektör”den söz ediyoruz. 

Mafyanın bir devlet modeli olarak ortaya çıkması elbette rastlantı değil. Modern devlete asıl rengini veren savunma refleksidir. Üstlendiği "karşı devrimi örgütleme" rolü nedeniyle giderek daha fazla karanlık eylemlerle başvurur, mafyalaşır. Bunlar Komünizme karşı ABD veya NATO tarzı standart mücadele tarzıdır. Haliyle tarihin en büyük “suçlu dayanışmalı” örgütüyle ile karşı karşıyayız biz. Terörü bir üslup haline getiren ABD, gittiği her yerde, İtalya’da Sicilya mafyasını Japonya’da faşist Yakuza’yı, bulmuş, görev vermiş ve desteklemiştir. Bizim çetemiz, onlarınkinin küçük bir modelidir sadece.

Yersizlikten görmezden gelmeyelim; Örgütlenmede ikinci önemli ayak din kurumudur. Bütün NATO ülkelerinde kontrgerilla örgütlenmesi dinsel gericiliği ve faşist para-militer kuruluşları çok büyük bir dikkatle örgütlemiş ve cepheye sürmüştür. CIA İtalya’daki örgütlenmesinde İtalyan mafyası ve Vatikan sağcılarını aynı örgüt içinde bir araya getirdi. Mussolini’nin polis teşkilatını örgütleyerek yeni yeni çeteler yarattı. Bunları kontrgerilla konseptine göre eğitti, birçok terörist eylemde kullandı ve bütün bu eylemleri istinasız solun üstüne yıktı. Gazetecileri, politikacıları, üst düzey askerleri, yargıçları aynı örgüt içinde topladı. Propaganda 2 ya da yaygın adıyla P-2 böyle ortaya çıktı. P-2 ABD’ye bağlı bir “gölge hükümet”ti. Komünistlerin iktidara gelmesi durumunda mevcut hükümet devrilip ülke yönetimi onlara devredilecekti. “Süper NATO” işlerindendir.

***

“Bir sabah uykusunda
Polisler saldırdılar
Demircioğlu Vedat’ı
Coplarla öldürdüler
Coplarla yumruklarla
Vurdular öldürdüler

Gencecik çocuklardı
Belki siz de gördünüz
Ellerinde pankartlar
Yolda gidiyorlardı
Özgürlük istiyorlar
Özgürlük diyorlardı
Ellerinde pankartlar
Özgürlük diyorlardı...”

Amerikan 6. Filo’sunu protesto eylemine katılan Vedat Demircioğlu 24 Temmuz 1968’de öldürüldü. Demircioğlu polis tarafından dövüldükten sonra kaldığı yurdun ikinci katından atılmıştı. Ağıt, Ruhi Su’nundur. Polis, ta Menderes döneminden bu yana özgürlük isteyenlere karşı bir tahammülsüzlük gösteriyordu. Polisin yönetenleri, özgürlük isteyenlerden dehşetli korkuyorlardı.

Türkiye 70 yıldır bu sahneleri izlemeye devam ediyor, ellerinde pankartlarla özgürlük isteyenler dövülüyor, pencerelerden atılıyor, işkence tezgâhlarında telef ediliyor. Giderek ellerinde pankartlıların sayısı azalıyor, elleri coplu yürüyenlerin sayısı çoğalıyor. Elleri coplular, vatanı muhtemel bir özgülükten gençleri coplayarak kurtarıyor.

1980 faşist cuntası bu coplu siyasete çağ atlattı. Coplananlar, pencerelerden atılanlar, işkence görenler, kıstırılıp kurşunlananlar, Demircioğlu Vedat’ın zamanındaki gibi sayılabilir olmaktan çıktı. Bir takım devlet memurları da gençlere vurulan copların sayısı üzerinden kariyer yapmaya, yükselmeye başladı. Sonra bir gün Türkiye gençlere vurulan darbelerdeki o hırsın nedenini öğrendi ve haksız bir biçimde ona Susurluk adını verdi. Oysa “düzen”in modern haliydi bu, “killer-kapitalizmus”du. 

***

Sadet Poker vesilesiyle gündeme geldi, tekrarlayalım: Mafya artık devletin dışında değildir. Ancak bu birlikteliği yeni sayamayız. Devletle mafyanın birleşmesi 12 Mart darbesinin ardından gerçekleşti. 12 Eylül bu geleneği devam ettirdi, bütün mafya üyelerinin cebine birer kırmızı pasaport koydu ve ardından MİT’e veya Emniyete atadı. Buradan “modern devlet”e ulaşıyoruz. Modern devlet açık bir suç örgütüdür, mafyayı da içeren büyük bir mafyadır. Son tahlilde değil ilk tahlilde egemen sınıfın kanlı bir sopasıdır. Hâliyle Sedat Peker’e “mafya” diye bakamıyoruz, bir tür ihalesi verilememiş “Cengiz İnşaat” sayıyoruz. Açıkça söylüyor zaten, korumalarım vardı, onlar benimle yurtdışına bile gelirdi, pek çok ayrıcalığım vardı diyor. Yüksek bürokrattır, cebinde kırmızı pasaport vardır, giderleri devlet tarafından karşılanmaktadır. 

Eskiden mafyanın devletin boşluğunda doğduğu söyleniyordu. Artık devlet koca bir boşluktan ibarettir. Esinini Büyük Fransız Devrimi’nden alan “burjuva devlet” çoktan tarihe karıştı. Geride kalan ucube mafyoz yapı doğrudan bir avuç patrona hizmet ediyor. Eğitimden, sağlıktan vazgeçti, ordusunu özelleştirdi, halkla hiçbir bağı kalmamıştır. Yeni nesil katiller kapitalizmidir. 
Bizim ise devleti halkı için bir devlet, ordusunu halkı için bir ordu hâline getirme sorumluluğumuz var. Kısaca “devrim” diyoruz…