Türkiye'nin kadınları bir başka. Bir kaynaktan güç alıyorlar sanki. Sakın 1923'le, yani bizim 1789'umuzla gelenlerin oluşturduğu bir özgürleşme alanından sosyalizme baktıkları için olmasın? 

Kadındaki devrimci, erkekteki karşıdevrimci

Türkiye'nin kadınları bir başka. Bir kaynaktan güç alıyorlar sanki. Sakın 1923'le, yani bizim 1789'umuzla gelenlerin oluşturduğu bir özgürleşme alanından sosyalizme baktıkları için olmasın? 

Öyledir. 

AKP gericiliği kadınları teslim alamadı. Ülkeyi yıktı, cumhuriyet kurumlarını, hele hele o “üniformalı kemalistleri” kolayca yerle bir etti, ama kadın direncini bitiremedi. Belki de “halk kemalizmine” çarptı; bilemiyoruz. Ama bu direncin sosyalizmle ilintisiz olduğunu hiç söyleyemeyiz.  

Başkalarını ve başka beldeleri şimdilik karıştırmıyoruz, kendi “memleketimizden”, Büyük Nâzım'ın sözleriyle “Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan” beldenin insanlarından söz ediyoruz. Burada genler veya hormonlar, yani fizyolojik dengeler üzerinden bir tanım hiç aramıyoruz. Yapmıyoruz da. 

Toplumsal rol dağılımı içinde, sınıflı toplumlardaki kadın ve erkeğin konuşlanması ve cepheleşmesinden, özel mülkiyetin yarattığı canavarca ağırlıktan  söz ediyoruz. Türk gericiliğine gösterilen kadın direncinden ve sosyal mücadele tarihimizin özgünlüğünden... 

Her şey ortada: Bizdeki gericiler, zır gericiler, kadınları yenmekte güçlük çekiyor. Pek bir erkek ideolojilerle kurumlanan ve devrimci biçerek sermayenin uşaklığına terfi eden “üniformalı kemalistler”, iktidarı altın tepside İslamcılara teslim ettiler. Sol korkusuyla ülkeyi bitirdiler, dincilerin ayaklarına kapandılar. Ama kadınlar bu darbeye direnebildi. 

Bir toplumsal eğilimden söz ediyoruz. 

1923 ile gelen kazanımların sermaye düzeyinde değil, ama çalışan milyonlarca kadın düzeyinde tuttuğunu söyleyebiliriz. Çok açık: “Bu memlekette” kadınların çoğunluğu, İslamcıların ve faşistlerin önerilerini kuşkuyla karşılıyor. Çoğunluk bir karşı atağa geçmese de kabullenmiyor İslamcıların önerilerini ve baskısını. Kaldı ki, artan sayıda sokağa da çıkıyorlar: Dolayısıyla, kadınların Türkiye'deki cumhuriyet devrimi kazanımlarına sahip çıkması, özellikle Türkiye'de, gericiliğin işini yokuşa sürüyor. Cumhuriyeti, o “kemalist askerleri, bürokratları vs.” yerle bir ettiler ama, Türkiye'nin eylemli kadınlarını geçemediler.

Bunun için Türkiye soluna bulaşmış kadınları kullanarak bu cepheyi içinden bölmek için çok çalışmışlar ve büyük ölçüde de başarmışlardı. Solcuymuş gibi yapan, kendilerini öyle satan Nilüfer Göleler, Nuray Mertler, Ayşe Hürler, Oya Baydarlar, (maalesef) Adalet Ağaoğlu ve benzerlerinin işlevi bu olacaktı. Onlar da beceremediler. Aydınlanmacı cumhuriyetin kurucu kazanımlarına Türkiye'nin kadınları sırtlarını dönmediler. Bu iş Arap ve Fars coğrafyasında eksik kaldıysa, biraz da bizdeki ilerlemeci/ilerici hareketin, 1923 dediğimiz burjuva ihtilalinin taşıdığı vitaminler sayesindedir. 

Kadınlar, Türkiye'de, kadın olmaktan doğan özelliklerini de, kazanımlarını da elden çıkarmaya  niyetleri olmadığını fırsat düştükçe “ibraz etmeye” başladı.  

Devrim böyle bir şey. 

Neden? 

Abartılı bir tanım arayışı mı?

Tanım ve gerekçe arıyoruz, o nedenle biraz abartmak zorundayız. Cinsiyet veya cinsel rol gibi son derece sorunlu tanımlardan değil, üretim içindeki yerlerinden ve özel mülkiyete bakışlarından hareketle, sınıf mücadelesi içinde bulundukları yer itibariyle, söylenebilir:  Kadın, içindeki devrimci ateşle tanımlanabilir. Bu ateş hiç sönmüyor, belki dışarı yansıtılmayabiliyor, ama bu, köz halinde bile olsa, hep var. 

Erkek, bu kadındaki közü baskı altında tutmak zorunda. Devrimci erkek elbette farklı davranmak durumunda. Bu nedenle “erkek”, dışarıya ateşmiş gibi bir görüntü veren ama yakıcı/yıkıcı/baskıcı bir buzdağı taşıyor içinde. 

Başka türlü de söylenebilir. Kadın içindeki devrimciyi, erkek de içindeki karşıdevrimciyi baskı altında tutmak zorunda kalan iki toplumsal yaratık. Bunları sınıfsal konumları ve üretimin ya da mülkiyet ilişkilerinin dışında tanımlayamayız. Devrimci mücadelenin içindeki kadınlar ve erkekler de bu çemberi zorlamak zorunda. 

Kadın içindeki devrimciyi baskı altında tutmazsa, erkekteki karşıdevrimci şiddeti kışkırtacağını düşünüyor. Erkek bu içindeki karşıdevrimci şiddetle, bir faşistle yaşamak zorunda. Erkeğin işi, devrimciliği seçerse zor. Devrimci erkek, hep bu içindeki faşisti, karşıdevrimciyi, şiddet ocağını baskılamak zorunda. İçindeki mülkiyetçiye zor uygulamaya mahkûm. 

Kadın, sınıflı topluma uyum sağlamak için içindeki devrimciyi baskılıyor. Devrimci kadın, içindeki özgürlükçü-eşitlikçi ateşi serbest bırakmakla yetinebilir. Erkeğe muhtaç değil.  

Erkek, sınıflı topluma uyum sağlamak için içindeki faşisti serbest bırakıyor, ama devrimci erkek binlerce yılın mirası bu içindeki faşistle mücadeleyi bir an bile bırakamıyor. İşi çok zor. Kadının yardımına muhtaç.

Sosyalizm yoksa hiçbir şey yok

Özetlemiş olalım: Bugünkü toplumsal koşullarda, kadını dışarıya sızdırmakta güçlük çektiği devrimciyle, erkeği de içindeki faşistle tanımlayabiliriz. 

Devrimci erkeğin hem kadındaki devrim ateşinin ortaya çıkmasını sağlamak için şiddet kullanması gerekiyor, hem de kendi içindeki mülkiyetçiyi/faşisti/karşıdevrimciyi sindirmek için bir baskı uygulaması, evet, resmen şiddet kullanması gerekiyor. Öncelikle de entelektüel şiddet: Trajik bir şey. 

Kadının trajedisi, içindeki devrimciyi dizginleyerek kendine yaşam alanı açabilmesidir. Erkek ise içindeki faşist şiddeti serbest bırakırsa imtiyazlarını yitirmeyeceğini bilir. Tuzak, burada.

Demek ki, devrimci erkeğin işi çok zor. İçindeki mülkiyetçi faşisti baskı altında tutarken, kadının içindeki devrimcinin serbest kalmasını sağlamak, dolayısıyla özgürleşmiş kadını tanımak ve onunla anlaşmak zorunda. O devrimci, erkeğin tanıdığı bildiği devrimciden çok farklı olacaktır. Devrimciliği, kadınlar bu alana tamamen el koyduklarında galiba yeniden tanımak/tanımlamak zorunda kalacağız. 

İş, çok geniş, çok boyutlu... 

Çünkü sadece bu öneri, yani kadının içindeki devrimcinin serbest bırakılması ve erkeğin içindeki faşistin tepesinden yumruğun eksik edilmemesi bile, uzun yüzyıllar alacak, mutlaka sosyalist iktidarlar altında uygulanacak bir siyasetin konusudur. 

Sosyalizmsiz bir bardak su bile içemeyiz. Burada da öyle.