Asıl mesele etrafa pis kokular salan çürümüş ve delinmiş kazanın ömrünün uzatılması. Bunun için ülkenin çocuklarının öldürüleceğini de biliyoruz.

İdlib’in mor gülü

Suriye’de kazan kaynıyor diye başlayabiliriz söze ama aslında kaynayan kazan başka yerde, Ankara’da. Kazan kaynamakla kalmıyor, çeperlerinden başlayarak eriyor da bir taraftan. Dumanı kâh Suriye’nin kuzeyinden çıkıyor, kâh Büyükada İskelesi’nden. Kazanın içinde kaynaya kaynaya iyice koyulaşan ve eriyen çeperlerden dışarı sızan sıvı ciddi bir insanlık ve çevre sorunu yaratıyor. 

Hemen her konuda zikzak yapan Akepe iktidarının kesin kararlı olduğu bir tek konu var: Gitmemek. Bize inandırmaya çalıştıklarının aksine bir kişiden ibaret de değil bu iktidar. O gitse de bitmemesi için basılıyor şimdi bütün düğmelere. Suriye bunlardan biri. KKTC’nde sahneye konan ve kendi kendini yönetme aygıtları hoyratça felç edilmiş Kıbrıs Türkleri’ne reva görülen beşinci sınıf müsamere bir başkası. 

Bundan on yıl kadar önce Suriye’nin fitili ateşlenirken Paris’te, Büyükelçilikte çalışıyordum. Şimdilerde Fransa’da kovuşturulduğu ve hakkında kara para aklamaktan 4 yıl hapis kararı çıktığı için Suriye’ye döndüğünü öğrendiğimiz Rıfat Esat kapı komşumuzdu. Büyükelçiliğe yaptığı ziyaretlerin temel amacı Paris’in o türedi zengin mahallesindeki komşuluk ilişkilerimizi geliştirmek değildi elbette. Aynı dönemde Rıfat Esat’ı koruyan, kollayan ve onu düzenli aralıklarla Büyükelçiliğe gönderen Fransız makamlarının pek de umurunda değildi Rıfat Esat’ın yaklaşık 100 milyon Avro değerinde olduğu tahmin edilen emlâk imparatorluğu ve bunları nasıl elde ettiği. Öncelik yeğeni Beşar’ı devirmekti. 

Akepe Türkiyesi o sırada, şimdilerde de arada bir gördüğümüz gibi, Sarkozy Fransası’yla boğuşup duruyordu. Karşılıklı demeçler, ticari boykot çağrıları, diplomatik hesaplaşmalar gırla gidiyordu. Suyun yüzeyinde bunlar olur, halklar birbirlerine karşı kışkırtılırken, derinlerde, halkların duyup göremeyecekleri bambaşka bir ortamda çok farklı bir pazarlık ve işbirliği yürüyordu. Açık şekilde yazalım; Fransa, o sırada, “Ortadoğu’ya açılma”ya pek hevesli Akepe Türkiyesi’ni Kilis’ten aşağı, Suriye’ye doğru itiyor, şimdi muhalif taklidi yapan dehası kendinden menkul ve sırıtkan profesör de “anca beraber, kanca beraber” diyordu.

Suriye’ye müdahalenin başlangıcından beri bir konudan hiç kuşku duymadım. Amaç Suriye halkına demokrasi filan getirmek değildi. Emperyalizmin böyle bir amaç için Suriye’ye saldırdığını, Suriye muhalefetinin “demokratik” taleplerini desteklemeyi hedeflediğini savunmak için ya saf ya kötü niyetli ya da hepsinden beteri “Beyaz Bereli” olmak gerekiyordu. ABD, İngiltere veya Fransa’nın böyle halisane bir niyeti olsaydı, işe herhalde Körfez’deki sadık müttefiklerinden başlamaları gerekirdi.  Batının seçici “demokratlığını” bir yana bırakalım, Akepe’nin herhangi bir ülkeye demokrasi getirme söyleminin iktidarı İhvana teslim etmek dışında bir anlam taşıyacağına inanabilmek o zaman da en az şimdiki kadar güçtü.

Suriye’ye saldırmanın temel amacı, yakın çevresinde İsrail’e kafa tutacak bir ülke bırakmamak ve Filistin halkının umudunu iyice kırarak İsrail’in yayılmacı ve sömürgeci siyasetine boyun eğmeye zorlamaktı. Bana göre, Suriye’ye saldırı en azından şimdilik bu hedefe ulaşmış gözüküyor. Suriye Rusya’nın pek de masum sayılamayacak bir zamanlamayla gelen desteği sayesinde yenilmedi ama en azından uzunca bir süre İsrail’le uğraşamayacak ölçüde örselendi. Bu saldırının yan etkisi de  Lübnan’ın iflasa sürüklenmesi oldu.

Suriye’nin işgal altındaki toprakları artık Golan Tepeleri’nden ibaret değil. Ülkenin kuzeyinde Akepe hangi koşullarda ve ne kadar süreceği belirsiz bir işgal rejimi kurdu bile. Ne kadar süreceği belirsiz diyorum çünkü geçen hafta konuyu yakından izleyenlerin ortaya çıkardığı bir haber, RTE’siz Akepe veya Akepesiz Akepe rejimi için çaba gösterenlerin de Suriyeli sözde muhaliflerle pazarlık masasına oturduğunu ve şimdilerde tümüyle işlevsizleştirilmiş “KKTC modelini” telaffuz etmekten çekinmediğini gösterdi. Daha açık bir deyişle, yaşadığımız şanlı sürünüşün bayrağını Akepe’nin bıraktığı yerden  kaldırıp uçuruma doğru koşmaya devam etmeye hazır kadrolar kenarda ısınma hareketleri yapıyorlar.

Ortadoğu’dan çekildi çekilecek denilen ABD, adına ister PKK ister PYD deyin, emperyalizmle kucaklaşmakta sakınca görmeyen silahlı bir güçle birlikte hâlâ Suriye topraklarında. Kimi zaman kurtarıcıdan kurtulmanın daha da güç olabildiği bir dünyada yaşadığımızı hatırda tutarak, bu işgalci listesine Putin Rusyası’nı da eklemekte sakınca görmüyorum.

Şimdi yeniden savaş tamtamları yükseliyor İdlib’den. Ekonomi uzmanı bir Türk büyüğünün dediği gibi “At izi it izine karışıyor”. Kimlerin öldüğünü öğrenebiliyoruz: Türkiye’nin çocukları. Kimin öldürdüğü sorusunun yanıtı ise netleşmiyor bir türlü. Gericiler, cihatçılar, şeriatçı katiller deyip geçmek tam olarak çözmüyor bilmeceyi. 

Bölgenin uzmanı çok. Kimileri Rusya’yı suçluyor, kimileri ABD’yi, araya İran’ı sokuşturanlar eksik değil. Bir de olağan şüpheli kadrosu var elbette. PKK deyip sayfayı çevirmek ve eller tabutta intikam çığlıkları savurmak da en kestirme seçenek. 

“Siyaset edebiyatını bırak da Suriye’ye girecek miyiz, dolar kaç olacak onu söyle?” diyorsanız daha çok beklersiniz.

Hiçbirimiz her şeyi bilmiyoruz. Suriye’ye yeni bir askeri saldırı yapılacak mı? Hedef kim olacak? Kapsamı ve süresi nedir? Buna karşın şu an kulaklarımızda çınlayan savaş naralarının ülke güvenliği veya bekasıyla ilgili olmadığını biliyoruz. Asıl mesele etrafa pis kokular salan çürümüş ve delinmiş kazanın ömrünün uzatılması. Bunun için ülkenin çocuklarının öldürüleceğini de biliyoruz. Ekonominin bulunduğu çukurdan daha da derine çekileceğini de. Birileri “ilk seçimleri” beklememizi ve “oyuna gelmememizi” öğütlerken emekçi halkın daha da yoksullaşacağından, çatıdan çatık kaşlarla manzarayı izleyen burjuvazinin daha da zenginleşeceğinden de şüphemiz yok. 

Suriye halkının işi elbette çok zor. Türkiye halkının da öyle.  

***

Tarihin doğru yakasında durmak ve gerçekten yana, örgütlü yalana karşı olmak yetmiyor. Sesinizi geniş kitlelere duyurmanız da gerekiyor. 18 Ekim 2021 Pazartesi günü, yani bugün soLTV yeni yayın dönemine başlıyor. İzleyip, izletmekle yetinmeyin, sizler de katkı verin ki gerçeğin sesi daha gür çıksın!