'Heyula' yazısı 1 Mayıs’a denk geldi. İçinde iki manifesto var ama ikisi de tek bir sınıfı işaret ediyor. Dediği şu; İşçi sınıfı güçlüdür, saraylar yıkar, diktatörler devirir…

Heyula

Sanayi Devrimi başta İngiltere olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinde kırsal yapıyı bütünüyle çözmüştü. Yoksul köylüler şehirlere akın ediyor, kitleler halinde atölyelere yığılıyordu. Ancak işçi sayısı arttıkça yaşam koşulları da o ölçüde bozuluyordu. Çalışma süreleri günde en az 15 saatti. Çocuk ve kadınlar kitleler halinde atölyelere doldurulmuştu. Kapitalizm hiçbir engelle karşılaşmadan üretmek, sınırsızca ilerlemek istiyordu. Halbuki işçi sınıfı bu yükü taşıyamayacak noktayı çoktan geçmişti. Gelişmelerin yıkımla sonuçlanması engellemek üzere atılan her adım başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Örneğin Fransa’da 8 yaşından küçük çocukların çalıştırılması yasaklandı. Ancak bu yasağa uyup uyulmadığını denetleyecek bir mekanizma yoktu. Burjuvazi yarattığı hiçbir sorunu çözme becerisi gösteremiyordu artık. 

Avrupa’nın başına musallat olan heyula işte bu şartların ürünüydü. İşçilerin kitleler halinde ezildiği her yerde birileri onların kulaklarına “eşitlik” diye fısıldıyordu… Burjuvazi ve müttefikleri için tehlike büyüktü. 

Komünistler Birliği, 1847’de, iki genç adamı, Karl Marx ve Friedrich Engels’i bu heyulaya açıklık getirecek bir parti programı hazırlamakla görevlendirdiğinde, ilki yirmi dokuz, ikincisi yirmi yedi yaşındaydı. Manifesto’nun tamamlandığı yıl Avrupa baştan başa alt sınıfların devrimci ayaklanmalarıyla çalkalanmaya başladı. Fransa, İtalya, Prusya, Belçika, Hollanda, İngiltere, Avusturya, Polonya, Romanya, Macaristan yıkıcı devrimci dalgalarla dövülüyordu. 

Yani Manifesto’nun yazılması “Halkların Baharı” adı verilen bu devrimci kalkışmaların en civcivli dönemine denk düşmüştü. Devrim devrimi doğuracaktı. Marx ve Engels’in devrimci bir dalganın tam ortasında birlikte yazdıkları bu broşür yeryüzünü Komünizmle tanıştırıyor, egemen sınıfın ödünü koparan o heyulayı ete kemiğe büründürüyordu.

***

Halkların Baharı’nın Avrupa’da zincirleme etkileri oldu. İtalya’da özgürlükçü anayasalar ilan edildi. 21 Şubat gecesi Paris sokaklarında hükümete karşı direnmek amacıyla barikatlar kurulunca Kral Louis-Philippe İngiltere’ye kaçmak zorunda kaldı. 25 Şubat’ta işçilerin zafer şarkıları arasında cumhuriyet yeniden ilan edildi. 

18 Mart’ta Berlin’de halk anayasa talebiyle ayaklandı. Ayaklanmayı bastırma hamleleri başarısız olunca Kral IV. Wilhelm yeni bir bakanlar kurulu atayarak, bir anayasa yayımlamayı kabul etti. 

Fransa’da cumhuriyet ilan edildiği haberi Avusturya’ya ulaştığında Prag’da ve Macaristan’da binlerce kişi sokağa döküldü. Viyana’da ayaklanan işçi ve öğrenciler 13 Mart’ta sarayı bastı. Avrupa gerici ittifakının kurucusu Klemens von Metternich kılık değiştirerek İngiltere’ye kaçmak zorunda kaldı. Kıtaya yön veren yarım asırlık statükocu monarşist Metternich sistemi o gün çöktü. Çünkü bütün ayaklanmaların ortak talebi mutlak monarşilerin yıkılması, parlamenter yönetimlerin kurulması, Ortaçağ bakiyesi feodal mülkiyet ilişkilerinin ve ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasıydı. 

Fakat Burjuvazi geleceğini gerici ittifaklarda görüyordu. İşçi sınıfının devrimci kalkışmasından duyduğu dehşet onu eski düşmanı olan mutlak monarşilerle uzlaşmaya zorluyordu. 1789’da yoksul halk ve işçi sınıfıyla kesişen yollar 1848’de bütünüyle ayrılacak, farklı yönlere savrulacaktı. 

Manifesto, bu kopuşun ve bu karşı karşıya gelişin teorik temellerini haber veriyordu işte. Komünizm ve liberalizm bundan böyle karşı cephelerdeydi. Burjuvalar ve Proleterlerin savaşı yaklaşıyordu…

***

Türkiye’de de acılı, eziyetli bir tarihi var. Türkçeye ilk defa 1923’te Dr. Şefik Hüsnü tarafından çevrildi. İkinci çeviri Kerim Sadi’nin, yayımı 1936’da. Üçüncüsü 1968’de Süleyman Ege tarafından yayımlandı. Kitapta Türk Ceza Yasası'nın 142. maddesine aykırılık olduğu ileri sürülerek açılan dava beraatla sonuçlandı. 12 Mart darbesinden sonra kitabın sorumlusu Süleyman Ege 7,5 yıl ağır hapis, 5 yıl gözetim altında tutulma cezasına çarptırıldı. Komünist Manifesto toplatıldı, artık her nüshası suç unsuruydu. 1970’te Tektaş Ağaoğlu tarafından yapılan çevirisi Öncü Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı. Tamamı yasaklıdır ve özgürlüğe kavuşması kesintisiz bir mücadelenin getirisidir. 

***

“Avrupa’nın başına bir heyula musallat olmuştur: Komünizm heyulası. Kocamış Avrupa’nın bütün güçleri bu heyulayı defetmek için kutsal bir ittifak kurdular: Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız Radikalleri ve Alman polis ajanları.” Böyle başlıyor. Bütünüyle 1848 esintisidir.

“İktidardaki hasımlarınca Komünistlikle suçlanmamış bir muhalefet partisi nerede var? Daha ileri muhalefet partilerine ve gerici hasımlarına Komünizm kara lekesini geri fırlatmamış muhalefet nerede?” Böyle devam ediyor. Düzenin efendilerinde korku büyüktür.

Bu durumda bu heyula masalına partinin bir manifestoyla son vermesi, iktidarları korkutan hayaletin gerçeğinin eksiksiz tarif edilmesi gerekmektedir. Nihayet “Komünistler” Londra’da toplanmışlar ve bu bildiriyi kaleme almışlardır. 

Aslında Manifesto bu zorunlu sunuşun ardından “Burjuvalar ve Proleterler” ara başlığıyla başlar. Modern zamanların bu iki sınıfını ve tarihsel rollerini tarif ederek yola koyulur. Burjuvazi başlangıçta devrimci bir rol oynamıştır. Eski Feodal bağları hoyratça koparıp atmış, dini bağları ve coşkun şövalye ruhunu bencilliğin buzlu sularında boğmuştur. İnsanlar arasında “nakit para” ilişkisinden başka hiçbir bağ bırakmamıştır. Ve bütün bağımlılıklar yıkıldığı için ortalıkta sadece serbest ticaret özgürlüğü kalmıştır. Artık herkes birer alıcı veya satıcıdır. Sömürünün üzerindeki dini ve siyasi örtüleri kaldırmış, yerine yalın, utanmaz ve gaddar bir sömürü düzeni kurmuştur. 

Burjuvazi bu yolla kendi suretinde bir dünya ve kendi suretinde bir devlet yaratır. Ancak ne var ki bütün bunları yaparken çağdaş işçi sınıfını da geliştirir. Bu da sonraki başlığı ele verir. “Proleterler ve Komünistler” Burjuvazinin kendi suretinde yarattığı o yeni dünyanın bir ürünüdür. Burjuva mülkiyet biçiminin, sermayenin, doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkarlar ve doğar doğmaz o mülkiyete son vermenin yolunu açarlar. 

1848’te Avrupa’daki iktidarları korkudan öldüren hayalet budur. Burjuvazi korkmakta haklıdır; “Komünist devrim, geleneksel mülkiyet ilişkilerinden en köklü kopuştur; onun gelişmesi, geleneksel düşüncelerden de en köklü kopuşu içeriyorsa, buna hiç şaşırmayalım.” Ancak şaşırtıcıdır. Yaklaşan yepyeni bir dünya ve yepyeni bir bakış açısıdır. 

***

Kardeşlerim, yoldaşlarım Harun Güzeloğlu ve Cansu Fırıncı çok zor bir işe soyunup Manifesto’yu sahneye koydular. Zor çünkü ağır, şiirsel, şaşırtıcı, devrimci bir metin elimizdeki. O günden bu yana üslubu ve gücüyle eşsiz bir metin olarak kalmayı başarmış üstelik. Arkasına yığılı devasa bir tarih ve devasa bir teorik zemin var. Büyük aydınımız Bertolt Brecht bile denemiş ve yarım bırakmış, öylesine zorludur. Hakkını vermek, yükünü omuzlamak gerekir. O nedenle edebi veya sanatsal meziyetlerin ötesinde, siyasi ve sınıfsal bir birikimi talep eder. Harun ve Cansu’da bunların hepsi var. Yakında, salgın günleri bitince, gerçek muhataplarının, işçi sınıfının ve yoksul halkın karşısına çıkar Manifesto, rüştünü orada ispat eder…
“Heyula” yazısı 1 Mayıs’a denk geldi. İçinde iki manifesto var ama ikisi de tek bir sınıfı işaret ediyor. Dediği şu; İşçi sınıfı güçlüdür, saraylar yıkar, diktatörler devirir…