İşçi sınıfı böyle düğüm anlarında cennete gitmek yerine cenneti yeryüzüne indirmeye koyulur. Bu yüzden Türkiye’de bir üçüncü cepheye hem ihtiyaç var, hem de elverişli koşullar. 

Emekçiler dinci mi olur, veya üçüncü cepheye doğru

AKP’nin yükseliş çağında emekçi ve yoksulların dinci gericiliğe toplumun diğer kesimlerine göre daha eğilimli oldukları yolunda bir rivayet yaygındı. Kabaca, tersinden okunursa, gelir ve eğitim düzeyi arttıkça AKP’ye muhalefet, yani ilericilik de artıyordu, iddiaya göre…

Neresinden tutsanız elinizde kalan bu değerlendirme sol kamuoyunda da yıllarca çeşitli biçimlerde yansımalarını buldu. Kimileri AKP’nin eskiden solun emekçi mahallelerinde yürüttüğü çalışmayı örnek alıp “kapı kapı” gezmesi sayesinde başarılı olduğunu, solun da bu tarza dönmesi gerektiğini söyledi. Diğer etkilerse, laikliğin düzenin asıl sahibi zenginlere terk edilebileceği, solun yoksulların çok etkilendiği dinle barışması gerektiği, hatta başımıza ne geldiyse İslam’a yabancılaşmaktan geldiği ve laik-dinci geriliminin yapay olduğu yolundaki fikirlerde kendilerini gösterdi. Açıkçası bu yansımaların da iler tutar tarafı yoktu.

Siz hiç toplumun onayını almayan bir siyasi iktidar gördünüz mü? Tanım gereği en baskıcı rejimler bile buna ihtiyaç duyarlar ve cicim yıllarında bazen sessiz onayla, bazen de aktif destekle buluşurlar. Bu doğruya yapılması gereken tek ek, birçok ülkede modern işçi sınıfının siyasetin solunda konumlanmasına, hatta sabitlenmesine karşılık, bizde benzeri bir durumun emekçiler açısından kalıcılık kazanmamış, kurumsallaşmamış olmasıdır. Hele sınıfın politik ve sendikal örgütlülüğü ezildikten sonra halk kitlelerinin gericiliğin sessiz seçmeni haline geldikleri bir vakıadır. 

Ancak bu ek, genel tabloyu değiştirmiyor. Emekçiler kapitalist Türkiye’nin çoğunluğunu oluşturur ve AKP’nin karşıdevrimine bu büyük çoğunluk bir biçimde boyun eğmiştir. Hal böyle diye dinci gericilik emekçilerin doğal durumu olmuyor. Çok yazıp çizdik, ama tekrarlayalım, dinci gericilik emekçilerin geçmiş dönemlerdeki kazanımlarının sermaye tarafından gasp edilmesinde, başka siyasal akımlara göre benzersiz ve özgün bir avantaja sahipti. Hakların üstüne çizik atılırken, uğradıkları felaket karşısında kendini çaresiz hisseden, türlü nedenle yenik ve yorgun düşmüş, örgütsüz kalmış yoksullara öteki dünya umudu pompalanmıştır. 

Başka hangi akım olursa olsun, bunu yapamazdı. Diğer hepsi, bu dünyaya ait bir takım dengeler oluşturmaya kendini mecbur hisseder, aldığının karşılığında yine maddi bir şeyler vermeye yönelirdi. Bunlarsa ölümden sonraya havale edilen mutlu geleceğin yanına bir de yine alabildiğine dinsel karakterli sadaka uygulamasını ve kültürünü eklediler. Uzun süre model tuttu! Kapı kapı dolaştırılan sadakaydı ve bu mesainin arkasında emperyalizm ile sermayenin büyük ittifakı vardı. 

Bir süredir AKP’nin bu ittifaktaki çatırdamalara da direnerek iktidarını sürdürüyor olmasına bakıp, zengin modernizminin dinci gericilikle çeliştiği yolundaki saçma fikre daha da güçlü sarılmak artık solculuk değil şaşkınlıktır. Yine tekrar olacak; laiklik sıradan insanların kaderlerini yeryüzünde kendilerinin belirleyebileceği tezini içerir ve emekçilerin mücadelesi tam da bu noktada başlar. Sömürücü sınıflarsa modernizmi kendilerine yontmalarıyla ünlüdür. Hani “gerçek İslam ne?" diye geyik yapılıp duruluyor ya, onu geçelim, gerçek laisizm işçi sınıfı laisizmidir. Yakın zamanda Dayanışma Forumu’nda bunları ele aldık

Çatırdamanın sesini duymamak imkânsız artık. Şimdi bir iddiaya göre AKP’nin en çok ekmeğini yiyenler kaçmaya hazırlanıyormuş. Malum müteahhit tayfasından biri Birleşik Arap Emirliklerini, bir diğeri Avustralya’yı gözüne kestirmiş…

Dinci gericiliğin, sömürüyü yoğunlaştırmanın en ahlaksız yolunu aydınlattığını anlamayanlar, Türkiye’de laik ve dinci iki ayrı sermaye sınıfı olduğu analizini bile yaptılar geçtiğimiz dönemde. Oysa mesele gericiliğin defalarca katlanmasını sağladığı eşitsizlik ve adaletsizliğin ülkeyi yönetilebilir olmaktan çıkarmasındaydı. Sermaye sınıfı topluca keyfini sürdüğü yağmanın bir noktasında emekçi sınıfları idare etme, düzenin dengelerini yeniden üretme yeteneğini bir kez daha yitirmekte ve alternatif aramaktadır. 

Soldaki yanlışların gerçek anlamı da bu noktada açıklık kazanır. Solda bir eğilim, düzenin yönetim krizine yeni bir çare bulunması gerektiğini düşünen egemen güçler fraksiyonuna yamanmak biçimini almaktadır. 

Oysa işimiz bunların tamamını kaçırtmak olmalıdır. Bugün “iktidara zarar verecekse doğruları söylemeyelim” diyecek kadar ahlak ve beyinden yoksun kalanların arasından bazılarının yolun sonunu sezip bavul toplaması hiç şaşırtıcı olmaz. Lakin bu son vecizin yazıcısı Hayrettin Karaman’ın, ben tanığıyım, 1970’lerin ikinci yarısında Saint Joseph gibi bir lisede din ve ahlak öğretmenliği yaptığı bilinmelidir. Yine, Rıfat hoca daha dün yazdı, “1963’ten bu yana her beş yıllık kalkınma planında, yurt ve burs olanakları artırılacak dense de, hiçbir iktidarın plan hedeflerine uygun olarak hareket etmemiş” olduğu da bilinmelidir.

Karaman ahlaksızlığa çağırmak zorunda, çünkü AKP sadece geçilmeyen yol ve köprüler için değil, çoğu tarikatlara ait olan özel yurtların boş kalan yatakları için de ödeme garantisi vermiş, meğer! İş bu noktaya varınca, bekleneceği gibi bu yurtlar neredeyse yarı kapasitenin üstüne çıkmaya ihtiyaç duymaz olmuş. Varılan nokta sermaye sınıfının cenneti yeryüzünde bulmasıdır. Yönetilemeyen, sürdürülemez hale gelen tam da budur. İşçi sınıfına öte dünya umudundan başka bir şey vermemenin sınırı vardır. Ancak işin suyunun çıkmasına imza atanlar belli olmakla birlikte, emekçilere duadan başka zırnık koklatmama talimatının altında bütün sermaye sınıfının imzası vardır. 

Bu nedenle düzenin yeniden yönetilebilir hale getirilmesi hayli karmaşık bir sorundur. İşte bu tür kavşaklar, bir süre öncesine kadar sömürü ve gericiliğe boyun eğen yoksulların birlikte bir sınıf gibi davranma yeteneğine yeniden kavuşmaları için tarihsel fırsatlar içerir. İşçi sınıfı böyle düğüm anlarında cennete gitmek yerine cenneti yeryüzüne indirmeye koyulur. Bu yüzden Türkiye’de bir üçüncü cepheye hem ihtiyaç var, hem de elverişli koşullar.