Bu yazının konusu hadis ya da hadis ihtiyacı. 19 yaşından beri ateist olan bir adama neden hadis üzerine kelam etme gereği duyması garip gelebilir. Bakalım anlatabilecek miyim meramımı?

Diplomatik olmayan yazı

Bu hafta dış politika yazmayacağım. “Bu diplomat eskisi elinin şarabıyla başka işlere karışmasın!” diyenler, Sol Haber’de iki gün önce yayınlanan ve Volkan Algan’ın sorularını yanıtladığım Fransa’ya dair söyleşiyi okuyabilirler. Güzel bir söyleşi oldu. Seçim sürecinde Fransa’nın koşar adım sağcılaşmasını konuştuk. Seçim yaklaştıkça sık sık yazacağım zaten Fransa’yı.

Bu yazının konusu hadis ya da hadis ihtiyacı. 19 yaşından beri ateist olan bir adama neden hadis üzerine kelam etme gereği duyması garip gelebilir. Bakalım anlatabilecek miyim meramımı?

Arapça bir sözcük olan hadisin sözlük anlamı söz, haber, sonradan meydana gelen şey şeklinde veriliyor. Dilbilime meraklı olanlar bugünkü Türkçe’de de kullanmayı sürdürdüğümüz “hadise” sözcüğü ile olan bağı çözmekte zorlanmazlar sanırım. Biz hadis sözcüğünü esas itibariyle “Hadis-i Şerif” biçiminde, Müslümanların Peygamberi Hz. Muhammed’in söylediği rivayet edilen sözler olarak biliyoruz. Şiiler buna 12 İmama ait olan sözleri de ilave ediyorlarmış.

İslam teolojisinde ciddi sayılabilecek tartışma ve araştırmalara konu olan bir mesele bu rivayet hususu. Hadislerin hangisi gerçek, hangisi kuşkulu, hangisi uydurma tam bir kesinlikle belirlemek güç. Hadislerin İslamiyet’in kutsal kitabından sonra en önemli kaynağı sayılması bu işi daha da güçleştiriyor. Öyle ya, bir yanda hiç değişmemiş olan, sure sayısı, ayet sayısı belirli, ilahi kelam olarak kabul edilen bir kitap var, onun hemen arkasından bir inanç sisteminin meşruiyet temeli olarak kullanılan ama hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu bir türlü tam olarak belirlenemeyen hadisler geliyor.

Çocukluğumda bana İslam’ı anlatan anne tarafından dedem Şevket Bey’in söylediklerinden anımsadığım ve sonradan okuduğum kadarıyla hadis derleyicileri arasında en önemlilerinden ikisi Buharî ve Müslim. Onların derleyip aktardıkları büyük ölçüde sahih yani gerçek kabul ediliyor. İkisinde de varsa gerçeklik ihtimali güçleniyor.

Bu hadis konusuna girmemin iki sebebi var. Birincisi Diyanet İşleri Başkanı’nın sarf ettiği bir ifadeye yandaş kalemlerden gelen eleştirilere gelen “Bre cahiller, o bir Hadis-i Şeriftir” yanıtı. O ifade “her çocuğun İslam fıtratıyla doğup sonradan ailesi eliyle Hristiyan, Yahudi veya Mecusî” yapıldığı mealinde. İçeriği tartışma niyetim yok. Benim bildiğim bütün memelilerde olduğu gibi insanın yavrusunun da belirli fiziksel özelliklere sahip olarak doğduğu. Dünya düz mü, değil mi gibi bir tartışma olur aksini söyleyenlerle laf yarıştırmak.

Yaptığım kısa ve yüzeysel araştırmaya göre bu hadis Buharî’nin derlemesinde var ama Müslim’de yok. Birazcık kuşkulu bir Hadis yani. Kaldı ki, ilahi kelam olduğu söylenen kutsal kitabın aksine hadislerin ilahi bir kaynağı olmadığı için eleştirilmeleri de mümkün. Sonuçta hayatta her dediği doğru olan bir insan yoktur. Üstelik İslamiyet’in en önemli özelliklerinden biri Peygamberinin insan olduğunda ısrarlı olması ve ona ilahi bir kudret atfetmemesi değil mi? Yani Hristiyanlar gibi bizimki Tanrı’nın oğlu filan diye saçmalamıyorlar. Bu birinci olay, hadis kavramının Türkiye’nin dincileri tarafından kendi söylediklerine kutsiyet atfetmek ve sorgulanmasını engellemek için kullanıldığını gösteriyor. Yadırgamıyoruz. “Fıtratlarında var” deyip geçmek de mümkün.

Yazıyı tetikleyen ikinci olgu ise bambaşka bir çevreye ait. Benim kendime çok daha yakın bulduğum, etrafımda çokça bulunan, yetişmemde önemli katkısı olan bir çevre. Genel olarak Kemalistler ya da her zaman aynı anlama gelmese de Atatürkçüler diyebiliriz.

Mustafa Kemal Atatürk büyük bir lider. Bu ülkede Cumhuriyet denen tarihsel sıçramanın mimarı. Tarihin kaydettiği en önemli Burjuva Devrimcilerinden biri. Sadece bunun için bile saygıyı hak ediyor. 70 yılı aşkın süredir yaşanan sistematik gericileştirmeye karşın siyasal İslamcıların arzu ettiği gibi düşünsel anlamda bir mağaraya kapatılmamışsak, sarıklı ve entarili “devrimcilerin” peşinden seğirtmeye kalkışmamışsak bunda büyük katkısı var. Kemalizm diye bütüncül, dört başı mamur bir ideolojiden söz etmek güç ama düşüncesinin belirgin ve kendi dönemine göre ilerici birçok yanı var. Kendi başlarına bırakılsalar hacet gidermek için deliğin yolunu bulamayacak zavallıların iddia ettikleri gibi ithal filan değil. Bu topraklarda verilmiş bir mücadelenin son derece değerli bir ürünü.

Bu düşünce sisteminin en büyük düşmanı ise sanıldığı gibi gericiler filan değil, 57 yıl yaşamış bir lideri ilahi bir kimlik haline getirmeye kalkışan ve kendilerine “Atatürkçü”, “Kemalist” filan diyenler. Yaşamı boyunca hurafe ve boş inançlarla mücadele etmeye çalışan bir adamın ağzına söylemediği sözleri yerleştirenler. Bir anlamda Atatürk “hadisleri” uyduranlar. Çoğumuz meseleyi anladık ama somut bir örnekle devam edelim.

İstanbul’da kaldığım günlerde fırsat buldukça yürüyüş yaptığım güzergâhta bir park var. Göztepe 60. Yıl Parkı. Bolca beton ve bir miktar yeşillik. Parkta da bir Atatürk heykeli. Birçok başka örnekle karşılaştırıldığında güzel bir heykel. Kaidesinde ise bir yazı var: “Sağlıklı yaşam sağlıklı çevre ile olur”. İmza: Mustafa Kemal Atatürk.

İyi kötü kitap okuyan biriyim. Atatürk’le ilgili yerli, yabancı onlarca biyografi okumuşumdur. Hiçbirinde böyle bir söze rastlamadım. Olur ya atlamışımdır deyip internette biraz daha araştırdım. Bu sözün Mustafa Kemal Atatürk tarafından söylendiğine dair bir kaynağa da denk gelmedim. Kimi yerlerde “atasözü” olarak geçiyor. Acaba atasözünün “Ata” sözü diye ikinci bir anlamı var da ben mi bilmiyorum? Kaldı ki, 1881 ile 1938 yılları arasında yaşayan birinin ne kadar feraset sahibi olursa olsun böyle bir şey söyleme olasılığı yok. Atatürk’ün bambaşka dertleri, tasaları var doğal olarak. Ayrıca bir insanın her konuda konuşmuş olması da mümkün değil.

Mustafa Kemal Atatürk 57 yıla bir sürü yapıt sığdırmış zaten. Bize üzerinde yükselmemiz gereken bir kaide bırakmış. Varsın son 40 yılda dünyanın gündemine yerleşen çevre konusunda varsın bir söz söylememiş olsun. Sağlıklı bir çevrenin sağlığımız için iyi bir şey olduğunu kabullenmek için de bunu Atatürk’ün mü söylemesi gerekiyor?

Türkiye’yi ileri götürmek ve insanlığa yaraşır bir ülke haline getirmek için ne dini, ne dindışı hadislere ihtiyacımız yok. Aklımız var. Aydınlanma var. Bilim var. Sosyalizm var.