Dünkü maç ne oldu, sonra ne olur bilemem. Ama bizim bu çürümüş düzenle maçımız mühim. Mecburuz üstelik; bu maçı alacağız başka yolu yok!

Bu maçı alacağız başka yolu yok!

Bugün sanırım ayaktopuna kayacak akıllar. Çürümüş düzende sağlam çark olabilirmiş gibi “milli takım” muhabbeti dönecek her yanda. Halbuki paramparça edilmiş bir ülkede “milli” nitelemesini hak edecek herhangi bir şey olamaz. Zaten bir yanıyla “dini takım” o. Malumunuz “milli”, aynı zamanda “dini” anlamına geliyor. Öbür yanına bakarsanız “beşli çete”nin en çok kazanan müteahhitlerinden birine, kontrolden çıkmasın, sorun yaratmasın diye rehin bırakılmış eski bir faaliyetten söz ediyoruz. Başında şaibeli bir müteahhit var. Kaptanı hamile karısını dövmekten sabıkalı. Hatta belediye otobüsünün şoförüne de horozlanmıştı bir ara. Çürümüş düzenin ayaktopu çarkıdır…

***

Bu durumda o çarkı anlatmaya devlet eliyle “kurt düşürüldüğü” tarihten başlayabiliriz. 

Susurluk kazasında ölen Hüseyin Kocadağ Fenerbahçe Spor Kulübü’nün üyesiydi. Güven Sazak döneminde bir ara Basketbol Şubesi’ni de yönetti. Kulübün üyeleri arasında tanıdık bir sima daha vardı: İbrahim Şahin... Mehmet Ağar ise başka bir takımın fanatiğiydi, Galatasaray’ın maçlarını kaçırmıyordu, takımın teknik direktörü Fatih Terim’in aile dostuydu. Onun, futbolcuların transferinde etkili roller üstlenerek “Terim’e yardımcı olduğu” bile söyleniyordu. Galatasaray’ın mali sıkıntıya girip futbolcuların parasını ödeyemediği günlerde de ikili imdada yetişmişti. Fatih Terim de Ağar’a bağlılığını hasta kızına şampiyonluk armağan ederek gösterdi. 

Hiç yabana atmayın, futbol dünyası alacakaranlık kuşağındaki ilişkileri aydınlıkta görebileceğiniz tek yerdir. 

Mehmet Ağar, takımının maçlarından birinde bir başka ünlü sima ile objektiflere yakalandı. Trabzon-Galatasaray maçında Tuğgeneral Veli Küçük’le kol kola görünüyordu. Bu “âlemde” maçlarda herkes birbirini tanıyor, sorulduğunda ise hiç karşılaşmamış oluyorlardı. O günlerden kalan bir başka haber: “FB eski Başkanı İş adamı Güven Sazak, öldürülen ‘kumarhaneler kralı’ Ömer Lütfü Topal, Abdullah Çatlı ve Ertaç Tinar’ın Türkmenistan’da iş ilişkilerine girdikleri saptandı.” Futbol, bu tür karmaşık ilişkilerin kurulmasında bulunmaz bir rol üstleniyordu. Taraftarlık müthiş bir örtüydü, yeşil sahada kurulan bütün ilişkilere meşruiyet sağlıyordu.

Fatih Terim’in ve Mehmet Ağar’ın GS macerası UEFA Kupası’nın alınmasının ardından değişiverdi. Terim, şirketleşme kararının alınacağı GS Kulübü Derneği Kongresi’nden bir gün önce takımdan ayrılarak İtalya’nın bir kulübüne gitmeye karar verdi. Ancak bir gün sonraki Kongre’den Terim’e olmayacağı fısıldanan karar çıktı ve kulüp şirketleşme yönünde önemli adımlar attı. Oysa kulüp içinde etkili yöneticilerden biri Terim’e başka şeyler söylemiş ve onun ayrılmasında etkili olmuştu. Bu kişi “şirketler müdürü” ve “Bilderberg örgütü” Türkiye koordinatörü Selahattin Beyazıt’tı. Terim’in gitmesi mevcut yönetimin gitmesini hızlandıracak, Beyazıt ve ekibi yönetimi ele aldıktan sonra Terim dönecek ve şirketin başına geçecekti. Ancak plan başarısız olmuştu. 

GS Kulübü Başkanı Faruk Süren hem Terim hem de İtalya’nın bir başka kulübüne transfer olan Hakan Şükür hakkında “onlarsız da oluyor” diye açıklama yapınca ortalık karıştı. Terim kulüp başkanına “gözlüklerini alırım” diye seslendi. Saygı ve nezaket anında unutulmuştu… 

O yıllarda İtalya, Fethullahçı GS futbolcusu Hakan Şükür nedeniyle bir kez daha gündeme geldi. “Apo krizi” nedeniyle İtalya ile Türkiye arasında oluşan gerginliği yumuşatmak için çareler arayan İtalya bunu bir transferle çözebileceğine karar verdi.  İşi Fiat, La Stampa ve Juventus Kulubü başkanı Giovanni Agnelli üstlendi, Hakan Şükür transfer edilecekti. Bu transfer operasyonunda Agnelli’nin ortağı Rahmi Koç da devreye girmişti. Kulübün şirketleşme tartışmasında Koç Grubu da “Ceo”su İnan Kıraç aracılığıyla taraf olmuştu. Faruk Süren’i devirmek istiyorlardı. Bu amaçla Koç Grubuna yakınlığı ile bilinen Doğan Grubu, şirketleşme için Süren ekibinin tercihi AIG şirketinden 5 milyon dolar daha fazla teklif etti. Teklifleri “siyasi sebeplerle” kabul görmedi. Görüldüğü gibi yeşil sahalardan mafyaya ve çokuluslu şirketlere açılan yollar vardı. Haliyle mafya ile büyük patronların yolları da yeşil sahalarda kesişiyordu. 

***

Çok bilinen bir operasyon daha… MİT bölge başkanı Nuri Gündeş, Emniyetteki rakipleri Mehmet Ağar ve Şükrü Balcı’nın bunalttığı mafya üyelerini de yanına alarak Beşiktaş kulübünün başına MİT’ten adamı olan Süleyman Seba’yı oturtmayı başarmıştı. Olayın parasal yükünü üstlenenler ise ünlü hayali ihracatçılar Ertan Sert ve Turan Çevik’ti. Ertan Sert ve Turan Çevik için Seba’ya verilen destek, aynı zamanda Ağar ve Balcı’nın tasallutundan kurtulmak için MİT’e sığınmak anlamına geliyordu. Ancak yağmurdan kaçarken fırtınaya yakalanmışlardı. 1 MİT Raporu’nda, Sert ve Çevik’in bu kez de Gündeş’e rüşvet ödemeye başladığı not ediliyordu. 

Süleyman Seba’nın seçildiği o Beşiktaş kongresinde güvenliği sağlayanlar polis değil Alaattin Çakıcı ve adamlarıydı. Çakıcı, Vefa Küçük’ün bürosunu basarak Fenerbahçe’ye, yakını Ergun Gürsoy aracılığıyla da Futbol Federasyonu seçimlerine müdahale edebiliyordu. Federasyon seçimlerinde Ankara’da kulislerin döndüğü otelin bir katında Çakıcı’nın adamları, bir katında Sedat Peker’in adamları, bir katında da İbrahim Şahin ve Susurluk çetesi kulis halindeydi. Sonunda istedikleri oldu, Haluk Ulusoy seçildi…

***

1997’nin Mart ayındayız. FB, Susurluk yol kazasından 4 ay sonra Antalyaspor deplasmanında maça çıkıyor. Futbolcuların eline bir pankart tutuşturuluyor. Pankartta “Kocadağ’ı unutmadık” yazıyor. Böylece koca kulüp mafya suçlarına ortak edilmiş oluyor. Susurluk yol kazasında ölen polis şefi Hüseyin Kocadağ Fenerbahçe Yönetim Kurulu üyesiydi. Kulübe birçok “hizmeti” geçmişti. Mesela, Hasan Özaydın’ın başkanlığı döneminde kulübün sosyal tesislerinde “casino” yapılmasını teklif etmişti. FB yönetimi bu öneriyi kabul etmedi. Kumarhane açılsa işletmesi Ömer Lütfü Topal’a verilecekti.

Devam edelim; Beşiktaş’ın eski yöneticilerinden Mehmet Üstünkaya ünlü bir kaçakçıydı, Bulgaristan’ın kaçakçılık için kurduğu Kintex adlı şirketle çalışıyordu. İtalyan mafyasının adamı Halil Havar ise bir dönem Gaziantepspor’un başkanlığını yapmıştı. Aynı kulübün başka ünlü başkanları da vardı; hayali ihracatçı Nurettin Güven de takımın başarılarına katkı yapmıştı. Güven, İnterpol’e göre uyuşturucu işinin de içindeydi. Malatyaspor’un başına geçen talihlilerden biri de Metin Kaya Çağlayan’dı; işi diğerlerine göre biraz daha masumdu. Türkiye’nin en büyük arsa spekülatörü olarak tanınıyordu. Sarıyer’deki Atatürk Ormanı’nı biraz da spordaki ününe dayanarak yağmalamıştı. Mafyadan Hasbi Menteşeoğlu Samsunspor’u kapmıştı, Türk sporuna Tanju Çolak’ı armağan etti. Armağanının futbol hayatı da yine bir kaçakçılık işi nedeniyle son buldu; hayali ihracat işinde de en az spor kulübü yöneticiliği kadar başarılıydı. Uyuşturucu ile yakalanan Ali Şen Fenerbahçe’nin başındaydı. Başkan olduğu seçimler öncesinde eski işi ile ilgili basında çıkan haberler delegeleri hiç etkilememişti. Trabzonspor’un hanesinde Başkan Mehmet Ali Yılmaz vardı. Horzum’un ortağıydı, mafya babaları ile içli dışlıydı. Sedat Peker ve Çakıcı’yla yakınlığını gizlemiyordu.  

Mafya ile devlet spor kulüplerinde buluşup tanışıyordu. Bu yüzden futbol kulüpleri alacakaranlık kuşağının minyatürü gibi işlev görüyordu. Futbolun törensel havası, ilkel ayinlerin aktörlerinin üzerini örtüyordu.

***

Geldik bugüne. Türkiye’de futbolu kim yönetiyor? Görünüşe göre Nihat Özdemir. Kim Nihat Özdemir? Devletten ihale alma şampiyonu. 2,3 milyar dolar servetiyle Türkiye'nin en zengin beşinci insanı. Şirketi Limak, iki başka şirketle birlikte devletten 150 milyar dolar tutarında ihale almış. Buna rağmen çok sıkıntılı günler geçiren kriz içindeki futboldan elini çekemiyor. Çünkü ihaleleri verenler böyle istiyor.

Limak 1976 yılında kuruldu. Baraj, sulama tesisleri, karayolları, boru hatları, arıtma tesisleri ve anahtar teslim fabrika projeleri aldı. İnşaattan turizm sektörüne sıçradı. Lüks oteller ve tatil köyleri inşa etti. Ardından enerji sektörüne girdi. Bakü-Tiflis Ceyhan Petrol Boru Hattının Eskişehir-Edirne arasındaki 459 kilometrelik bölümünün inşaatını yaptı. Sabiha Gökçen Havalimanı'nın ortağı oldu. MEY İçki’yi özelleştirmede ucuza kapatıp pahalıya satmayı başardı. AKP iktidarı döneminde “havuz medyasının” kurulmasında sponsor oldu. Futbolun rehincisi görevi de onlardan biri.

Arada askeri ihaleler de aldı. Hakkında 2004'te Muhafız Alay Komutanlığı binası yapımında devletin 1 trilyondan fazla zarara uğratıldığı iddiasıyla dava açıldı. 2007 yılında BOTAŞ’taki “yolsuzluk” iddiaları üzerine haklarında “ihaleye fesat karıştırma, rüşvet verme, çıkar amaçlı suç örgütüne yardım etme” iddiasıyla yakalama kararı çıkarıldı, gözaltına alındı. Yurt dışına çıkma yasağı konularak serbest bırakıldı.

Futbolla ilişkisi FB vesilesiyle. 1995'te Ali Şen döneminde yönetime girdi. Aziz Yıldırım döneminde yönetim kurulunda görev yaptı. Aziz Yıldırım hapse atılınca uzaklaştı, işleri yoğundu! Sonra birden ortaya çıkıp TFF başkanı oldu. Seçime tek aday olarak girmişti zaten. Çünkü büyük reis onu işaret etmişti. 

Bir not daha. Özdemir FETÖ yöneticisi olduğu iddiasıyla Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesince “Ağırlaştırılmış müebbet” hapis cezasına çarptırılan EDOK eski komutanı Metin İyidil’in kardeşiyle evli. İyidil bir gün sürpriz bir şekilde İstinaf Mahkemesi’nin kararıyla tahliye edildi. İtiraz falan derken tekrar yakalanıp cezaevine konuldu. O hengamede İyidil’i sakladığı şüphesiyle Nihat Özdemir’in oğlu Batuhan Özdemir ve eşi de gözaltına alındı. Çürümüş düzenin ayaktopu çarkıdır…

***

Eski rejimde futbola kurt düşürdüler; mafyayı, yozlaşmış kamu görevlilerini, hırsız patronları, ülkücü-tilkici sergerdeleri musallat ettiler başına. Çürümenin başlangıcıdır. Şimdi cami avlusuna bırakılıp kaçılan cesedinin kokusu bile duyulmuyor. Çünkü sadece ayaktopu değil, topyekûn düzen çürüdü. Öyle bir hal ki başında şaibeli bir müteahhit var. Takım kaptanı hamile karısını dövmekten sabıkalı. Hatta belediye otobüsünün şoförüne de horozlanmışlığı var. Takımdan paragöz olduğu için kovuldu, geri çağrıldı. Şimdi milli kahraman. Gece gol mol de attıysa, laf söylenmez ağaya artık.

Milliyetçilik, dincilik ve ayak topu taraftarlığı birbirine benzer. Üçünde de akla ihtiyaç yoktur... Ve tabii akılsızlığa katılmak kolaydır. Tek şartı akılsız bir ahmak olmaktır çünkü. Hamile karısını döven akılsız bir salakta ve acımasız bir patronda ancak o şartla kahraman bulabilirsiniz.

Dünkü maç ne oldu, sonra ne olur bilemem. Ama bizim bu çürümüş düzenle maçımız mühim. Mecburuz üstelik; bu maçı alacağız başka yolu yok!