Sadece Kıbrıs’ta, patagonyada, orada burada değil, şu canını çıkardıkları yeryüzünün her yanında sosyalizm yoksa ne çözüm vardır, ne yaşanmaya değer bir hayat.

Bir Kıbrıs yazısı daha

İlkini Aydemir Güler yazmıştı, ikincisini iki gün sonra Engin Solakoğlu. Ben geçen hafta yazmış olsaydım, önceliği almış olurdum. Fırsatı kaçırdım. Bununla birlikte, fena olmadığını görüyorum; çünkü her iki yazı da konuya ilişkin doğru bilgi edinmek isteyenlere başlangıç olmanın ötesinde pencereler açıyordu, dolayısıyla benim oralara girmem gerekmeyecekti. Eh, o zaman sen niye yazıyorsun sorusu akla gelebilir. Benimki o yazıların ortaya koyduğu bakış açısından yararlanarak kendi yaşantılarımdan izleri, belki biraz öyküleştirilmiş biçimde aktarma çabası olacak. 

Elli yıl önce 20 Temmuz sabahında başlatılan askeri harekât, her şeyden önce, bana o günlerde doğmuş kızımı hatırlatır. Ankara’da birçok hastanenin savaş ihtiyaçları için ayrıldığı yolundaki abartılı ve yanlış haberlerin yayıldığı bir zamandı. Çok geçmeden, o yalan yanlış haberleri unutturan güzeller güzeli bir bebek gelmişti.

Daha sonra, ikinci harekâtın gerçekleştirildiği 14 Ağustosun ardından bizim Yalçın Hoca’nın savaşta öldüğü haberi dolaşmıştı Ankara’da. Öldüğü değil de, “şehit düştüğü” elbette. Saatlerle anlatılabilecek bir süre içinde yalanlanmıştı haber. Bizim asteğmen komutanın güneye doğru ilerlerken, ne kadar ileri gitmişse artık, arkasındaki birliklerle bağlantısının kopuşuyla ilgili bir yanlış haber olduğu anlaşılmıştı. Oldukça gecikmiş bir askerlik yapıyordu kendisi. Ama gaziliği de eksik etmemiş oldu bu sayede. Gazi kimliğinin fotoğrafını sonradan kitaplarından birinde mi ikisinde mi kullandığı da olmuştur.

Benim böyle bir gazi arkadaşım daha vardır. Aynı liseden mezun olduktan sonra üniversite okumak üzere Ankara’ya geldiğimiz, onun Siyasal’a benim ODTÜ’ye gittiğim, sonradan pek güzel öykülerini okuduğum bir arkadaşım. Adını yazmıyorum. Sorup iznini alma şansım yok. Bağlantımız çoktandır kopmuş durumda, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum. Yine de ikinci harekât sırasında emrindeki erlere kırk tembihten sonra kısa bir süre bir mağarada bırakmak zorunda kaldığı tutsakla ilgili olayı bana anlattığında nasıl bir şaşkınlık yaşadığımı unutamıyorum.

Bizim üniversitede Kıbrıslı Türk öğrenci sayısı az değildi. Bazılarıyla üniversite yurtlarında aynı odalarda kaldığım da olmuştur. Aralarında ilerici, devrimci diyebileceğimiz arkadaşlar da bulunmakla birlikte, bir an önce mezun olup kapağı Londra’ya atmaktan başka düşüncesi olmayanlar da eksik değildi. Onlarla sohbet ederken, yahu çocuklar, ayıp değil mi, sizi yetiştiren halkınıza karşı hiç mi sorumluluk duymuyorsunuz diye hâlâ geçerliliğini yitirmediğini sandığım argümanlarımıza açıktan karşı çıkmazlardı, ama çoğunun bildiklerini okuduğunu sonradan öğrenmişizdir. 

Onlardan birinin bizim fakültedeki ders programlarına ilişkin keskin bir eleştirisini hiç unutmam: “Nedir bu kardeşim yaa! Hep Markiz, hep Markiz! Biraz da Keynescik anlatsınlar!”

Markiz dediği Marx ya da Marksizm. Açıklama gerekir mi, bilmem. Daha önemlisi, söylediğinin gerçeklerle bağı çok zayıftı. Her hoca, her derste Marx falan anlatmazdı kuşkusuz. Öyle olduğu için o zaman da tartışma gereği duymamış, gırgıra vurmakla yetinmiştik.

Rauf Denktaş’ın oğlu Raif de bizim fakültede öğrenciydi o sıralar. Bizden birkaç sınıf küçüktü. Ama onunla bir ilişkimiz, arkadaşlığımız olmadı. Müzikle falan uğraştığını da yıllar sonra işittik. Ama 1985 yılının sonlarında olmalı, talihsizliğinin yanı sıra kuşkulu bir trafik kazasında ölüp gitti Kıbrıs’ta.

Benim Kıbrıs’la yeniden ilişkilenmem, 1978 yılının yaz aylarında oldu. Çalıştığım kurumun bir benzerini Kuzey Kıbrıs’ta kurup geliştirmek üzere bize başvurmuşlardı. Temmuz 1974’ten sonraki Kıbrıs Türk Federe Devleti oluşumu gerçekleştirilmiş, ama henüz KKTC ortaya çıkmamıştı. Türkiye’dekine benzer kurumlar oluşturuluyordu. Örnek olsun, bir planlama kuruluşu vardı; ama adı DPT değil, DPÖ (Devlet Planlama Örgütü) idi. Zaten Ecevit’in Kıbrıslı Türkler üzerindeki en belirgin etkisinin öz Türkçecilik olduğu söylense, çok da yanlış olmaz. Siyasetçilerin ve bürokratların Ecevit’inkine benzer bir Türkçe konuştukları ya da konuşmaya çalıştıkları hemen fark ediliyordu. 

İki haftaya yaklaşan o inceleme gezisinin benim açımdan ikili bir yanı olmuştu. Bir yandan, resmi heyetimizin bir üyesi olarak çeşitli kuruluşlardaki toplantı ve görüşmelere katılıyor; bir yandan, çalışmalara ara verilip heyet üyelerine serbest zaman bırakıldığında, ben bazılarıyla orada yeni tanıştığım, bazılarıyla Türkiye’den gelmeden önce bağlantı kurup sözleştiğim genellikle genç yaştaki ilericilerle vakit geçiriyor, birtakım işler yapıyordum.

Resmi görüşmeler sırasında tanıdığım önemli kişilerden biri, bizim arkadaşların “Kuzey Kıbrıs’ın Sabancısı” dedikleri Ramiz Manyera idi. Bu adlandırmanın hemen ardından da eklemişlerdi: Benzetmeyi başka türlü anlama, sizin Sabancı’nın benzeri anlamında değil, ekonominin iki numarası anlamında söylüyoruz.” demişlerdi. Atak, becerikli bir iş adamı olarak sunuluyordu. Sermaye örgütlerinde yöneticilik görevleri üstlenmişti. Onun ve çeşitli kuruluşların verdikleri akşam yemeklerinde bizim Kıbrıslı Türklere özgü olduğunu anladığımız şöyle bir özellikle de karşılaşmıştık: Tam rakı sofrası denilecek zenginlikte sofralar kuruluyor, ama rakı yerine viski ikram ediliyordu. Öyle olmadığını bildiğimiz  viskinin bir sofra içkisi olarak sunulup tüketildiğini orada gördük. En azından benim için öyle oldu.

Serbest zamanlarımızda ise ben heyetten sıvışıyor, Kıbrıs’ı ve halkını tanımama yarayacak işler yapmaya bakıyordum. Bunu da kendi dağarcığımı zenginleştirmekten çok ya da onun yanı sıra, o sıralar hâlâ çalışmakta olduğum Yürüyüş dergisi için yazı hazırlamak amacıyla yapıyordum. Nitekim, derginin 4 Temmuz 1978 tarihli 169. Sayısında yayımlanan uzunca bir izlenimler yazısı çıktı önce. Bir hafta sonraki sayıda ise o zamanlar Kuzey Kıbrıs’ın soldaki iki partisinin CTP (Cumhuriyetçi Türk Partisi) Genel Başkanı Özker Özgür ve TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) Genel Başkanı Alpay Durduran ile yaptığım bir söyleşi yayımladık. O söyleşide, Baf ilçesine bağlı Vretça köyünde doğduğu ve öğretmenlik yaptığı için Vretçalı Hoca diye anılan Özker Özgür şunları söylemişti: 

Emperyalizm iki toplumda da var olan enosisçi-taksimci unsurlardan yararlanmış; toplumların çatışmasını sağlamak için onları kullanmıştır. Oysa, bizim kanımıza göre, bugün en geçerli çözüm bağımsız, bağlantısız, üslerden arınmış, toprak bütünlüğü korunmuş, federal bir Kıbrıs devletidir.” 

Özker Özgür 1976’dan sonra yirmi yıl kadar parti başkanlığını yürüttükten sonra ayrılmış, başka bir parti kurmuş, 2005 yılında da ölmüştür.

Onun 46 yıl önce söylediklerine Aydemir’in yazısından bir ek yapmak gerekiyor:

Türkiye gündemine sadece manipülasyon amaçlı sokulan Kıbrıs’ta solu ve solculuğu ayırt eden sosyalizm hedefinden başka bir şey olamaz. Kıbrıs’ta çözüm sadece sosyalizm seçeneğinden türeyebilecektir. Bugünün verili güç dengelerine bakıp bu yaklaşımı gerçekçi bulmayanlar çok çıkacaktır. Ama diğeri, ‘kapitalizm altında bir çözüm’ fikri, artık hiç mi hiç yoktur…

Öyledir; çünkü, sadece Kıbrıs’ta, patagonyada, orada burada değil, şu canını çıkardıkları yeryüzünün her yanında sosyalizm yoksa ne çözüm vardır, ne yaşanmaya değer bir hayat.