Bu atanma konusunda kayyımların kendi adlarına ve üniversite adına benimseyecekleri en sağlıklı davranış, kayyımlığı kabul etmemektir. 

Bir kez daha Boğaziçi Üniversitesi!

Boğaziçi Üniversitesi’nde (BÜ) kayyım rektörler sayesinde yaşanan akademik, demokratik ve de hatta insancıl olmayan olaylar 15 aydır devam ediyor. BÜ akademisyenleri de 15 aydır AKP’nin BÜ’de gerçekleştirmek istediklerine karşı demokratik tepkilerini yılmadan ve usanmadan gösteriyor. 

BÜ’lülerin istemediği ve bir araştırmaya göre toplumun çoğunluğunun BÜ’de yapılanları benimsemediği olayların son örneği, keyfi olarak görevden alınan seçilmiş dekanlar yerine BÜ’ye dışarıdan üç dekan atanması oluyor. 

BÜ’lüler aklı başında her üniversitede uygulandığı üzere birlikte çalışacak kişileri ve de 30 yıldır yaptıkları gibi kendi yöneticilerini kendileri seçmek istiyor. Bu nedenle kendi seçtikleri dekanların bir süre önce keyfi bir uygulamayla görevden alınıp kayyım dekanlar atanması, şimdilik BÜ’ye vurulan son darbeler oluyor

BÜ Eğitim Fakültesi’ne atanan kayyım dekanın akademik özgeçmişi, bu atamayı bir başka boyuta taşıyor. Bu kayyım dekanın akademik özgeçmişi 5 maddede özetlenebiliyor:

1)Bu kayyım dekanın adı, ‘Türk eğitim sistemi: Alternatif perspektif’ adlı bir kitabın yazarları arasında bulunuyor. Bu kitap, Türkiye Diyanet Vakfı’nın hazırlatıp 1996’da yayımladığı ve benim de aralarında olduğum 15. Milli Eğitim Şurası üyelerine bedava dağıttığı bir kitaptır. Bu kitap, ne yazık ki aşağıda örneklendiği üzere Cumhuriyetin kazanımlarına karşı olduğu gibi, laik ve bilimsel eğitim anlayışıyla da bağdaşmayan içerikte olan bir kitaptır.  

....Eğitimimizin dini marifeti ihmal etmesi, batıcı eğitimin ve bazı felsefe akımlarının tesiriyle olmuştur. Hatta 18. asır Fransız materyalistlerin “Libre penseur” tipi, bizde eğitimimizin inanca düşman, milli kültüre yabancı “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir ideali haline getirilmek istenmiştir (s.120). 
Dini bağların zayıflaması ile toplumun çözülmesi arasında her toplumda sıkı bir ilişki mevcuttur (s.122).
Dini olan motifleri milli kültürden çekip çıkardığınız zaman geriye bir şey kalmaz. Bu da dinden bağımsız bir milli kültür olamayacağını gösterir (s. 127).
Kuran kurslarının zorunlu eğitimin dışına alınmasının ilmi, objektif bir gerekçesi olamayacağı gibi demokratik bir toplumda halkın isteklerine de açıkça karşı çıkmak olacaktır (s.149).

2)Bu kayyım dekan, bir devlet üniversitesinin akademisyenliğini sürdürürken, yıllarca Özel Okullar Derneği’nin her yıl 5 yıldızlı otellerde düzenlediği sempozyumların genel sekreterliğini yürütmüştür!

3)Bu kayyım dekan, AKP’nin ve eğitim bakanı Hüseyin Çelik’in 2 yıl (2006-2008) Talim ve Terbiye Kurulu başkanlığını yapmıştır. Bu görevinde öğrencilerin daha yoğun bir şekilde dershaneye gitmelerine yol açan Seviye Belirleme Sınavını getirmiştir. Ayrıca hiçbir eğitimcinin düşünemeyeceği bir şeyi yapıp din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden de SBS’de soru sorulması uygulamasını başlatmıştır! Bu kararla Sünni-Hanefi inancı konusunda yeteri kadar bilgisi olmayanların nitelikli liselere geçmesine engel koymuş, bu inançta olmayanları da bu inancı öğrenmeye zorlamıştır. AKP bu uygulamayı yükseköğretime geçiş sınavlarına da yansıtmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ‘bu din dersi zorunlu olamaz’ (ntv.com.tr, 16 Eylül 2014) dese de bu uygulama günümüzde de devam etmektedir. 

Anımsanacağı üzere Anayasa Mahkemesi (AYM), AKP’yi ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmakla’ suçlamıştı. Kapatma ya da para cezası verme gibi iki seçenek üzerinden yapılan oylama 8’e 8 olunca, AYM başkanının (Haşim Kılıç) eğilimi doğrultusunda 2008’de para cezası verilmişti. AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olması ise büyük ölçüde eğitim bakanlığının tutum ve davranışlarından kaynaklanmıştı. Dolayısıyla bu konuda eğitim bakanın yanında, bakandan sonra en önemli birim olan Talim ve Terbiye Kurulu başkanlarının da sorumlu olduğunu unutmamak gerekir. 

4)Bu kayyım dekan, AKP’nin 2011 yılında çıkardığı 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yi (KHK) savunan sınırlı sayıdaki akademisyenlerden biri olmuştur. Bu KHK ile eğitim bakanlığının yapısı alt-üst edilmiştir. Rekabetçi öğrenci yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Bakanlığın ders araçları ve yayın gibi üretim birimleri kapatılmış, Din Öğretimi Genel müdürlüğü bakanlığın en önemli birimi haline getirilmiştir. Üst düzey tüm bürokratların işine son verilmişti (bu yolla yandaş olmadığı için görevden almak istese de yasal mevzuat nedeniyle görevden alamadığı bürokratların tümünü görevden almıştır. Onların yerine çoğunlukla Fetöcüler getirilmiştir). Talim ve Terbiye Kuruluna eğitimci olmayan üye atanmasının önü açılmıştır. Kayyım dekan, bu kararnameyi, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat yapısında yapılan düzenleme ise yaklaşık on yıldır yorulan ve verimsizleşen kadroların değişmesini sağlaması ve kurumsal işleyişe sağlayacağı katkılar açısından çok yararlı oldu” diyerek savunmuştur (soLportal 23 Mart 2012)! AKP’nin, 2014 yılında çıkardığı dershane yasasıyla yine üst düzey bürokratların görevine son vermesi, kayyım dekanın yorumunun tutarsızlığını göstermiştir. 

5)Bilindiği gibi Şubat 2012 günlerinde gündeme gelen 4+4+4 yasa tasarısı, eğitim sistemini imamhatipleştirmeyi amaçlayan bir tasarı olmuştur. Pek çok eğitimci ve eğitim kurumu gibi BÜ Eğitim Fakültesi de bu tasarıya şiddetle karşı çıkmıştır. Oysa kayyım dekan, “Eğitim sistemi düzelme yolunda” başlıklı yazısında bu tasarıyı savunmuştur (eğitimtercihi.com, 1 Mart 2012)!

Eğitim fakültesine atanan kayyım dekanın, bu özgeçmişiyle AKP için dört dörtlük bir aday olduğunu söylemek mümkündür. 

BÜ’de 15 aydır, üniversite bileşenlerinin aleyhine olan ve akademisyenlerin karşı çıktığı keyfi uygulamalar gerçekleştirilmektedir. Bu ortamda kayyım dekanların BÜ’lülerin beklentilerini değil de AKP’nin beklentilerini yerine getirmek için görevi kabul ettiği bellidir. Bu nedenle kayyımlık, iktidarın kininin davasının taşeronluğuna soyunmaktır. İktidarın işgali altındaki üniversiteye gönderilen takviye işgal gücü durumuna düşmektir.  Dolayısıyla olaya AKP’ye daha etkin hizmet edebilme açısından bakıldığında, bu atamanın kayyım dekan için de, dört dörtlük bir atama olduğu söylenebilir.  

Ancak bu kayyım atama olayına akademisyenlik, akademik özgürlük ve üniversite özerkliği gibi kavramlar ve değerler üzerinden bakıldığında, kayyımlığı benimseyenler için durumun sıfıra sıfırdan bile daha kötü olduğunu söylemek gerekir. Çünkü üniversite özerkliğinin en vazgeçilmez uygulaması, birlikte çalışacağı insanları üniversitenin kendisinin seçmesidir. Çünkü akademisyenliğin bir genel özelliği, herkes gibi erdemli olmanın yanında, kendi özgürlüğüne olduğu kadar diğerlerinin özgürlüğüne de, üniversitenin özerkliğine de sahip çıkmaktır. Bu nedenle kayyımlık, istenmediği yerde görev kabul etmek, çalışacağı kişilerin özgürlüğü ile üniversitenin özerkliğine aldırmamak, iradesini kendisini atayan makama ipotek etmek demektir. 

Türkiye’de yaklaşık bir yıl içinde seçim yapılacaktır. Tüm kamuoyu yoklamaları iktidarın değişeceğini ve büyük bir olasılıkla kayyım dekanların ömrünün yaklaşık 1-1,5 yıl olacağını göstermektedir. Bu gerçekler ışığında kayyım dekanların hangi cesaretle bu atamayı kabul ettiklerini ya da bu cesareti nereden aldıklarını anlamak da mümkün değildir.   

Oysa bu atanma konusunda kayyımların kendi adlarına ve üniversite adına benimseyecekleri en sağlıklı davranış, kayyımlığı kabul etmemektir. 

Anımsanacağı gibi şimdiki YÖK başkanı, rektör atama sürecinde, BÜ’lülerin rektör olarak görmek istedikleri kişileri mülakata bile çağırmayıp onların (%95’inin) hiç istemediği kişinin rektör olmasını sağlamıştır. YÖK başkanı, geçenlerde seçimle belirlenmiş BÜ dekanlarını keyfi bir uygulamayla görevden almış son olarak da BÜ’lülerin hiç istemediği üç kişiyi kayyım dekan olarak atamıştır. Dolayısıyla meslek olarak bir akademisyen olan YÖK başkanının da, akademisyenlerin özgürlüğüne ve üniversitenin özerkliğine aldırmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum YÖK’ün asli işlevinden uzaklaşıp üst makamın yükseköğretimle ilgili özel kalem müdürlüğüne dönüştüğü izlenimini güçlendirmektedir. 

[email protected]