'Her şey yeniden döner başa. Din, millet, vatan, ülke lafları havada uçuşur. Halbuki sonuçta yaptıkları her şey bir avuç Dolar içindir!'

Bir avuç Dolar için

1970’li yılların ikinci yarısı. Petrol fiyatları fırlamıştı, hükümet petrole ödeyecek döviz bulmakta zorlanıyordu. Milliyetçi Cephe Hükümetinin başı Süleyman Demirel durumu veciz bir şekilde ifade etmişti yine; “Ülke 70 sente muhtaçtı” … Ama “çok şükür” diye ekliyordu, “hacılarımıza 70 milyon Dolar bulduk.” 

O sırada yeğeni Yahya Demirel memlekete Dolar kazandırmak için canla başla çalışıyordu. Bağlantılarını kurmuş, bir İsviçre firması ile anlaşmış, ceviz yatak odası ihraç etmeye başlamıştı. Rastlantı değildi yeğenin bu sektörü seçmesi. Mobilya ihracatı amcasının en çok teşvik ettiği işlerin başında geliyordu. Yeğen Yahya bu yolla o günün parasıyla 25 milyon lira vergi iadesi aldı devletten. Bu ikramiye, ülkeye kazandırdığı Dolarların küçük bir bedeliydi. 

Fakat tezgâhın aslı az zamanda ortaya çıktı. Yeğen mobilya diye sunta parçaları gönderiyordu yurtdışına. Hatta mobilyaları aldığı iddia edilen İsviçre firmasının da paravan olduğu anlaşıldı. Yeğenin imzasını taşıyan bu büyük dolandırıcılık olayı tarihe “Sunta yolsuzluğu” olarak kaydedildi.

“Peki sonucu ne oldu” diye merak edecekler için not edeyim; Maliye Bakanlığı 1975’te yeğen hakkında soruşturma açmak zorunda kaldı. Açılan yolsuzluk davasında hakkında yurtdışına çıkış yasağı konulan yeğen iki yıl sonra yurtdışına kaçtı, İsviçre'ye yerleşti, devletten söğüşlediği vergi iadelerini ezerek keyif çattı. 12 Eylül’ün ardından hayali ihracat suçundan 4 yıl hapis cezası aldı, yurtdışında olduğundan 1981’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Baktı ki ceza yatılmayacak gibi değil, döndü, cezaevine girdi. 1984'te toplu kaçakçılık suçundan 36 yıl daha verdiler. Yargıtay kararı bozdu. Bir yıl sonra yeniden vatandaşlığa alındı, döviz kaçakçılığı davasından beraat etti, mobilya kaçakçılığı suçundan 23 yıl yedi. Yargıtay 1986’da o kararı da bozunca hapisten çıktı. Hakkında açılan davalar 1987'de zamanaşımına uğradı. Yeğenin çaldığı yanına kâr kaldı. 

Baktı dava mava hepsi hikâye, Yahya işi büyütmeye girişti. 1990’lı yılların başında KKTC’de “Kıbrıs Yatırım Bankası” adıyla bir banka kurdu. Fakat bu iş de az zamanda patladı. Aslında ortalıkta bir banka yoktu. Ama yeğen o hayali banka ile devleti milyonlarca Dolar dolandırmayı başarmıştı. 

***

Yeğen yeğene baka baka kararır demişler. 1990’lı yılların sonunda aynı adlı bir yeğen daha iş dünyasına destursuz daldı. Gerçi amca Cumhurbaşkanıydı ama olsun. Bu ikinci Yahya, Süleyman Demirel'in kardeşi Şevket Demirel'in oğlu Yahya Murat Demirel’di. Yeğen İş bilir II. Yahya 1998’de Egebank’ı alarak en genç banka patronlarından biri olmayı başardı. Ancak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu bir yıl sonra Egebank’a el koydu, yeğen II. Yahya bankayı hortumlamaktan tutuklandı. İki yıl sonra tutuksuz yargılanmasına karar verildi. 2004'te Bulgaristan’a kaçarken yakalandı. Gerisini tahmin etmişsinizdir. 

Süleyman Demirel ülkeyi kısa fasılalarla neredeyse yarım yüzyıl yönetti. Çocuğu yoktu ama yeğeni boldu. Yoksul halkımızın dişinden tırnağından arttırılarak toplanan vergiler sistemli bir biçimde o yeğenlere akıtıldı, bir yeğenler saltanatını kurmak için kullanıldı. Demirel dönemi sona ererken ülke hâlâ 70 sente muhtaçtı. 

***

Demirel dönemi 12 Eylül Cuntası marifetiyle ve silah zoruyla kesintiye uğratılınca Turgut Özal döneminin kapısı aralanmış oldu. Kendini başbakanlık koltuğunda bulan Özal, yeni bir yönetme tekniği icat etmişti; Dolar getiriyorsa suçu yasallaştır! Doları da geldiği yer olan ABD’yi de çok seviyordu. Bir de zenginleri seviyordu. Ömrünü Dolarları ülkeye çekmeye ve çekilen Dolarları zenginlerin cebine istiflemeye adamıştı. 

Dönemi sınırsız ve utanmaz bir yağma dönemiydi haliyle. Öyle ki adı hayali ihracata karışmamış dış ticaret şirketi kalmamıştı. Malların fiyatı ve ağırlığı şişirilerek başlandı yağmaya. Sonra ona da gerek kalmadı. Çerçöp dolu sandıklar dışarıya gönderiliyor ve güya ihracattan kazanılan Dolarlar geri getirilip, vergi iadesi alınıyordu. İş öylesine çığırından çıktı ki, çerçöp toplayıp sandıklamaktan da vazgeçtiler. İhracat bütünüyle hayali belgelerle hayali gümrüklerden yapılıyordu artık.

Ülkenin her yerinden dış ticaret şirketleri fışkırıyordu. Adı sanı bilenen patronların yanında ünlü mafya babaları da ihracatçı olmuş, Ertan Sert, Turan Çevik, Uğur Süzer, Orhan Aslıtürk, Necdet Ulucan, Dündar Kılıç, Fevzi Öz, Kürt Ahmet, Haydar Koç, Nurettin Güven, Berber Yaşar, Muhammet Ciğer, hepsi ihracat yapan birer iş adamına dönüşmüştü. Hayali ihracatçıların kralı Kemal Horzum’du. Hayali şampiyonu HORTAŞ AŞ adlı şirketinin başına MİT Müsteşar Yardımcısı Mustafa Arda’yı oturtmuştu. Yönetim kurulu üyelerinden biri sağcı Tercüman gazetesinin Ankara temsilcisinin oğluydu. Ortakları arasında emekli paşalar ve mafya babaları vardı. Hepsi Horzum’un himayesinde barış içinde bir arada yaşayıp gidiyordu. 

Horzum bir yandan bürokratları, üst düzey polis şeflerini, önde gelen istihbaratçıları paraya boğarken, diğer yandan sağ siyasi partileri finanse ederek geleceğin taşlarını döşüyordu. Devlet ona vergi iadesi vermek için yanıp tutuşuyor, kamu bankaları kredi vermek için birbiriyle yarışıyordu. Emlak Bankası’nın 90 milyon Dolar’ın o hayhuy içinde cebe indirmişti. İşler ters gitmeye başlayınca başka yollara da “tevessül” etti. ANAP kongresinde Başbakan Özal’a yönelik suikast girişiminin arkasında onun olduğu söyleniyordu. Suikastçı Kartal Demirağ, Horzum gibi Afyonlu'ydu ve hesabına Horzum tarafından para aktarıldığı ortaya çıkmıştı. 

Sağ siyasetçilerin “Kutsal Dolar Davası”ydı bu. Uğruna yapılan bütün işler meşruydu haliyle. İhracatı hayali yapan da hayali Dolarları getiren de vatanseverdi. Öyle ki Başbakan Özal bu hayali düzeni eleştirenleri “sol amigolar” diye suçlayacaktı. Bir avuç Dolar davasına inanmayan bir tek onlar vardı zira. Liberaller, yandaşlar, yağdanlıklar hayali ihracatı öve öve bitiremiyor, memlekete Dolar gelmezse oluşacak felaketleri hatırlatarak hırsızlığa ve ahlaksızlığa yol veriyorlardı.

***

Özal ihracat teşviklerinin yanında kaçakçılığı da yasallaştırmaya karar vermişti. Sonuçta her şey bir avuç Dolar içindi.  

Yasalarda yapılan düzenlemeden önce Davos’ta ünlü silah ve uyuşturucu kaçakçılarıyla bir zirve düzenledi. Ülkenin içinde bulunduğu Dolar sıkıntısına çözüm aranan toplantı Zürih’teki Dolder Oteli’nin bir odasında gerçekleşti. Zirveye uyuşturucu kaçakçısı Berber Yaşar, kara para trafiğini yöneten Lübnanlı Muhammed Şekerciyan, hayali ihracatçı Uğur Süzer, eski Genelkurmay Başkanı Necret Üruğ’un oğlu Hadi Üruğ, kara para aklayıcısı Yakup Kefeli ile Suphi Aşıcıoğlu, altın ve döviz kaçakçısı-hayali Turan Çevik, Behçet Cantürk’ün ortağı Emin Görpe ile altın kaçakçısı Yaşar Aktürk katıldı. Masanın karşı tarafında devleti temsilen Özal’ın ekonomi danışmanı Güneş Taner, oğul Ahmet Özal, Milletvekili Mehmet Perçin ve Emlakbank Genel Müdürü Bülent Şemiler oturuyordu. Konuştular, anlaştılar.

Bu görüşmeden kısa bir süre sonra döviz suçlarına ceza kaldırıldı, altın ve kıymetli taş kaçakçılarına af getirildi. Pasaport Yasası değiştirildi, kaçakçılara pasaport verilmesinin yolu açıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde 1983 başlarında oluşturulan Kaçakçılık ve İstihbarat Dairesi’nin yurtiçi ve yurtdışı birimleri kapatıldı. Kimliklerinden silah ve uyuşturucu sabıkası silinenler bu düzenlemelerle saygın iş adamı kimliğine kavuştu. 

Bu düzenlemelerin ardından İsviçre’den ülkeye büyük miktarda Dolar girişi oldu. Uyuşturucu ve silah kaçakçılığından elde edilen kara Dolarlar hayali ihracat yapanlar aracılığıyla oluk oluk ülkeye akıyordu. Yoksul halkımızın dişinden tırnağından arttırılarak toplanan vergiler sistemli bir biçimde o kaçakçılara akıtıldı, bir prensler-papatyalar saltanatını kurmak için kullanıldı. Özal dönemi sona ererken ülke hâlâ 70 sente muhtaçtı.

***

Geldik bugüne. Dolarların yurtdışına kaçışını durdurmak için Merkez Bankası kasasında ne kadar Dolar varsa bozdurup harcadılar ama Doların dolmasını durduramadılar iddialara göre. O sırada ülkedeki bankalarda bulunan döviz mevduatının toplam mevduata oranı yüzde 55’i geçti. Yani ülkenin birikimlerinin yarısından fazlası Dolar hesabında. 

Bu operasyonlar sırasında yurtdışında mukim büyük Dolar hesaplarının varlığını da öğrendik. Erdoğan’ın Dolar düşürme operasyonu sırasında “yerli biri” tarafından piyasaya 40 milyar dolar sürülmüştü mesela. Para babasının yeri belliydi ama parasının kaynağı belli değildi. O 40 milyar Dolar’ın geldiği yerde daha ne kadar olduğu da bilinmiyordu. 

Son 50 yılda ülkeyi yöneten sağ partilerin Dolar hikayesidir bu. Ülkeye Dolar doldurmak için gelirler ama Dolarları boşaltıp giderler, bir de bakarlar ki ülke 70 sente muhtaç olmuş. Her şey yeniden döner başa. Din, millet, vatan, ülke lafları havada uçuşur. Halbuki sonuçta yaptıkları her şey bir avuç Dolar içindir!