İktidarın İslamcılığını ve rejim inşa eden bir parti olduğunu görmeksizin ve bunu ifşa etmeksizin, muhalefetin herhangi bir başarı şansı bulunmuyor.

Bir 15 Temmuz yazısı

15 Temmuz’un üzerinden tam beş yıl geçti. Peki o gün “tam olarak” ne olmuştu? “Ne olmuştu” derken tarihsel bir hadise olarak 15 Temmuz’a yol açan dinamiklere nasıl bakmamız gerektiğini, 15 Temmuz’a giden yolu kastediyorum.

Sınıfları ve sınıf mücadelelerini görmeyip Türkiye tarihini merkezle çevre ya da devletle toplum arasındaki mücadelelerin tarihi üzerinden okuyanların, devleti sınıflar üzeri bir pozisyona yerleştirip ona değişmez bir öz ve akıl atfedenlerin, İttihatçılığı ve Kemalizm’i her şeyi açıklayan kavramlar olarak görenlerin bu soruya gerçek bir yanıt vermeleri mümkün değildir.

Çünkü ister liberal ister ulusalcı ister milliyetçi ya da ister muhafazakâr olsun, bu dünya görüşlerinin hepsi, esas meselenin “antikomünizm” olduğunu ve sola karşı devletle Türk sağı arasında kurulan ittifakın Türkiye’yi bugünlere getirdiğini, yani sınıfsal bir nitelik taşıdığını bilinçli bir şekilde görmezden gelmekte, bilinçli bir şekilde meselenin üzerini örtmeye çalışmaktadırlar. 

Oysa mesele çok açıktır: 15 Temmuz günü Türkiye İslamcılığının iki hizbi, Milli Görüş geleneğinden gelenler ile Nurculuk geleneğinden gelenler, yani AKP ile Gülen Cemaati, devletin nasıl bölüşüleceği üzerine verdikleri kavgada kozlarını paylaşmışlardır. Yani 15 Temmuz dinci bir grupla dinci olmayan bir grubun değil, iki dinci grubun mücadelesinin bir yansımasıdır ve üzerinde esas olarak durulması gereken de budur.

Esas olarak bunun üzerinde durulmalıdır, çünkü bu olgu bize sol düşmanlığı adına devlet tarafından sola karşı açılan İslamizasyon kapılardan içeri girenlerin zamanla nasıl devletin sahibi haline geldiklerini göstermektedir. 

Emperyalizmle entegrasyon açısından kritik bir tarih olan 1946 yılından itibaren adım adım dinselleşme adına atılan adımlar, din dersleri, Kuran kursları, imam-hatipler, tarikat ve cemaatlere alan açılması, Komünizmle Mücadele Dernekleri, 12 Eylül’ün Türk-İslam sentezini resmi ideolojisi yapması… Bunların hepsi 15 Temmuz’a giden yolun kilometre taşlarıdır. 

1990’ların sonundan 2000’lerin başına uzanırken düzenin içinde bulunduğu hegemonya krizine karşı emperyalizmin, Türkiye sermaye sınıfının ve devletin, yani düzenin bulduğu çözüm,  Milli Görüş içerisinden çıkan “yenilikçiler”e iktidar yolunun açılması olmuştur. İktidara geldiğinde kendi kadroları olmayan AKP’nin buna ilişkin çözümü ise 40 yıldır devlet içerisinde örgütlenen Gülen Cemaati’ne devletin kritik kurumlarının ve kadrolarının teslim edilmesi olacaktır. 

Sermaye ile devlet AKP ve Cemaat şahsında aradıkları aktörü bulmuşlardır ama bu ikisinin birlikte rejimi değiştireceklerini düşünmüşler midir? Yanıtlanması gereken sorulardan biri budur. İki aktör birlikte “eski rejim”i yıkmış ve özellikle düzmece davalar aracılığıyla “eski rejimin elitleri”ni tasfiye etmişlerdir. 

İşte bu rejim inşası sürecinin bir noktasında, taraflar “rejimin/devletin sahipliği” üzerine bir güç mücadelesine girişecekler ve birbirlerini tasfiye etmeye çalışacaklardır. Buradaki ironik nokta, savaşın en büyük muharebesinin ordu üzerinden gerçekleşmesidir. Kendisine “laikliğin bekçisi” diyen kurumun neredeyse bütün kademeleri dinci bir yapılanma tarafından ele geçirilmiş, Gülen Cemaati adeta kendi kurmay kademesini oluşturmayı başarmıştır. Diğer bir ironi ise ordudaki dinci olmayan ekiplerin, zayıflıkları nedeniyle, Gülen Cemaatine karşı diğer İslamcı ekiple, yani iktidar partisiyle ittifak yapmak zorunda kalmalarıdır. 

İşte bütün o merkez-çevre tezlerini, devletin değişmez ideolojisinin “Kemalizm” olduğu yönündeki iddiaları, “İttihatçılık” adlı maymuncuğun bütün anlama ve yorumlama kapılarını açtığını iddia eden bütün yaklaşımları çöp haline getiren temel olgu budur. 2016 Türkiye’sinde iktidar mücadelesi iki dinci grup arasında gerçekleşmiştir, bu ise on yıllardır izlenen İslamizasyon politikalarının bir sonucudur. 

Peki olan bitenleri bu şekilde kavramanın nasıl bir önemi vardır? O önem bugüne ve yakın geleceğe nasıl bakmamız gerektiğiyle ilgilidir esas olarak. 

İktidar partisini siyasal İslamcı değil de “vesayet”le mücadele eden bir parti olarak görmenin ve onu demokrasi adına desteklemenin bizi bugünlere getirdiğini biliyoruz. Buna benzer bir şekilde, bugün de iktidarın İslamcılığını ve genel olarak İslamcılığı görmezden gelmenin sonuçları olacak. 

Her şeyden önce, iktidarın İslamcılığını ve rejim inşa eden bir parti olduğunu görmeksizin ve bunu ifşa etmeksizin, muhalefetin herhangi bir başarı şansı bulunmuyor. Çünkü rejim inşa eden partilerin “normal” yollardan iktidarı teslim etmedikleri tarihsel tecrübeyle biliniyor. 

İkincisi, eğer siyasal İslam olgusuna gözümüzü kaparsak, DEVA, Gelecek ve Saadet gibi iktidar partisinin çeşitli varyantlarının AKP-sonrası dönemde iktidar bloğu içerisinde yer almaları ihtimalinin giderek artmasına ve bunların “light AKP’ler” olarak ülkenin geleceğinde söz sahibi olmalarına şahitlik edeceğiz demektir. 

Ve üçüncüsü, siyasal İslam yokmuş gibi davranırsak, Gülen Cemaati’nin “eski güzel günler”e dönüş için pusuya yatmış bir şekilde beklediğini görmemiz imkânsız hale gelecek ve AKP-sonrası Türkiye’de yeni iktidar bloğunun bir parçası haline gelmelerini engellememiz mümkün olmayacaktır. 

Velhasıl, bugüne bakışımızı belirleyen şey esas olarak geçmişi nasıl yorumladığımızdır ve geçmişi yorumlama biçimimiz de bugüne nasıl baktığımızı belirler. Tüm bunlar ise yarınlara ve nasıl bir ülkede yaşamak istediğimize dair tahayyüllerimizi belirleyecektir elbette. 

Tam da bu nedenle “bunlardan nasıl kurtulacağız” sorusu kadar “bunlardan sonra nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz” sorusunu da sormamız gerekir. Bu soruyu sormadığımız sürece “gerçek” anlamda yarınlardan da gelecekten de söz etmiyoruz demektir çünkü.