Emekçi sınıfların yönünü sosyalizme çevirtmemek için yaratılan “refah devleti”ne ihtiyacı kalmayan sermayenin aşamalı olarak kudurmasının tanığı olduk bu dönemde.

Avrupa’nın taşına bak!

Avrupa önemli. Bu hafta Dünya Çarkı programında İbrahim Varlı ile Avrupa’daki direniş ve grevleri, daha genel anlamda söylemek gerekirse, toplumsal huzursuzluğu konuştuk. İran’daki son duruma ve Suriye’de Türkiye bakımından her geçen gün daha da tehlikeli hale gelen ortama da değindiğimiz programı (https://youtu.be/9WZhOIRqQPI) izlemenizi öneririm.

Bu kadar kapsamlı konular 45 dakikaya sığamayacağı için Avrupa meselesine biraz daha ayrıntılı eğilmek istedim bu haftaki yazımda. Avrupa’da olup bitenler Türkiye’de iki perspektiften izleniyor. Bir yanda ülkeyi emekçiler için, başka bir deyişle, bu topraklar üzerinde yaşayanların yüzde 90’ı için cehenneme çevirdiğini unutturmak için “Avrupa yandı bitti” söylemini pompalayan Akepe medyası, bir yandan da ülkedeki durumun kötülüğünü daha keskin çizgilerle anlatmak ve Avrupa sermayesine tabiyeti cilalamak için Eski Kıta’yı bir yeryüzü cenneti olarak sunan “muhalif” görünümlü medya. Bu komünistlerin yutacağı türden bir çifte palavra değil ama örgütsüz ve umutsuz kitleler üzerinde etkili.

Gerçeğin tekeli bende veya bir başkasında değil ama üçüncü bir bakışın da mümkün olduğunu ve bunun gerçekle çok daha fazla örtüştüğünü ortaya koymak gibi bir ödevimiz var. 

Evet, Avrupa’da işler iyi gitmiyor. Ukrayna’da devam eden savaş kapitalizmin derinleşen krizinin etkilerini keskinleştirdi. Kötüye gidiş aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan “refah devleti” kazanımlarının 1970’lerden itibaren yavaş yavaş, 1980’lerden itibaren daha hızlı, 1991’de SSCB’nin dağılmasının ardından ise doludizgin geri alınmasıyla tarif edilebilir. Emekçi sınıfların yönünü sosyalizme çevirtmemek için yaratılan “refah devleti”ne ihtiyacı kalmayan sermayenin aşamalı olarak kudurmasının tanığı olduk bu dönemde. Hızlı bir özet geçelim. 2008 krizi bu kudurma halini bir üst seviyeye taşımıştı zaten. Geldik bugüne.

Avrupa sermayesinin Çin’in de devreye girmesiyle alabildiğine çetinleşen uluslararası rekabet kavgasında başını suyun üzerinde tutabilmek için emekçilere yönelik baskısını arttırdıkça arttırıyor. Kapitalist rekabetin temel silahlarından biri kâr oranları. Diyorlar ya hani, bilmem ne düşerse Kudüs düşer… Kâr da öyle. Kâr düşerse sistem çöküyor. Sürekli artmasa bile belirli bir seviyenin altına düşmemesi şart. Şunu unutmayalım: Kâr varsa sömürü var. Avrupa özelinde enerji maliyeti arttıkça bunun kâr oranlarına olumsuz etkisinin bir şekilde telafi edilmesi gerekiyor. Avrupa sermayesi ve onun uzantısı olan hükümetler bunu iki yoldan sağlıyorlar. Refah devleti kazanımlarını tırtıklayarak, daha açık bir deyişle sağlık, eğitim, ulaşım gibi sektörlerde daha önce elde edilmiş hakları budayıp bunları özelleştirmek suretiyle emekçilerin hane gelirlerinin daha büyük bir kısmını özel sektöre aktarmak birincisi. Bu birinci yönteme emekliliğin giderek daha zor ulaşılır bir hedef haline getirilmesini de ekleyelim. Reel ücretleri düşürmek ise ikincisi. Batı Avrupa yıllardır bu süreci yaşıyor. Emekçiler hızla yoksullaşıyorlar. Birkaç yüzyıl boyunca Üçüncü Dünya’dan sömürdüklerinin kırıntılarını emekçi kesimlere aktararak durumu idare eden Avrupa sermayesi artık bu zahmete dahi girmiyor. Bunun sonucu ise İngiltere’de artık vakayi adiyeden sayılan “Gıda Bankaları”, Fransa’da karnı doyuramayan üniversite öğrencilerinin saatlerce bekledikleri ücretsiz yemek kuyrukları, Almanya’da artan evsizlik, Belçika’da  ay sonunu getirebilmek için süpermarketlerde kasiyerlik yapan emekliler.

Batı Avrupa’da yükselen direnişler kadar el aleme demokrasi ve insan hakları dersi vermekten geri durmayan burjuva düzeninin giderek zorbalaştığı da bir gerçek. Yalnız bu zorbalıkta bir incelik de yok değil. Barınma hakkını savunanları denize döken Hollanda polisinin, “Gay Pride” yürüyüşünde kafasında renkli perukla dans etmesi bu inceliğin çarpıcı örneği. Bu satırlardan homofobi devşirmeye kalkışacaklara şimdiden bir tavsiyede bulunayım. B12 almayı aksatmasınlar. Zihin açtığı söyleniyor. Konunun manşeti şu: Sermayeye doğrudan tehdit oluşturmayanlara özgürlük, emeğin, emekçinin hakkını arayana dayak. Bu noktada bizim muhalif liberallerin “polis şiddeti her yerde oluyor ama hiç değilse Avrupa’da soruşturuluyor, kovuşturuluyor” söyleminin de en azından Fransa özelinde artık uzak ve silik bir hatıra olduğunu da söyleyelim. Aksine şiddeti sistematik olarak uygulatan polis amirleri terfi edip daha da üst makamlara getiriliyorlar. Okuması, yazması olan liberal tayfa “Didier Lallement” ismini internette araştırıp, yazdıklarımı doğrulayabilir.

Avrupa emekçilerinin sıkıntısı bununla sınırlı değil. Asıl sorun kendilerine gösterilen ve gösterilmeyen çıkış yolları. Avrupa sermayesi sömürüsünü gizlemek için açıkça göçmenleri kullanıyor ve yabancı düşmanlığını teşvik ediyor. Bunun somut sonucu da düzenden umudunu kesen kitlelerin yöneldiği aşırı sağcı oluşumlar. Bunlar “halktan” yana söylemlerle kitlelerin çaresizliğini oya tahvil ediyorlar. Seçildikten sonra da sermayenin çıkarlarını korumak için canhıraş bir mücadele veriyorlar. Somut örnek mi dediniz? 

Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Toplaşma (RN). Genellikle “Birlik” olarak tercüme ediliyor ama faşistlerin toplaşması bana daha uygun geldiği için bu sözcüğü tercih ediyorum. Marine le Pen liderliğindeki RN seçim kampanyaları boyunca “garip gurebanın” yanında olmayı vaat ediyor. Yalnız bu garip gurebanın sadece Sünni Müslüman ve dinci olanı… Özür dilerim ülkeler karıştı. Ne diyorduk? Bunların sadece beyaz, Hristiyan ve anadili Fransızca olanları makbul. Ama seçildikten sonra bir bakıyoruz ki, asgari ücretin artırılması veya zenginlerin vergilendirilmesi gündeme geldiğinde Macron Yönetimi’nin sadık bendeleri olmuşlar. Ulusal Meclis’te göçmen kanına bulanmış faşist eller sermaye için kalkıyor.

Peki Avrupa Solu nerede? Yanıtı kolay ama acıklı. Kendilerini hâlâ sosyalist olarak adlandıranlar da dahil Sosyal Demokratlar sermayeye satılalı neredeyse yüzyıl oldu. Yeşilleri sorarsanız artık sağcılığın 50 tonundan biri diye tanımlarsak ilave bir hakaret sözcüğüne ihtiyaç kalmaz. Ya Marksistler, Komünistler nerede? Leninizm’den koptukları, sınıf sözcüğünden korktukları, sermayenin karşısına dikilmekten kaçındıkları, öncelikleri karıştırıp alt-kimlikçilikle oyalandıkları, siyasal mücadeleyi dört-beş yılda bir yinelenen seçim çalışmalarına indirgedikleri, her seferinde “ehven-i şer”e razı oldukları, “şimdi sırası değil, çok da radikal olmayalım”cılığa kurban gittikleri için yok oldular. Şimdi Avrupa emekçi sınıfının yükselen haklı bir öfkesi var ama onu yönlendirecek ve iktidara taşıyacak siyasal örgüt yok. Böyle gittikçe yoksullaşma da sömürü de artacak yaşlı kıtada. Onunla birlikte sermaye düzeninin şiddeti de aşırı sağcı partilerin gücü de. 

Avrupa’nın durumu bu ama buna oturup ağlayacak ya da biz yine iyiyiz denecek bir vaziyeti yok Türkiye’nin de Rusya’nın da zinhar İran’ın da. Ne özgürlükler ne toplumsal haklar ne de sömürü bağlamında. Somutlaştırırsak, burada LGBTİ haklarını savunmanın da Amasra’da kıyıma uğrayan madencileri anmanın da insan gibi yaşayabilmek, okula çocuğunu aç göndermemek için direnmenin de karşılığı sermaye düzeninin örgütlü şiddeti ve daha çok sömürü. Tek tarife!

Bunu değiştirmek için Batı’ya veya Doğu’ya dönmenin faydası yok. Sorunlarımızın sebebi de bundan kurtulmanın da çaresi belli. Emekten yana olan, emperyalizme, sermayeye ve onların has evlâdı olan gericiliğe karşı sözünü ve eylemini sakınmayan partilerde birleşip omuz omuza mücadele etmek. 

Seçim için değil, insanca bir yaşam için.