Atlar yitti gitti, acı çekmiyorlar artık… Ve merhametin hükmü bir kez daha yıkıldı.  Merhamet zalimin erdemidir. Merhamete değil, akılcı, planlı, doğayla düz olan bir yeni düzene ihtiyacımız var.

Atları da vururlar

“They Shoot Horses, Don't They?” 1929’da patlak veren Kapitalizmin büyük krizinin ardından Amerikalı yazar Horace McCoy’un yazdığı romanın adı bu. Türkçeye “Atları da vururlar” olarak çevrildi. Öyküsü sade: Kapitalizmin Kabe’sinde, Amerika’da işsizlik, yoksulluk, sefalet kapıyı çalmıştır. Romanın iki umutsuz karakteri acımasız bir dans yarışmasında arar umudu. Yarışmaya katılanlar, zorunlu kısa molalar dışında durmaksızın dans edecek, sonunda ayakta kalmayı başaran çift 1500 dolar ödül kazanacaktır. Bitkinlik, yorgunluk, rekabet zorunluluğu yarışmacıları giderek ilkel hayvanlara dönüştürür. Kazanmak için rakipleri mümkün olan her yolla engellemek gereklidir. Yarışmacılar birbirlerini çiğnemeye başlar. 
Anlatılan kapitalizmin saf, çıplak halidir. Mutlaka kazanman gerekir, kazanmazsan gözünün yaşına bakmaz kimse. Ahlakı yoktur kapitalizmin, kaybeden düşer; merhameti yoktur, düşenlerin üzerinde yükselir. Aç kalma tehlikesi olmalıdır ki, emek gücünden başka satacak şeyi olmayan mülksüzler ücretli çalışmaya rıza göstersin. Bu düzende mülksüzleri çalışmaya zorlayan güç açlık tehdididir. Çalışmayan aç kalır, yaşaması başkalarının yardımına bağlı olan ölür. İnsanlar da atlar da çalışmalıdır…

Kayıp 100 at olayı malumunuzdur. Atlara çalıştırılarak eziyet edildiği itirazları üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi Adalar’daki atlı fayton uygulamasına son verdi. Atlı arabaların yerine ucube elektrikli arabaları koydular. Haliyle emekçi atlara ihtiyaç kalmadı. Dile kolay sayıları bini buluyordu işsiz bırakılan atların. 

Çalışmayan ata samanı kim verecek? Atlar işsiz kalınca herkes başından atmanın çaresini aramaya başladı. İBB ilk kalemde atların yüzünü MHP’li Hatay Dörtyol Belediyesi’ne hediye etti. Tören de yapmışlardır belki, bilemiyorum. MHP’li belediye, malum olmuş olmalı, kaybolmasınlar diye çip taktı atlara. Kısa bir süre sonra çipli atlar kayboldu. Akıbetleri ile ilgili rivayet muhtelif. Bir kısmı bakımsızlıktan öldü, geri kalanı ülkü ocaklarına bağışlandı diyen var. Bölgeye yerleştirilen Afganlara sattılar onlar yedi diyen var. Salam, sucuk yapılıp salamat-sucukat olarak satıldığından şüphelenen var.

Sonuncusu şöyle; MHP’den, Ülkü Ocaklarından sıyrılıp hayatta kalmayı başaran 80 at tanesi 2 bin dolara Irak’a satıldı, kalan atların bir kısmı gereğinin yapılması için başka şehirlere yollandı, yaşlı ve iş göremeyenler kesilip et olarak satıldı… Sizin anlayacağınız tam bir “at izi it izine karıştı” vakası.

Marazi duyarlılığın, akılsız hayvan sevgisinin yol açtığı son dram bu. Mazlum atların sucuğa dönüşmesi atları eziyetten kurtarmak için yapılan merhamet gösterilerinin dolaysız sonucudur. Oysa kural belli: Çalışmıyorsanız kimse önünüze saman koymaz, sucuğa dönüşürsünüz. Saf piyasa toplumu teorisidir. 

***

Peki nasıl oluyor da ete dönüşüyor at? Çok basit. Etin kaynağı ile bağı koparılmıştır. Marketlerde sergilenen binlerce üründen bir tanesidir et. Ücretini ödeyip evinize götürürsünüz. Alırken de yerken de o sizin için ettir, öldürülmüş herhangi bir hayvan değildir. Onu canlı bir organizma olarak düşünmeye kalkmazsınız. Çünkü şehirde onu canlı olarak görmeniz mümkün değildir. Koyun, keçi, inek, tavuk veya at olması et olmasına engel değildir. 

Halbuki beslediğiniz veya avladığınız hayvanın ete dönüşmesi bambaşka bir süreçtir. Elinizle beslediğiniz, isim verdiğiniz, doğumuna-hastalığına tanık olduğunuz bir canlıdan vazgeçmeniz gerekir et için. Ya da bir hayvanın yaşamına son vermeniz, kanını akıtmanız gerekir. Bu sizi beslenme zincirinin üstünde olsanız bile doğanın doğal bir uzantısı yapar. Saygı duymaya, ölçülü davranmaya zorlar. Marazi duyarlılıkların değil doğanın kurallarının hükmüdür bu.

***

Kedi köpek sevgimiz de malum. O şahane sloganda denildiği gibi, sokaklar hayvanların. İşi mama dağıtmak olan merhametli yurttaşlarımız aç kalmalarına izin vermiyor haliyle. Kedi köpek nüfusu büyük sayılara ulaşıyor. Merhamet bereketidir.
Bizde yeni bir hal değildir. 19. yüzyıl seyyahlarının İstanbul’a ayak basar basmaz gözlemledikleri ilk şey sokaklardaki köpek hâkimiyetiydi. Bir köpekler şehriydi İstanbul. Mahalleler köpek çeteleri tarafından parsellenmişlerdi, girmek, çıkmak onların iznine tabiydi. Tanıdıksanız ne âlâ, yabancıysanız taciz kaçınılmazdı. Onların dilinden anlamanız, sağlam bir iletişim kurmanız İstanbul sokaklarında dolaşmanın şartlarındandı. “Hoşt” demeyi bilmeyen için tekinsizdi sokaklar. 

Edmond De Amicis “İstanbul” adlı kitabında şöyle not eder gördüğü sahneyi: “Ne tasmaları ne sahipleri ne kulübeleri ne evleri ne de kanunları vardır. Bütün hayatları sokaklarda geçer. Orada kendilerine küçük oyuklar kazarlar, karınlarını doyurup uyurlar, doğarlar, yavrularını beslerler ve ölürler ve hiç kimse köpekleri dolaşırken veyahut yatarken rahatsız etmez.” 
Ama dışarıdan gelenlerin o ilk izlenimleri genellikle doğru değildir. Bazen sayıları sokakları geçilmez kılacak kadar çoğalmakta, bu durumda sorunu halletmek üzere adım atmak da kaçınılmaz olmaktadır. Bu adımların neden olduğu pek acıklı köpek hikâyeleri vardır tarihimizde. 

İlki II. Mahmut zamanında. Sokaklardan toplanan köpekler Hayırsız Ada’ya sürüldü. Ancak köpekleri taşıyan vapur yolda fırtınaya yakalanınca geri dönmek zorunda kaldı. Olayı duyan İstanbul halkı sarayın kapısına dayandı. II. Mahmut da köpeklerle uğraşmayı tekinsiz buluyor olmalı ki kararından vazgeçti.

Abdülaziz de köpekleri Hayırsız Ada’ya göndererek kurtulmayı denedi. Köpeklerin adaya bırakılmasından bir süre sonra İstanbul’da büyük yangınlar çıktı. Halk bu yangınların köpeklerin gazabı olduğunu düşünüyordu. Abdülaziz daha fazla dayanamadı, köpekler Hayırsız’dan geri getirildi. 

Dâhiliye Nazırı Talat Paşa sokaklardaki egemenliğine son vermek üzere, 1910 yılında İstanbul köpekleri için sürgün kararı aldı. Birkaç gün içinde sokak köpekleri toplandı, kafeslere tıkıldı, mavnalara yüklenerek Hayırsız Ada’ya götürüldü. Fakat ada çıplak bir kayadan ibaretti. Adaya bırakılan köpekler bir süre sonra açlıktan birbirlerini parçalamaya başladı. İstanbul’un köpek sorununu İttihatçıların da nihai çözüme ulaştıramadığını biliyoruz. İstanbul bir köpek şehri olmaya devam etti. Bugün de bir kedi-köpek şehridir. Sokaklarından havlama, evlerinden miyavlama eksik olmamıştır hiç.

Dediğim gibi artık aç da kalmıyorlar. Fakat sorunlar devam ediyor. Nüfusu artan kedi ve köpekler salgın hastalıklardan kırılıyor. Çok doğurup çok ölüyorlar. Mama taşıyan merhametli hayvan severler kum taşımaya yanaşmıyor hiç. Sokaklar, yollar, çocuk parkları, ağaç dipleri, saksılar genel heladan hallice…

***

Atlar kayboldu. Marazi duyarlılığın yol açtığı faciadır bu. Çalıştırmak için sattılar mı yoksa sucuk mu yaptılar bilinmez. Ama yaptılarsa şaşıracak halimiz yok. Bıraktık yemeyi, ineğine ad takan, kaybında arkasından ağıt yakan bir halktan kediye tecavüz eden, köpeğin kolunu bacağını koparan, kaçıyor diye ineğine palayla saldıran tuhaf bir mahlûklar yığını türedi az zamanda. Tepetaklak bir dünya bu. Ne zulmü insani ne merhameti doğal…

Ahlakı yoktur kapitalizmin, kaybeden düşer. Merhameti yoktur, düşenlerin üzerinde yükselir. Aç kalma tehlikesi olmalıdır ki, emek gücünden başka satacak şeyi olmayan mülksüzler ücretli çalışmaya rıza göstersin. Çalışmayan aç kalır, yaşaması başkalarının yardımına bağlı olan ölür. İnsanlar da atlar da çalışmalıdır…

***

Sanayi Devriminin en ateşli zamanları. Topraktan koparılmış ve özgürleştirilmiş yoksul kalabalıkların sokak hayvanları kadar değeri yok. Açlık, sefillik diz boyu. Bir papaz ve şair olan Edmund Cartwright dokumacıların haline bakıp kederleniyor; çok çalışıyorlar, az kazanıyorlar çünkü. Bizim şair, oturup kafa patlatıyor, dokumacıların acısını hafifletecek makineli dokuma tezgahını icat ediyor. Fakat icadı dokumacıların çoğunu işsiz bırakıyor. Çalışanları da onların bükücüleri indirdikleri proleterlik derecesine düşürüyor. Aç kalan dokumacılar düştükleri durumu öyle acıklı bir şekilde haykırıyorlar ki, bu zavallıların ıstıraplarını Tanrının sesiyle insanlara ilan etmek için birçok yeni şairin işe koyulması gerekiyor. 

Atlar yitti gitti, acı çekmiyorlar artık… Ve merhametin hükmü bir kez daha yıkıldı. 

Merhamet zalimin erdemidir. Merhamete değil, akılcı, planlı, doğayla düz olan bir yeni düzene ihtiyacımız var. Emekçiler ve atlar vurulmasın diye…