Türkiyelileşme ama: Hangi Türkiye?

Solun etkisizliği halklar arasındaki mesafenin açılmasına neden oluyor. Oysa iki halkı da ortak mücadelede birleştirebilecek bir yanıt üretilmeden bu ülkenin felaketten kurtulmasının mümkün olmadığını biliyoruz. O yanıt bizim açımızdan son derece nettir ve adlı adınca sosyalist bir Türkiye’yi işaret etmektedir.
Pazartesi, 28 Aralık 2015 16:53

Bugün Al Jazeera Turk’e röportaj veren HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş şöyle diyordu:

Kolay günlerde o ilkeleri savunup, zor günlerde o ilkelerden vazgeçseydik asıl o zaman 'yıldız politikacı' olurduk. 'Yıldız politikacı' olmak için değil, ilkeli politikacı olmak için yola çıktık. O gün Kürtler için özerkliği, anadilde eğitimi savunuyordum. Cumhurbaşkanlığı seçiminde "Türkiye'nin her yeri yerinden yönetime kavuşmalı" diyordum. "Cumhurbaşkanı seçilirsem kesinlikle yetkilerimi sınırlayacağım, yerele devredeceğim" diyordum. Bugün de aynısını söylüyorum. O gün söylediğim koşullarda insanlara iyi geliyordu, hoş geliyordu çünkü ölümler yoktu. Bugün aynı şeyleri söylüyorum ama ölümler var.

Demirtaş’ın, ilkeden ne anladığından bağımsız olarak söylüyorum, bu yaklaşımına itiraz etmek mümkün mü! Başka türlü Türkiye’de ve Ortadoğu’da siyaset yapmanın imkanı var mı! Devam ediyor:

İnsanlar bu ikisini teraziye koyduğunda acı daha ağır geliyor ve bunu eleştiriye dönüştürüyorlar. Fakat ben tüm bunlara bakarak ilkelerimden vazgeçemem. Bana eleştiri arttı diye kendimi AKP, MHP çizgisine yakınlaştırıp şirin görünmeye çalışamam. O gün şirin görünmek için bir şey yapmadım, bugün de yapmam.

Kürt siyasetinin ön planda olan isimlerinden birisi bunu söyleyen. “Acılara bakarak ilkelerimizden vazgeçemeyiz” diyor. Fakat Cemil Bayık’ın Fransız Le Monde gazetesine verdiği demece bakılırsa şu ilke meselesi çok su kaldırır: Ortadoğu’da varlık gösteren tüm güçlerle taktik ilişkilerimizin olması ve herhangi bir tarafı tutmadan kendi çizgimizi muhafaza etmemiz gerekiyor. Soğuk Savaş bitti, birbirine karşıt gibi görünen güçlerle çıkarlarımız buluşabilir.

O nedenle Demirtaş’ın açıklamalarında siyaset yaptığı coğrafyanın gerçeklerinin farkında olan birisinin soğukkanlılığını görüyoruz en fazla. Ama biz Türkiye siyaseti katliamla hizaya getirilmeye çalışılırken bu duruma boyun eğmeyeceğimizi, ilkelerimizden taviz vermeyeceğimizi söylediğimizde kıyamet koparılmıştı. (Acılarımız tezlerimizi unutturamayacak)

Bu röportajla birlikte solun kendini acı istismarına oyuncak etmesi de azalır diye umuyoruz. Zira Suruç’tan bu yana artan kitlesel saldırılar karşısında sol siyaset üretemez noktaya düşmüş görünüyor. Oysa bu türden saldırılara bağışıklık geliştiremeyen solun, siyasetin her zaman katliamlarla yapıldığı bir coğrafyada, bizi çok daha zor zamanların beklediği bir ülkede ayakta kalma şansının olamayacağı ortada.

Bu girizgahtan sonra meramımızın anlaşıldığını, elimizin rahatladığını umarak asıl konumuza gelelim. Eğer kimse “Kürtler katlediliyorken…” diye başlayan tuhaf cümlelerle eleştirmeyecekse… Çünkü konumuz tam olarak bu zaten. Türkiye emekçileri, Türküyle, Kürdüyle bu cendereden nasıl çıkacak, bunu tartışıyoruz.

Demirtaş röportajda Türkiyelileşmeyle ilgili soruya şu yanıtı veriyor:

Bence tüm bu olup bitenlerden sonra Türkiyelileşme daha sağlıklı bir rotaya oturacak. Türkiyelileşme meselesi AKP'lileşme, devletleşme değil, Türkleşme, mevcut Türkçü politikalara uyma, MHP veya AKP gibi olma demek değildir bizim açımızdan. İzmir, İstanbul, Antalya Cizre'deki Kürdü, Kürt gibi kendi kimliğiyle bir halk olarak, kendini yönetime katma hakkına da saygı duyarak kabul etmiyorsa İstanbul ve İzmir reddetmiş olacak. Kürtler reddetmiş diye bir şey yok.

(Türkiyelileşme) Batı'nın Kürtleri kabul etmesidir. Kürtlerin Batı'yı olduğu gibi kabul etmesi değildir. Batı, Kürtleri olduğu gibi kabul etmeyecekse; Türkiyelileşme projesi o zaman sekteye uğrar. Kürtler de budur. Talepleri budur, istekleri budur. Dolayısıyla bizim Türkiye'nin batısına AKP'nin bu Kürtleri dışlayan, Kürtleri biraraya yaşamaktan vazgeçirmeye çalışan politikalarını teşhir etmemiz lazım. Yaptığımız çağrının altında yatan nedenlerden biri budur. Türkiyelileşme budur bize göre.

Demirtaş’ın Türkiyelileşme tarifinde “Batı’nın Kürtleri kabul etmesi gerekiyor” Burada kabul edilmesi gerekenden kasıt bir ulusal kimlik olarak Kürtlerin varlığı değil elbette. O aşama geçileli çok oldu. Bugün değme faşist dahi böyle bir inkar yoluna gitmiyor. Demirtaş’ın “kabul edilmesi gerekir” dediği bir yönetim biçimi, siyasi statü, “demokratik özerklik”. Türkiyelileşme tarifi de ülkenin “batısının” bu tür bir yönetim modelinin kabulunü içeriyor.

Hani “Katliamlar olurken Batı nerede?” sorusu bir acı istismarı olarak çok revaçta ya bugünlerde, unutmamak lazım ki, siyasi yanıtlar ve arayışlar vicdani açıklama ve tepkilerin üzerini çoğu zaman örter. “İnsanlar neden tepkisiz-tutuk” diye soranlar bu gerçeği bugün bir kez daha hatırlamalı. Kürt meselesi de hayli siyasi bir meseledir. Tüm bu olanlar karşısında üzülmenin yanısıra “Neden” diye sormak da bir o kadar insani bir tepkidir ve burada siyasi bir yanıt, açıklama aranmaktadır. Eğer Haziran Direnişi’ndeki insanların tamamını faşist olarak görmüyor ya da bir halkı şovenlikle mahkum etmiyorsak; bu toplumsal kesime ikna edici bir yanıt üretilmediği oranda kolay olan sağcı ideolojilerin yanıtlarının alıcı bulmasının olası olduğunu da bilmemiz gerekir. 

Mesela Demirtaş son röportajında oldukça siyasi yanıtlar veriyor. Eğer konuyu acılardan, kimliklerden, mezheplerden çıkarabildiysek daha soğukkanlı tartışabilir, Türkiyelileşmenin yanına “Hangi Türkiye?” sorusunu ekleyebiliriz. Çünkü Demirtaş’ın da işaret ettiği, AKP’lilerin de Anayasa gündemiyle masaya koyacağı tartışma tam olarak bu. Tüm günlerimizi gecelerimizi kaplayan kan revanın altından çıkan asıl mesele yani.

Hangi Türkiye? Peki Türkiye solunun bu soruya bir yanıtı var mı? Olmadığını Kürt siyasetine destekten öteye gidemeyen açıklamalardan anlıyoruz: EMEP-ÖDP-HALKEVİ’nden özerklik talebine tam destek 

Solun bu kavgada kendisini bir siyasi aktör olarak görmediği anlaşılıyor. 

İşin vahim tarafı AKP’nin bu soruya verdiği yanıt ile Kürt siyasetinin yanıtının toplamda önemli bir farka işaret etmemesi: Güçlenen yerel yönetimler, üniter yapının revizyonu… O nedenle Demirtaş’ın bahsettiği Türkiyelileşme modelinin aktörleri Türkiye halkı değil; ABD, AB, Rusya, İran sonra AKP ve Kandil. Ve tabii bu düzenlemeler sayesinde kendine daha rahat hareket alanı bulacak olan yerli ve yabancı sermaye.

Durum tam da böyleyken buraya Türk ve Kürt emekçilerine yanıt üretebilecek, ikisini ortak bir Türkiye mücadelesinde yanyana getirebilecek tek aktörün sol olduğu ortada. Ama Türkiye solunun bu sorumluluktan hayli uzakta olduğu anlaşılıyor. Solun etkisizliği halklar arasındaki mesafenin açılmasına neden oluyor. Oysa iki halkı da ortak mücadelede birleştirebilecek bir yanıt üretilmeden bu ülkenin felaketten kurtulmasının mümkün olmadığını biliyoruz. O yanıt bizim açımızdan son derece nettir ve adlı adınca sosyalist bir Türkiye’yi işaret etmektedir.