Türkiye Komünist Gençliği’nden mücadeleye çağrı: Umutla, inançla, cesaretle #Buradayız!

Türkiye Komünist Gençliği'nin örgütlü mücadeleye referans olacak belge niteliğindeki '21. Yüzyılda Genç Olmak' başlıklı özel dosyasının son yazısı yayımlandı. Yazıda kapitalizmden bir an önce kurtulunması gerektiğini düşünen bütün gençlere birlikte mücadele çağrısı yapıldı: 'Türkiye’nin değil, dünyanın da yalnız karanlıktan ibaret olduğuna inananlara esaslı bir ders vereceğimizden şüphemiz yok.'
soL - Haber Merkezi
Cuma, 24 Ocak 2020 18:11

Türkiye Komünist Gençliği'nin (TKG), üniversitelerden seslerin yükselmeye başladığı, AKP'nin gericilik aşısının tutmadığının liselerde açıkça ortaya çıktığı, genç kadınların baskı ve eşitsizlik karşısında ayağa kalktığı ülkemizde örgütlü mücadeleye referans olacak belge niteliğindeki yazıların sonuncusu yayımlandı. 

"21. Yüzyılda Genç Olmak" isimli dosyanın "Umutla, İnançla, Cesaretle #Buradayız!" başlıklı son yazısı şöyle:

UMUTLA, İNANÇLA, CESARETLE #BURADAYIZ!

İnsanlık tarihi, toplumsal düzenlerin de diğer bütün beşeri unsurlar gibi sürekli bir değişim ve içinde olduğunu doğruluyor. Artan nüfus, gelişen bilimsel düşünce ve kültür gibi etmenler sayesinde üretim biçimini her zaman geliştirmek zorunda kalan insan, elbette, yeni durumlara uyum sağlayacak gelişkin toplumsal yapıları, yönetim mekanizmalarını ve siyasi dönüşümü sağlıyor. İktisadi gücü elinde tutan sınıflar bunu yeni yöntemlerle siyasi egemenliğe tahvil ederken iktisadi gücü yaratan üretim alanındaki her sıçrama aynı zamanda toplumsal ilişkilerin de tasarlanmasına yol açıyor.

Ancak buradaki en önemli unsurlardan biri hâkim sınıfın aynı zamanda üretim araçlarını elinde tutan küçük bir azınlığa denk düştüğüdür. Sosyalizm, bu kuvveti nüfusun azınlığına değil üretime katılan, yani toplumun neredeyse tamamını oluşturan emekçilere yaymayı önermesiyle ayrılır. Örneğin, 2020 yılında ABD barbarlığının yanı başında sosyalizmde ısrarcı olan ve her türlü saldırıya direnmeye devam eden Küba’da emekçiler fabrikaları, işletmeleri, tarım arazilerini gerçek sahiplerine, yani kendilerine, teslim etmiş ve sosyalizmi inşa etmeye başlamıştır. Üretimi gerçekleştiren sınıf, ürünleri kimsenin bir başka insanı sömürmesine fırsat tanımayacak oranda dağıtmakta, üretimi merkezî  planlamaktadır. Sosyalizm halkın çoğunluğunun çıkarlarını savunması yönüyle de bilim ve aydınlanmanın doğal merkezleri haline gelmek zorundadır. Herkesin aşina olduğu üzere Küba’da sağlık hizmetlerinin kapitalist ülkelerden fersah fersah gelişkin olmasının sebebi, sağlık sektörünün üzerinden para kazanılacak bir rant alanı olarak değil, halkın temel hakkı olarak görülmesinden kaynaklanır.

GEÇMİŞTEN BUGÜNE BAKARKEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

Bugün dünyanın birçok bölgesinde saldırı altında olan temel haklar da elbette tarihsel ilerleme sürecinin kazanımlarıydı. Örneğin, ülkemizde cumhuriyet devrimleri gerçekleşene dek siyasete katılma veya söz söyleme hakkı bulunmayan, toprak sahibinin neredeyse kölesi biçiminde yaşayan bir tarım işçisi, devrimlerle birlikte eşit yurttaşlık hakkı kazanmış, siyasete katılma fırsatı bulabilmiş ve çeşitli örgütlenme hakları elde etmiştir. Ancak kapitalizmin, deyim yerindeyse, “patinaj yapmaya” başladığı nokta burasıdır: Sınıflı toplum sürdüğü müddetçe eski düzenin kalıntıları da kendilerine gelişebilecek alan bulmaktadır. Düzen bu kez bir ailenin ve çevresindeki zümrenin çıkarlarına değil ancak yine ayrıcalıklı bir azınlığın, üretim araçlarını elinde tuttuğu için “sömürme” özgürlüğüne sahip olanların ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Örneğin, Köy Enstitüleri tarım toplumunu fabrikada çalışabilecek, şehir hayatına entegre olabilecek düzeye ulaştırmak için iyi birer örnek olmuştur fakat işçiler bir noktadan itibaren kendi siyasetlerini üretmeye, padişahlığın ardından o tahta talip olan patronlara karşı mücadele etmeye ihtiyaç olduğunu anlamaya başladığı anda bizzat Enstitüleri kuranlar tarafından kapatılmıştır.

Yani bugün AKP Türkiye’sine uzanan süreç tesadüf değildir. Elbette her yurttaş seçime katılabilir ancak seçtiği kişiler milyonlarca liralık seçim kampanyalarını yapabilecek sermayeye sahip patronlar veya patron temsilcileri olmalıdır. Hatta son birkaç yıldır görmekteyiz ki, sermayenin çıkar çatışmalarının şiddetlendiği noktalarda bu seçimler geçersiz dahi sayılabilir, seçilenler görevlerinden alınıp yerlerine atamalar yapılabilir. Böyle bir düzlemde Türkiye’deki emekçilerin mücadeleyle elde ettikleri eşit oy hakkı, bırakın eşitsiz bir yarışı, yeri geldiğinde sonucu baştan belirlenmiş bir müsamereye dönüşmüştür.

Varılan noktanın gerçekten de komik bir müsamere olduğu açık ancak geçmişe dönük doğru bir analiz olmadan bugünü kavramak imkansız. Hele de “büyük siyaset”te bu kadar bilgi kirliliği varken… Ancak bilgi kirliliği yalnızca havuz medyasının rezilliklerinden ibaret görülemez. Örneğin, eğitim gençlerin ilk kez sosyalleştikleri, etraflarında olan biteni anlamlandırdıkları ve bilimsel yöntemle tanıştıkları yer olarak düzen için önemli bir ideolojik araçtır. Elbette geçmişte olduğu gibi egemenler tarafından bu düzenin sürmesi için dizayn ediliyor. Türkiye’de yakın zamana dek eğitim, tarihin mistisize edilmesi ve çeşitli istisnai olaylara indirgenmesiydi. Bugün Türkiye sermayesinin ihtiyaçları doğrultusunda işçi sınıfını örgütsüz kılmak, bunun için de araç olarak dinci gericiliği kullanmak güncel politika hâline  geldi. Eğitim de bu amaç doğrultusunda dinci gericilikten nasibini aldı. Yani günümüzde bilim düşmanı diyebileceğimiz eğitim sistemi sermaye sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda şekilleniyor, bütün bu gelişmelerin temelinde sınıfsal olgu yatıyor.

Tarihten bahsederken AKP iktidarının “eski Türkiye” söylemleriyle çeşitli palavralar üreterek halkı bugüne razı etmeye çalıştığını biliyoruz. Peki tersinden yapılan “AKP öncesi Türkiye” güzellemelerinin gerçeklik payı var mı? Yoksa çoğunlukla bugün muhalif ancak umudunu kaybetmiş, siyasetten düşmüş erişkinlerin yaptığı şey basit bir nostalji mi?

Geçmişin bir rastlantılar silsilesi olmadığını biliyoruz, AKP’yi yaratan koşulların da öyle… Örneğin, memleketimizde solun toplumsal ölçekte hiçbir zaman kuvvetli olmadığına dair söylenen yalanlar esasında sadece tek bir gerçeği örtmeye çalışıyor: Türkiye’de AKP’nin güç kazanmasını sağlayan zemin, milliyetçisinden sosyal demokratına kapitalist düzenin savunucusu olan partilerin sosyalizme dönük verdiği kavga sonucunda meydana geldi. Biliyoruz ki, Türkiye tarihine dönüp baktığımızda solun, komünistlerin izi apaçıktır.

TÜRKİYE'DE GERİCİLİK NEREDEN DOĞDU?

Nâzım Hikmet’ten Abidin Dino’ya, Behice Boran’dan Yılmaz Güney’e bilim ve sanattan, yani toplumun temel dokularından, ayıramayacağımız devrimciler 1960’tan itibaren siyasi bir odak olarak da ağırlık kazanmaya başlamıştı. İşçi ve öğrenci hareketi yükselirken sendikalar kuruluyor, öğrenciler emperyalist müdahalelere karşı sokaklara dökülüyor, sosyalizm gerçek bir seçenek hâline geliyordu. İşte düzenin savunucuları da bunu gördükleri için kavgayı şiddetlendirdiler. Bu partilerden kimi sokakta işçileri katletme, kimiyse düzenin “iyi polis” rolünü üstlenerek iyileştirilebilir bir kapitalizm olduğuna dair palavralar uydurma görevini üstlenmişti. Düzen partilerinin siyasi alanda eşit ve insani bir gelecek isteyen devrimcilere karşı verdiği savaş kaybedilmeye başlayınca bulunan çözüm Amerikancı bir askerî  darbe oldu. Türkiye’deki yurtsever ve ilerici gençlerin tamamına akla hayale sığmayacak bir barbarlıkla saldıran darbeciler, sadece fizikî  şiddeti değil, işte bugün için gerekli koşullar dememize sebep olan ideolojik zemini de yarattı. Türkiye’de emekçilerin hakları ve gelecekleri için ses çıkarmamaları, ses çıkarmamaları için de örgütsüzleştirilmeleri gerekiyordu. Bu örgütsüzleştirme sürecinin bir yüzü sendikaların dağıtılması, partilerin kapatılması iken diğer yüzü de emekçilerin aklına dönük saldırıydı. Emekçiler dinsel tahakküm altına girmeli, düzenle bir türlü barışmaya ikna olmayanlar ise tepkilerini “bireysel” taleplerle dile getirmeliydi. Siyasete sınıflar penceresinden bakmak tedavülden kaldırılmış, daha sonra günümüze kadar ulaşacak örgütsüz, gündelik ve ilkesiz siyasi atmosferin ilk adımları atılmıştı.

Türkiye için AKP bu niyetlerinin tamamının taçlandığı noktadır, diyebiliriz. Başından itibaren kendisini açıkça ifade eden dinci gerici siyasi yönelim, en başta bu örgütsüzlük ve sınıfsızlık sayesinde “demokrat” bir sosa dahi bulanmayı başardı. Sınıfları siyaset sahnesinden kaldırmış olan muhalifler, AKP’nin temsil ettiği sınıfı, yaptığı ABD ziyaretlerini, cemaatlerle kurduğu ilişkileri hiçe sayarak “AB süreçleri”, “özelleştirme” gibi tamamı yerli ve uluslararası tekellere hizmet anlamına gelen girişimlere koltuk değneği oldu.

Birçok gencin siyasetin tamamına “ikiyüzlü bir oyun” şeklinde yaklaştığını biliyoruz, aslında düzen siyaseti açısından gerçek olan şey tam da bu. Zira genelde kanlı bıçaklı olan partiler savundukları düzen krize girdiği yahut bir sıçramaya ihtiyaç duyduğu anda hızlıca kol kola girebiliyor. Ancak bunların tamamından “siyasetten uzak durulması gerektiği” çıkarımının da tam o ikiyüzlülerin istediği şey olduğunu belirtmek zorundayız. Çünkü örgütsüzleştirilip ilkesiz hâle getirilen siyasette komünistlerin örgütlenmesi aynı zamanda bu yalanların afişe edilmesi anlamına gelecek.

Dünyaya baktığımızda gördüğümüz, git gide etkisini artıran dinci gericilik, ırkçılık, kadın düşmanlığı gibi çağ dışı fikirlerin sistemin sürdürülebilmesinin tek yolu olduğudur. Kapitalizm insanlık namına hiçbir değeri barındırmayan ideolojilere muhtaçtır. Muhtaçtır; zira her gün sırtına daha ağır yükler binen emekçilerin başka türlü kontrol edilebilmesi, örgütsüz kalması olanaksızdır. Memleketimizi karanlığa boğmaya çalışan güç bugün temsiliyetini cumhuriyetin en karşı devrimci siyasi iktidarında bulmuş olsa dahi yerlerine daha “ılımlı” versiyonlarını geçtiği hâlde de çıkışsız ve karanlık bakidir.

GENÇLER NE İÇİN MÜCADELE EDECEK?

Bizlerin vermesi gereken en önemli cevap, “Ne için mücadele edeceğiz?” sorusunadır. Gençlerin birçoğunun çevre felaketlerinden kadın cinayetlerine birçok başlıkta alabildiğine öfkeli olduğuna her gün şahit oluyoruz, kapitalizm dünyayı yaşanılamaz bir yer haline getirmekte ve geleceğimizi bataklığa itmekte. Ancak unutmamamız gereken şey düzenin bir yandan da aklımıza saldırdığı, bu mücadelelerin tamamını birbirinden bağımsız ve parçalı olarak değerlendirmemiz için elinden geleni yaptığıdır. Bu yüzden sisteme topyekûn bir itirazı ajandasına koymayan herhangi bir önerinin bugün kalıcı bir çözüm sunmasına imkân yoktur. Türkiye’de AKP’yi iktidara getiren uluslararası tekellerle ve emperyalizmle, iktidarda tutunmasını ve cumhuriyetin bütün kazanımlarını altüst etmesini sağlayan yerli patron sınıfıyla hesaplaşılmadan gençlik aydınlık bir gelecek hayali kuramaz.

Türkiye’de köklü bir üniversiteden mezun işsiz bir gencin, staj yerinde patron tarafından her türlü baskıya maruz kalan meslek liselinin, geçinebilmek için çalıştığı yerden eve dönerken sokakları korkarak adımlayan genç kadınların başlarına bela olan düzen aynıdır. Bu düzenle ancak tamamına karşı kol kola girenler, biraz fazlasını değil tamamını değiştirmeden rahata erilemeyeceğini bilenler mücadele edebilir.

Türkiye Komünist Gençliği, Türkiye’de yüzlerce lise ve üniversitede yeni bir düzeni, Sosyalist Türkiye’yi kurmak için mücadele ediyor. Memleket Sohbetleri’yle, Sosyalizm Okulları’yla, üniversitelerde çeşitli bilimsel ve kültürel aktivitelerle daha çok gence içinde doğduğumuz düzenin mutlak olmadığını, yaşanabilir ve adil bir dünyanın mümkün olduğunu anlatıyor. Bu bir yönüyle mevcut olan eşitsiz düzeni alaşağı etmek demekken bir yönüyle de yeni olanın nasıl kurulacağını, nasıl geliştirileceğini anlatmak demek. Çünkü bugün okul koridorlarında, amfilerde, staj atölyelerinde yaşıtlarımızdan hep aynı serzenişleri duyarken ancak sosyalizmin güncelliğini anlatarak gençleri geleceğe tekrar bağlamayı başarabiliriz.

ÇAĞRIMIZ!

Türkiye Komünist Gençliği’nin çağrısı kapitalizmden bir an önce kurtulmamız gerektiğini düşünen bütün gençleredir. Bizleri bugün boyun eğmeye mahkûm ettiklerini zannedenlerin, saplandıkları bataklık sebebiyle etraflarını göremediğinin farkındayız. Bildiğimiz şey egemen sınıfın ne yaparsa yapsın eylemlerinin sonuçlarını ortadan kaldıramayacağıdır. Bizlerse üniversite amfilerinde, lise koridorlarında, genç işçi havzalarında her an mücadele etmeye karar veren arkadaşlarımızla yan yana geliyoruz. Örgütleniyoruz; sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da yalnız karanlıktan ibaret olduğuna inananlara esaslı bir ders vereceğimizden şüphemiz yok.

Bu yüzyılı değiştirecek olan emekçiler bugün okul sıralarında, yarın parçası olacağı sınıfın, işçi sınıfının yanında. Bizler biliyoruz, inanıyoruz: Emekçiler sömürücüleri hem bu ülkeden hem de dünyadan defedecek; eşit ve özgür bir dünyayı, sosyalizmi, kuracak. İşte bizler o gençleriz, ve diyoruz ki: 21. Yüzyılı Biz Değiştireceğiz!