İktidar neyle karşı karşıya olduğunun farkında değil

Korkut Boratav ve Oğuz Oyan iktidarın salgın sürecindeki ekonomi politikalarını yorumladı. İki önemli iktisatçının yorumlarındaki ortak vurgu, AKP iktidarı ve onun dümenindeki Erdoğan'ın karşılaşılan gelişmelerin olağanüstülüğünü kavramaktan aciz oldukları yönündeydi.
soL - Volkan Algan
Perşembe, 02 Nisan 2020 09:08

Profesör Korkut Boratav son yazısında "Salgın ve emekçilerin çaresizliği, ekonomik krizi toplumsal bir bunalıma  dönüştürmek üzeredir. Tek öncelik olmalı: Salgını durdurmak, hastaları sağaltmak; üretimden kopan her emekçiye doğrudan gelir aktarımı yapmak… Neoliberal kriz yönetimi işe yarayamaz." diyordu ama Türkiye buradan çok uzak görünüyor. 

Yine Profesör Oğuz Oyan pandemiye karşı alınacak önlemler hakkında "bu süreçte bütçe açığı ve enflasyon kaygılarının taşınmaması, dış ve iç finans çevrelerinden gelebilecek tepkilerin göğüslenmesi" gerekiyor demişti.

Aslında dünya ekonomisi ciddi bir durgunluğun içine doğru sürüklenirken sadece sosyalist iktisatçılar değil, piyasa merkezli bakan neoliberal ekonomistler dahi çarkların döndürülmesi için olağanüstü önlemlerin gerektiğini, bütçe disiplininin şu anda öncelikli olmadığını ve halka doğrudan nakit akışı, kamulaştırmalar, para basma gibi devlet merkezli olağanüstü önlemlerin gerekli olduğunu dile getiriyorlar. 

Oysa Erdoğan'ın her açıklaması öncesi büyük bir beklentiyle ekran karşısına geçen milyonlar "bedava internet, aile başı 1000 tl yardım, maaş bağışı, kredi kartı asgari ödeme tutarının düşürülmesi, konut kredi" gibi yaraya merhem olmayacak tuhaf vaatlerle karşılaşıyor.

Peki neden Türkiye buradan ısrarla bundan uzak durup sermayenin ihtiyaçlarını önceleme yolunu seçiyor? 

Bu durum, salgını önleme konusundaki gevşek tutumunu da gözetirsek, iktidarın hala neyle karşı karşıya olduğunu tam anlamadığını mı gösteriyor? 

Şimdiki sermayeye kaynak aktarımını önceleyen yaklaşımın işe yarama ihtimali var mıdır? 

Yoksa Türkiye'deki iktidar da eninde sonunda bu olağanüstü dönemi, olağanüstü (istemese de kamulaştırma, doğrudan halka nakit akış sağlama gibi...) önlemlerle atlatmayı denemek zorunda mı kalacak? Bir öngörüde bulunabilir miyiz?

İki önemli iktisatçıya sorduk…

‘TEK SORUN NEOLİBERAL TAKINTI DEĞİL’

Oğuz Oyan Virütik salgının bu denli kapsamlı olması ve sağlık sistemleri başta olmak üzere emekçileri ve tüm halk kesimlerini çaresiz bırakmasının, kapitalist sistemin ve devlet yapılarının çaresizliğiyle birleşince hem ekonomik krizi derinleştirmekte hem de toplumsal bir krizin tohumlarını ekmekte olduğunu söylüyor.

Gelişmiş kapitalist ülkelerin yönetici sınıflarının bunu fark ettiğini ve belirli gecikmelerle de olsa devletin sosyal yüzünü açığa çıkarmaya, toplumsal tepkileri yatıştırmaya yöneldiğini belirten Oyan, Türkiye'nin talihsizliğinin sadece neoliberal politikalardan çark edemeyen bir atipik/ahistorik iktidar yapısından kaynaklanmadığını, bu durumun Siyasal İslamcı iktidarın ideolojik yapısıyla da alakalı olduğunu ifade ediyor.

Siyasal İslamcı ideolojik yapının halk tepkilerine duyarsızlıktan malul olduğunu belirten Oyan’a göre bu yapı aynı zamanda ona, toplumsal tepkilerin inanç sistemi üzerinden ve/veya otokratik mekanizmalar (polis, yargı) üzerinden baskılanabileceğine dair aşırı bir güven aşılamaktadır.

‘NEYLE KARŞI KARŞIYA OLDUĞUNUN FARKINDA DEĞİL’

Korkut Boratav ise Türkiye’deki ilk önlemlerin, iktidarın neyle karşılaştığını fark edemediğini gösterdiğini belirtiyor. Bu farkında olmayışa uçak biletlerine önce KDV indirimi, sonra uçuşların iptali; Kanal İstanbul’a ilişkin bir ihale; halkı (yani salgının mağdurlarını) bağış kampanyasına çağırmak; salgına karşı İtalya ve İspanya’ya yardım örneklerini gösteren Boratav, 100 milyar TL’lik teşvik sepetinin ise, şirketleri kurtarma refleksiyle hazırlandığına işaret ediyor. Bankaların bunalıma sürüklenen, fiilen iktidara yakın şirketleri kurtaracağını belirten Boratav Hazine, KGF vb ile arkadan destek sağlayacağını söylüyor.

Boratav Türkiye’deki siyasi iktidarın Batı’daki “gelişmiş modellerine” kıyasla yaşananları anlamakta zorlandığını belirtiyor.

“Tepki, sınıfsaldır, ama krizin farklı niteliğinin kavranmadığını ortaya koymaktadır. Bu farklılığı (Trump, Johnson gibi gericiler dahil) Batılı siyasetçiler, Türkiye’de TÜSİAD algılamıştır: Bu bunalım, kâr oranlarındaki ve/veya finansal varlıklardaki çöküntülerden kaynaklanmamıştır. 2008 krizindeki gibi parasal genişleme ve kredi pompalaması çare olamaz. Krizin kaynağında, emekçileri üretimden, gelir kaynaklarından, tüketim talebinden koparan dışsal bir etken, yani salgın vardır.” diyen Boratav’a göre çözüm yolu doğru teşhisten çıkar ancak Türkiye’deki iktidar henüz bu noktada görünmüyor.

Devletin yapacağı harcamalar ile emekçilerin gelir kayıplarını telafi etmesi ve üretime, tüketime dönmesini sağlaması gerektiğini belirten Boratav, devletin kaynak aktarımının öncelikle sınırsız bir şekilde sağlık sistemine ve emekçilere olması gerektiğini, Batı’nın “olgun” sınıf iktidarlarının bu teşhisi hızla fark etmiş olduğunu söylüyor. Ancak ekliyor: “Elbette, krizi fırsat bilerek dev şirketlere kaynak aktarımını da önlem paketlerine yedirerek…”

TÜRKİYE’DE DURUM NE?

Peki Boratav çözüm yolunu bu şekilde özetlerken Türkiye’de durum ne?

Bu noktada Oğuz Oyan Erdoğan’ın 27 Mart tarihli açıklamasına dikkat çekiyor. Erdoğan o açıklamasında pandemi kurullarının oluştuğunu şu ifadelerle duyurmuştu:

“Tüm illerimizde valilerin başkanlığında pandemi kurulu oluşturularak gerektiğinde ilave tedbirler kararlaştırılacaktır. Bu tedbirlerin başta İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere 30 büyükşehirin tamamında uygulanması kararı uygulamaya geçirilmiştir". 

Oyan “şimdilik” kaydıyla 30 büyükşehirin seçildiğini, ama asıl muradın öncelikle çoğunluğu muhalefetin elinde olan büyükşehirleri kontrol altına almak, muhalefetin büyükşehir belediye başkanlarına inisiyatif bırakmamak, onları her türlü icraatlarında valiye hesap verir konuma getirmek olduğunu söylüyor.

Bunun bir anlamda iki aşamalı bir planın ilk aşaması olduğunu söyleyen Oyan ikinci aşamada ise Valiler ile Büyükşehir Belediye Başkanları arasında çıkacak yetki çekişmelerinin/ihtilaflarının bahane edilerek, ilk uygun fırsatta belediyelere kayyım atama operasyonu başlatma olduğunu belirtiyor.

30 Mart gecesi başlatılan merkezi bağış toplama kampanyasının sonrasında muhalif belediyelerin bağış faaliyetlerinin engellenmesi ve iş yapamaz hale getirilme çabasının bununla ilgili olduğunu belirten Oyan, tüm bunları ve yaşanan süreci “İslamcı iktidar hem neyle karşı karşıya olduğunu tam idrak edememekte ve tüm stratejisini durumu hızla atlatmak üzerine kurmakta, hem de fırsattan istifade ederek yerel yönetimler dahil tüm muhalif sesleri boğacak ve iktidarını konsolide edecek bir neofaşist yapılanmaya yönelmektedir” diyerek yorumluyor.

‘YÖNETEBİLME İHTİMALİ YOK’

Oyan’a göre iktidarın sermayeye kaynak aktarımı üzerinden büyük boyutlara varan işsizlik ve talep krizini yönetebilme ihtimali yok. Sermayenin büyük bölümünün önceliği istihdamı korumak olmayacağını belirten Oyan, işsizlik çığ gibi büyüyecek ve inanç sömürüsü ve sopa politikası da toplumsal tepkileri yatıştırmakta çaresiz kalacaktır, diyor.

AKP'nin kriz karşısında kendini çaresiz hissetmesinin ekonomik nedenlerine bakılırsa konunun daha iyi aydınlatılabileceğini söyleyen Oyan o nedenleri iki maddede şöyle özetliyor:

1) AKP iktidarı geçmiş iki yılın krizini hafif atlatabilmek adına TC Merkez Bankası döviz rezervlerini ve ihtiyat akçelerini sonuna kadar kullanmış, İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) kaynaklarını da iç borçlanma ve sermaye teşvikleri lehine alabildiğine sömürmüştü. Bugün İSF bakiyesi olarak görünen 131 milyar TL'lik kaynak, esas olarak düşük faizli uzun vadeli devlet tahvillerine bağlanmış durumdadır. Gerçi bugünkü kriz ortamında İSF'nin devlet tahvillerine bağlı kaynaklarının çözülmesi (bu durumda Hazine'nin ya iç piyasadan borçlanması ya da TCMB kaynaklarından beslenmesi) ister istemez gündeme gelecektir. Fakat böyle olsa bile üç mesele çözüm bekleyecektir: (i) İSF kaynakları, işsize/ işini kaybetme riski altında olanlara mı yoksa doğrudan doğruya şirket/banka kurtarmaya mı yöneltilecektir? (AKP, ikincisine meyledecektir); (ii) Tümüyle emekçi kesime aktarılsa bile, İSF'nin bakiye parası asla böyle bir krizle baş etmek için yeterli olmayacaktır. iii) Bu koşullarda TCMB'nın Hazine'yi para basarak fonlamasının çapı ve zamanlaması ne olacaktır? Buna önünde sonunda mecbur kalacağı açıktır ama elde edeceği kaynakları öncelikle emekçi kesimlere aktarmak zorunda kalacağı açık değildir; bu, siyasal İslamcı iktidarın fıtratına aykırıdır.

2) AKP iktidarının bir başka sorunu, bu krizin birkaç ay içinde atlatılacağına dair gerçekçi olmayan bir senaryoya fazla bel bağlaması ve bu nedenle Türkiye'nin ekonomik görünümünü  fazla bozmadan (bütçe açıkları kontrol dışına çıkmadan ve açıktan para basmaya fazla yönelmeden) ve dış kaynak girişlerinde büyük bir engelle karşılaşmadan olayın atlatılması hesabından kaynaklanmaktadır. Bunlar, dış borç krizini her an ensesinde hisseden bağımlı bir ekonominin bağımlı iktidar biçimlerinin (hem dış hem iç sermaye çevrelerine bağımlılık anlamında) çaresiz çırpınışlarından başka birşey değildir.

Oyan sözlerini “Şimdi tam da emekçi kesimlerin ve muhalif partilerin seslerini yükseltme zamanıdır. İktidar, Anayasal bir yükümlülüğü olan sosyal devleti hatırlamaya mecbur bırakılmalıdır” diyerek bitiriyor.

ÇÖKÜNTÜ UYARISI

Boratav, Batı’nın burjuva iktidarları ve TÜSİAD’ın içgüdüleri veya sınıfsal olgunluklarının üretken emeğin tüm zenginliklerin, değerin tek kaynağı olduğunu ve salgın gibi bir dışsal şokun bu işleve son vermesi durumunda ekonominin çökeceğini, kapitalizmin ayakta duramayacağını bildiğini hatırlatıyor.

“Bu algılama için yüksek bir bilgelik gerekmiyor. Türkiye’yi ‘normal’ bir burjuva iktidarı yönetiyorsa, sözü edilen doğrultuda uyum gösterir; merkez bankası avanslarıyla desteklenen bütçe-içi, bütçe dışı kamu harcamalarını artırır; sadece sağlık sektörüne ve emekçilere gelir aktarımlarına yönlendirir. Ne kadar? Telâfiyi  sağlayacak boyutta… Gecikme uzarsa, siyasal iktidarda patolojik bir algılama zafiyeti var demektir. Türkiye kapitalizmini yönetmeye ehil olmadığı ortaya çıkmış olur.” diyen Boratav sözlerini bu zafiyetin düzen-dışı sol muhalefet için bir fırsat olmayacağını; üretim güçlerini, öncelikle emeği, öngörülen boyutlarda tahrip eden bir bunalımın sadece çöküntü ve çürüme getireceği uyarısıyla bitiriyor.