Yalçın Küçük'ten gündem değerlendirmeleri: Doğan Avcıoğlu, Yakup Kadri ve Kılıçdaroğlu...

Prof. Dr. Yalçın Küçük, 27 Kasım'da ilk bölümü yayımlanan mülakatının ikinci bölümünde de gündeme ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. "Doğan Avcıoğlu’na karşı olanlarla Doğan Avcıoğlu anması yapılmaz. Bunlar ancak Akepe’nin memurluğunu yaparlar ve on beş yıl boyunca da yaptılar. Doğan demek ihtilal demektir, bunu bilin" diyen Küçük, Kılıçdaroğlu'na ilişkin, "Rüzgara bakıyor. Hep bir yanaşmadır" ifadelerini kullandı.
Deniz Hakan, Okan İrtem, Barış Zeren
Pazartesi, 04 Aralık 2017 09:51

Prof. Dr. Yalçın Küçük, tartışma konusu olan Doğan Avcıoğlu anmasına, Kılıçdaroğlu'nun adımlarına ve Meral Akşener'in partisine verilen desteğe ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Deniz Hakan, Okan İrtem ve Barış Zeren'in sorularını yanıtlayan Yalçın Küçük'ün ilk bölümü 27 Kasım'da yayımlanan mülakatının ikinci bölümünü soL okurlarına sunuyoruz:

Yalçın Küçük: Deniz Hocam, bu kez ben başlayabilir miyim, şunu okumak istiyorum: “İlk elçilik kapısından içeri girerken işte, hep bunları düşünüyor ve ayaklarımın geri geri bastığını hissediyordum. Bütün bu sihir ve bu keramet sahipleri arasında halim nice olacaktı? Meslektaşlarım kim bilir ne kadar toy ve bilgisiz bulacaklardı? Lakin, Tanrı'ya şükür, beş-on gün geçmeden bu üzüntülerimin ne kadar boşuna olduğunu anlamıştım. Nerede Talleyrand, nerede Metternich? Gölgelerinden bile eser yok. Meğer Tarihi Siyasi'nin fıkraları da Tevrat'ın kıssaları gibi birer masaldan ibaretmiş, diyesim gelmişti. Bu bakımdan dahi itiraf etmeliyim ki, diplomasi alemi hayatımın en büyük hayal kırıklıklarından birine sahne olmuştur.” Çok acı ve çok açık olmalıdır.

Diplomatların ve bahusus sefirlerin “ufukları o kadar daralmıştı ki, yarın vuku bulacak bir hadiseyi, önceden sezmek şöyle dursun, dün olmuş bir vakıanın mana ve mahiyetini tayinde bile zorluk çekerler. O hadiseyi veya o vakıayı mutlaka resmi bir ağzın kendilerine anlatmasını beklerler.”

Deniz Hakan: Kimin anıları bunlar, Yalçın Hocam?

Y.K.: Yakup Kadri’nin, Deniz Hocam. Yakup Kadri çaresizlik içindedir, “ya bu deveyi gütmek ya da bu diyardan gitmek lazım geliyordu”. Çok güzel, Tiran'dan başlayarak, Avrupa'nın başkentlerinde hep deve güttüler ve en son galiba, Tahran ve Bern sefiri oldular. Ne kadar cahil oldular, ben bilmiyorum. Bıraktılar.

Barış Zeren.: Yakup Kadri mi?

Y.K.: Evet. Yakup Kadri’nin romanlarını bilir misiniz; Nur Baba'sı harikadır. “Yaban” ise roman mı, “evet” demek zordur, belki essay diyebiliriz, ama bir başka anlamda romandır. Kaç defa okudum. Şu cahillik dönemimde tekrar okumak istiyorum.

B.Z.: AKP’yi izleye izleye cahilleştik, diyordunuz. Herhalde hâlâ bu anlamda kullanıyorsunuz.

Y.K.: Tabii, hep söyleyeceğim. Çok cahilleştik. Hepimiz cahilleştik. Ben zamanında Yakup Kadri’nin Ulus'taki başyazılarını “kaçırmazdım”. Hep güzel yazardı. 1974 yılında bu dünyadan ayrıldılar. Öyleyse altmışlı ve yetmişli yıllarda Yakup Kadri'yi okuyordum. Eşi Leman, Murat Belge'nin halasıdır.

Peki, Yakup Kadri, monşer'ler arasında aptallaştı mı, mon cher, sevgili ve aziz, hariciyecilerin çok kullandıkları bir sözcüktür, birbirlerine “monşer” derler, ağır görünen “hafif” insanlardır, her zaman kendilerine göre “süslü” giyinirler, “a la franga”, hep şık olmaya çalışırlar ve hiç olamazlar, boğazlarında kaşkol eksik olmaz, hiç yakıştıramazlar. Peki Yakup Kadri “oldu” mu, bilmiyoruz. Artık araştırmak zordur ve belki Murat Belge'ye sormak gerek. Murat Belge'nin böyle bir sorudan hoşlanacağını sanmıyorum. Ancak benim sorunumdur.

Bakın ben Siyasal’da okudum ve Siyasal’dan çok hariciyeci çıkar. Ama ben hariciyeci olmadım. Neden olmadım, bir anlamda bunu İsmet Paşa'ya borçluyum. Bizde, çok çalışkanlar, siyasi şubeye girerler ve oradan hariciyeci olurlar. Okuldayken kendilerini ayrı tutarlar, okuldayken bir “monşer” havası takınırlar. Ben de öyle oluyordum, ancak Mülkiye'ye girdiğim zaman 1956, İsmet Paşa da konuşmaya ve muhalefete başladı. Doğan Avcıoğlu'nu, CHP araştırma bürosuna almıştı, Paşa zaman zaman Doğan'a gider, iktisat öğrenirdi. Biz de, ben ve bazen Hikmet, giderdik, İsmet Paşa'nın iktisat öğrenmesini izlerdik.

Sonra Planlama'dayken, Hikmet de oradaydı, yıllardır neredeyse hiç ayrılmadık ve Doğan'a giderdik. Ben çok giderdim, Hikmet eksik etmezdi. Biz böyle bir kuşaktık. Tartışırdık, yuvarlak masa toplantılarımız, açık oturumlarımız vardı. Yan yana oturur, birbirimizle kıran kırana tartışırdık.

Peki, Kılıçdaroğlu’nun cehepelileri o günleri bilirler mi, ne anlarlar Doğan Avcıoğlu’ndan. Doğan’ın anma gününü bir cehepe toplantısı olarak düzenlemek size mi kaldı? Sizin 9 Mart ile ne ilginiz var, oraya Cehepe adına katılanlardan tek bir tanesi 9 Mart’ı bilir mi; bakın, Doğan Avcıoğlu’na karşı olanlarla Doğan Avcıoğlu anması yapılmaz. Bunlar ancak Akepe’nin memurluğunu yaparlar ve on beş yıl boyunca da yaptılar. Doğan demek ihtilal demektir, bunu bilin.

Bu dönem Şahane Altmışlı Yıllar’dır, yükseliyorduk ve öğreniyorduk.

Ama Deniz Hocam, akepe ile birlikte artık kendimi aptallaşmış duyuyorum. Cahilleştiğimden kuşku duymuyorum. Bildiğim dilleri daha az biliyorum. Ayrıca dil öğrenmem daha da zorlaştı, farkındayım. Neden aptallaştım ve neden cahilleştim, bunu önce pek merak ettim. Hep merak ediyorum.

Ve korkuyorum, aptal hep tembeldir. Tembel pistir, pis olmaktan ve pislikten korkuyorum.

Güzel, ancak neden aptallaştığımı biliyorum ve son on beş yıldır, belki 2001 yılından bu yana hep akepe'ye baktım, bi-şi demediler ve ben hep baktım, bi-şi çıkarmak istiyordum. Hep akepe'yi çözmeye, anlamaya çalışıyordum, belki çok basit bir problemdir. Ama hep akepe'ye baktım, sanki kafamı taktım, hep baktım ve hiç çalıştırmadım ve aptallaştım. Çok açıkça on beş yıldır ve belki on altı, hep akepe'ye bakmak beni aptallaştırmıştır. Şu anda, okuduklarımı anlayamıyorum.

Biz hepimiz aptallaştık.

Baktık, hep aynı sözleri tekrarladık. Farkında olmadan aklımızı durdurduk. Aklımızın çözeceği bir problem yok, öyleyse “tek yol” aptallaşmaktır. Sanki hep aynı duayı ettik. Görüyoruz ve artık Tayyip Bey de yeni bi-şi söylemiyor. Ve hepimiz aptallaşıyoruz.

Okan İrtem.: O zaman belki muhalefetin de sorunu buradadır. Bu kadar etkisizlik anormal.

Y.K.: Efendim, bunlar muhalefet değil!.. Şafak Pavey, ne güzel kızdı, iki dönem milletvekili yaptık, üstelik meclis'e başkan yaptık, neden yaptık, hiç sormadık; meclis nasıl idare edilir, hiç mi hiç bilmiyordu ve “yuh” demedik, sormadık. Sonra kız bıraktı gitti, kimseler neden gitti, demediler. Gitti, gidiş o gidiştir. Yoksa hepten aptal mıyız.

Dünyamızdan bir Şafak geçti.

Dünyamızdan neler geçti.

Bir de Aytun Çıray var, aldık, saylav yaptık, bir daha yaptık. Kimdir ve neden yaptık ama biz aptalız, sormayız. Cehepe'in önemli komisyonlarının başına getirdik. Biz hepimiz aptalız, neden getirdiğimizi merak etmedik. Doktormuş, hukuk komisyonlarına baş yaptık, hiç sormadık. Sonra bir gün bana bir yazım üzerine telefon etti, kayıtları devlette vardır. Bana ne dedi, biliyor musunuz Deniz Hocam?

D.H.: Yanlış hatırlamıyorsam, Ağar değil, Demirel ekibinden olduğunu söylemişti.

Y.K.: Evet, efendim. “Beni Demirel yetiştirdi” dedi, çok güzel; ve sonra beni Kemal Kılıçdaroğlu aldı, elimden tuttu milletvekili yaptı, dediler. İyi ki bunu dediler ve ben de “Kemal bunu yaptıysa siz Cumhuriyetçi değilsiniz”, dedim. Gittiler.

Aytun Bey, benim bildiğim kadarıyla Demirel'den Mehmet Bey'e, Mehmet Bey'den Karabulut'a ve oradan da Faşige Meral'a gittiler.

D.H.: Güzel trafik. Kılıçdaroğlu CHP’yi Cumhuriyet’le de, Halk’la da, Parti ile de ilgisi olmayan isimlerle doldurdu. CHP’lilerin buna itirazı yok mu, anlamak zor.

Y.K.: Deniz Hocam, kimse sormuyor, nereden geldin, nereye gidiyorsun demiyor. Aptal, tembel ve pisiz artık. Faşige'nin yanına oturdular, güzel, “faşige” resmi adıdır, Çiller'den içişleri bakanı oldu, ve aman allah, yıktı ve o sırada resmen faşist ve cinsi nedeniyle “faşige” adını bihakkın koydular. Nerede ise, söz gelişi, erkekleri bile dövüyordu ve şimdi Meral Hanım'dır ve bihakkın hanımdır. Kadın kadın yürüyorlar ve bazen de sallanıyorlar.

Partileşirken bir de gömlek değiştirdiler, artık ülkücü değiller. Demirel'in tatlı bir ahfadı ön planda, Ayfer Hanım ve Aytun Bey varlar, semboldürler. Demirel'in elini sıkmışlar, artık renk renktirler. Ümit Özdağ ve Yusuf Hoca ise figürandır. Koray Aydın’a gelince, geçen akşam bir ülkücü arkadaşımla da beraberdik, kalabalıktık, “Koray Aydın bilmiyor” dediler, olsuun, parası var ya ve parası çoktur.

Ben Meral Hanım'ın görevini çizdim, bir, Erdoğan'ı muhalefete almak ve Kılıçdaroğlu'nu politikadan tard etmek. Yapabilir mi, tüsiad ve büyük sermaye destekliyorlar; peki yapar mı, eğer destekçileri yapmak isterlerse...

Deniz Hocam, geçen de siz mi söylediniz, bu Aytun Bey'i Sözcü Gazetesi, Aydın Doğan ve kolları Uğur Dündar pek desteklediler. Hep mülakat yazdılar. Hep parlatmaya çalıştılar.

Amma hiç ama hiç Şükrü Elekdağ kadar parlatmadılar. Şükrü mü, “bilge diplomat” dediler ve cahiliye dönemindeyiz. Siz, Uğur Bey, “bilge” ne demektir, hiç biliyor musunuz. Bilmeden “bilge” diyorsanız, siz bir cahilsiniz.

O.İ.: Ben de Yakup Kadri nereye bağlanacak, diyordum.

Y.K.: Buraya bağlanacak Okan Hocam, buraya. Önümde “Büyük Türkçe-Sözlük” var, Vahid Moran'ındır, bu işte üstattır ve savant, erudite karşılığını vermektedir, “savant” Fransızca ve “erudite” İngilizcedir. İkisi için “bilgin” ve “alim” karşılığını okuyoruz. Demek, Şükrü bir bilgin ve alim durumundadır. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne bakıyoruz ve “çok sağlam bilen ve bildiğini kendisi ve başkaları için en yararlı şekilde kullanabilen kimse, hakim” deniyor, bunu da öğreniyoruz. Güzel, Dil Kurumumuz uzatma kullanmamaktadır. Bu “hakim”, o “hakim” değildir. Birinde ‘a’ uzatılır ve diğerinde i’yi uzatırız. Birisi “yargıç” ve diğeri allame ya da “bilge” anlamındadır. Demek ki, bu cahil Uğur Dündar, Şükrü'yü bir “allame” yapmaktadır.

Şükrü Elekdağ’'ı Kazgan'da, okul dergimiz, çizdiler mi bilmiyorum; benden önceki sınıflardan olmalıdır, ben Siyasal'da adının önemsendiğini duymadım. Siyasal'da adı Boksör Şükrü'dür ve hem “boksör” ve hem de diplomat’tır; öyleyse bir bilgisiz adamdır. Bilge boksör kara cahile çok yakındır.

Çok güzel ve nasıl “büyükelçi” oldular. Ve bu soruyu yanıtlamak için Turan Güneş'ten bahsetmeliyim. Ben severim, eksantrik bir adamdır ve hiç chp'li olmamıştır, diyebilirim. Bir, Paris'te okumuştur ve TKP'ye kayıtlıdır; bu eski Türkiye Komünist Partisi'dir. İki, Türkiye'de ise Demokrat Parti'ye katılmıştır, Bayar'ın ve Menderes'in Partisi'dir. Sonra Hürriyet Partisi'ne girdiler, hiç CHP’li olmadılar. Üç, Turan Güneş TKP’ye girerken CHP vardı, Demokrat Parti'ye girerken de CHP vardı, Hürriyet Partisi'ni kurdukları zamanda da CHP vardı; hiç girmediler ve sonra, Demokrat Partiye karşı bir “ittifak” düşüncesiyle CHP’ye iltihak ettiler. Dışişleri bakanı oldular.

Turan Güneş’in damadı Sencer Ayata'dır. Karabulut CHP'nin başına konunca, ilk ziyaret ettiği isim Sencer Ayata idi, o zamanlar tanımıyorduk, şimdi tanıyoruz, bir Cumhuriyet hainidir. Kılıçdaroğlu bilerek çağırmıştır ve iki dönemdir CHP karşıtı olarak CHP milletvekilidir. Galiba CHP karşıtı olduğunu açıkça da ifade etmektedir.

Karabulut sadece cumhuriyet düşmanlarını chp'ye almıştır.
İşi, cehepe'yi bozmaktır. Bir bozguncudur.
Sencer Ayata da bir cehepe düşmanıdır.

D.H.: Sizce Kılıçdaroğlu'nun AKP dönemi sona eriyor mu? Henüz AKP’ye soluk borusu olmaktan vazgeçmiş değil, her yerin sallandığı şu ortamda dahi ciddi bir muhalefetini göremiyoruz ama bir yandan da Amerika’nın Erdoğan’ın üstüne gitmesi ile birlikte, o da gık çıkarır ve bir de İyi Parti'ye yanaşır oldu. Ne dersiniz?

Y.K.: Deniz Hocam, siz de görüyorsunuz, rüzgara bakıyor. Hep bir yanaşmadır.

Şimdi Uğur Dündar'ın yazdığı gazete de İyi'yi desteklemektedir. Saygı Bey'in yazıları bunu göstermektedir.

Turan Güneş, Dışişleri Bakanı iken, bir gün ansızın Boksör Şükrü'yü Washington'a büyükelçi atadığında Bülent Bey çok şaşırmıştı. Şaşkına döndüğünü hatırlıyoruz. Boksör Şükrü'nün bu en büyük diplomatik göreve gelmesi işte böyledir.

Boksör Şükrü'nün meddahı “pastacı” Uğur Dündar'dır, bir ara gazetecilikten ayrıldığı zaman, Yeşilyurt ya da Yeşilköy'de pastacılık yapmıştı. Bunu daha sonra yazmak üzere, şimdilik burada bırakıyorum.

İzin verir misiniz, şimdi Mektebi-Mülkiye'ye ve Planlama'ya geliyorum. Planlama 1960 yılında ve 27 Mayıs'tan hemen sonra kuruldu. Mülkiye'ye 1956 yılında girmiştim, o sırada hemen hemen sadece Mülkiye'ye sınavla giriliyordu, ben girişte birinci olmuştum. Öyle girmek birdenbire “şöhret” olmak demektir, radyo haber olarak veriyordu ve gazeteler yazıyordu. Girer girmez Taner Timur'la tanıştım, Taner de benden önce Siyasal'a birinci girmişti, numarası “bir” idi, hemen arkadaş olduk. Taner bana rehberdi, klasik müzik severdi, aydın olmak klasik müzik sevmekti, Taner öğretti. Şimdi İbranice  öğrendiğim okulum olan Dil Tarih'te o zamanlar “Üniversite Konserleri” vardı, hiç kaçırmazdık, yer bulamazdık. Özgen Acar herkesten önce gider hepimize yer tutardı. Taner dil bilirdi ve yeni diller öğrenirdi, ben de Taner ne yaparsa yapardım. 1956 yılında, Turan Feyzioğlu bakanlık emrine alınınca “eylem” yaptık, o sırada “isyan” dediler, Taner ile beraber, ikimizi de Fakülte'den uzaklaştırdılar.

Sonradan Taner asistan oldu, ben de asistan olmak istiyordum. Sadun Aren'i seviyorduk, iktisat öğretiyordu, asistanı olmak istediğimi söylemiştim. Fakülte'deki hocalar istemiyorlardı, Menderes Fakülte'yi sevmiyordu ve bir de beni alarak hedef olmak istemediler. Ben ise yavaş yavaş “öğrenci lideri” olmuştum. Ankara Üniversitesi Talebe Birliği'ne girmiştim, ikinci başkandım. Sonra birinci başkanı tard ettim ve başkan oldum. Sonra Türkiye Milli Talebe Federasyonu Kongre Başkanı oldum. Menderes gençliği elde etmek istiyordu, büyük savaş vardı. İki yıl boyunca gençlik savaştaydı, sanki bilmediğimiz bir devrimin provasını yapıyorduk. İlk ölüleri bu zamanda verdik. Polisler beni çok dövüyorlardı; yumruklarla bir kenara atıyorlardı. Sık sık burnumu kırmayı denediler.

Birkaç gün önce Hikmet Çetin ile bir akşam yemeğindeydik, Tanju Paşa, Hamdi Üstad da vardı, maaileydik. Hikmet o günleri çok iyi hatırlıyor, bizimle aynı dönemde Siyasal’daydı. MTTB gericilerin elindeydi. Biz Türkiye Milli Talebe Federasyonu idik. Asıl olan bizdik, diğeri küçük ve kontrol edilebiliyordu, Menderes polisleri onlardan yanaydı. Bumin Yaman, yaman ve iri yarı bir polisti; önceki gece Hikmet, Bumin'in beni dövmesini de anlattı. Sanki polis dayağı “arsızı” olmuştum. Hikmet “İsmail Kahraman adamlarıyla seni dövmeye teşebbüs etti, püskürttük,” diyordu.

B.Z.: Şu anki Meclis Başkanı İsmail Kahraman, herhalde.

Y.K.: Evet, Barış Hocam. İsmail Kahraman şimdiki meclis başkanıdır, bize karşı olduğunu hatırlıyorum, Menderes kuvvetleri destekliyordu. Hikmet çok iyi hatırlıyor, ben de tekrar dinlemek istiyorum. Dayak, dayaktır.

O.İ.: İsmail Kahraman daha sonra, 60’lı yıllarda MTTB başkanlığı da yaptı. O yıllardan itibaren ilericilere karşıydı, saldırıyordu ve açıkça islamcılığı savunuyordu. Hiç değişmemiş görünüyor.

Y.K.: Öyledir ve işi gericiliktir. Güzel, devam edelim. Siyasal Bilgiler’de iyi tanınıyordum. Ama bir gün okulda sınıf arkadaşım Özer, bir bakanın oğluydu, “Yalçın Küçük komünist” demişler, canım sıkıldı.

D.H.: Neden sıkıldı canınız?

Y.K.: Çünkü o zaman ben komünizmi bilmiyorum ve bir kampanya açıyorlardı. Özer’i arayıp bulmuştum, sütunlu salonda, “Benim komünist olduğumu nasıl biliyorsun” dedim. Şaşırdı, “Abi çok çalışkansın, zekisin, komünistler zeki ve çalışkanlardan çıkıyormuş, ne bileyim abi” dediler. Özer çok iri yarıydı, böyle deyince bıraktım.

Bizim zamanımızda yalnızca zeki ve çalışkan olana komünist diyorlardı. Biz komünist idik. Pek çalışkan ve çok zeki idik. Suçumuz var. Üniversiteye birinci giren komünisttik.

Aydın Yalçın Amerika'dan dönmüştü, Milli Birlik Komitesi onu İş Bankası yönetim kuruluna almıştı. Aydın Bey Amerika'dayken mektuplaşmıştık, Taner ile birlikte görmeye gittik. Ulus'taydı yeri, konuştuk, ben mi sordum yoksa Taner mi, “ezan ne olacak dedik”, Türkçe ezan istiyorduk. Aydın Bey “komite”de önemli bir adamdı, bir tür “kem-küm” ettiler. Canımız çok sıkıldı.
Ben içimden devrim'e karar verdim.

Sovyet Devrimi'ni çalışmaya yöneldim.

O.İ.: Ama bu daha geç bir dönemde oldu sanırım, akademiye girişiniz ve SSCB endüstrileşmesi üzerine çalışmalarınız daha sonraki yıllardaydı. 60’ların başlarında DPT’de olduğunuzu söylemiştiniz.

Y.K.: Tabii öyle. Ama ilk istediğim yer Planlama değildi. Önce ben de Taner gibi asistan olmayı düşünüyordum. Ancak hocalarım Menderes'in baskısını düşünerek pek oralı olmuyorlardı. Ama Sadun Bey'i istiyordum, Menderes düştükten sonra bir gün Sadun Aren, “Yalçın, Planlama diye bir teşkilat kuruluyor ve ben iktisat daire başkanı oluyorum, gel, birlikte çalışırız” dediler. Benden “peki” cevabı çıktı. Ancak sonra Sadun Aren'i komünist saydılar ve almadılar. Beni aldılar. Yalnız müsteşar beni model hazırlayan şubenin başına getirmek istemişti ve “komünisttir” deyip sorun çıkardılar. O sırada Müsteşar Memduh Aytür idi, “yazın” demişler, yazılı reddetmelerini istemiş, yazamamışlar. O nedenle çok genç bir yaşta, Planlama'da daire başkanı oldum.

İlk müsteşar Şinasi Orel'di. Kurmay albay idi. İkincisi Osman Nuri Torun; hakiki bir beyefendi, Siyasal'dandır. Sonra Ziya Müezzinoğlu, o da Siyasal’dandı, Maliye'den ve hükümete yakındı, sonradan da Memduh Aytür müsteşar oldu, millici ve çok yüksek bir teknisyendi, beni çok iyi çalıştırdı ve bazen bana “Yalçın, kime oy vereceğim, bilemiyorum” diyordu. CHP'yi beğenmiyordu ve “TİP'e mi” oy verecek, hayır, henüz yüksek devlet adamları sosyalist bir partiye oy vermekten çekiniyorlardı. Tereddütleri vardı.

Necat Erder Siyasal'dan, çok hoş ve enteleküel birisiydi, Sosyal Planlama'nın başındaydı, Atilla Karaosmanoğlu yine Siyasal'dandır ve Ayhan Çilingiroğlu, mühendis, hep birlikte çok güzel çalıştık. Çok yeni işler yaptık. Sonra aramıza Atilla Sönmez katıldı, Fransa'dan iktisat doktorası yapmıştı, çok büyük katkıları oldu. Ne güzel günlerdi. Ayhan hariç hepsi göçtüler. Hep özlüyorum.

O.İ.: Cahilleşmeden önceki tarihimiz bu diyorsunuz. Tabii bu yıllar aynı zamanda Türk aydının yükseliş yılları. Ama İsterseniz bu dönemi, Planlama yıllarını ve DPT’nin bitirilişini bir sonraki kısımda konuşalım.

Y.K.: Tabii tabii, bunlar anıdır ve her zaman anlatırız.