Kemal Okuyan'la darbe sonrası Türkiye ve 4 Eylül Mitingi üzerine

Kemal Okuyan'la darbe sonrası Türkiye ve "4 Eylül Mitingi" üzerine konuştuk. Okuyan, 4 Eylül Mitingi için "bu, şu ya da bu partinin mitingi değildir, ortak bir çerçevede buluşanların birlikte kotardıkları bir mitingdir" derken, mitingin amacının "farklı-bağımsız bir çizgiyi sergilemek, ona kanal açmak" olduğunu vurguladı.
Haber Merkezi
Perşembe, 25 Ağustos 2016 00:57

Darbe sonrası Türkiye ve 4 Eylül Mitingi üzerine Kemal Okuyan ile konuştuk. "Türkiye’de sermaye sınıfı kontrollü bir İslamcılık istiyor. Laikliğe dönüş sermaye için öldürücü olur" diyen Okuyan, AKP'li isimlerin "laiklik önemliymiş" çıkışlarını "azıcık sos" olarak nitelendirdi.

4 Eylül Mitingi için "çağrı metni son derece açık ve yalın" diyen Okuyan, mitingin "şu ya da bu partinin mitingi" olmadığını vurgulayarak, amacın "farklı-bağımsız bir çizgiyi sergilemek, ona kanal açmak" olduğunu belirtti.

Okuyan mitingin "olumlu bir kırılma noktası" olabileceğini söyleyerek, AKP'nin şu anda yaptıklarının kabullenilmesi durumunda "yeniden daha ötesini hedeflemesi"nin kaçınılmaz olduğunu söyledi.

Röportajın tamamı:

Darbe girişimin ardından bir ayı aşkın bir süre geçti. Bu dönem için ne söylenebilir? AKP ilk şoku atlattı denebilir mi?

Bugün itibariyle 40 gün olmuş. Bir açıdan uzun, bir açıdan çok kısa süre bu. Şu ana kadar darbe girişiminin hemen ardından belirginleşen eğilimlerin hemen tamamının güçlü bir biçimde kendini hissettirmeye devam ettiğini söyleyebiliriz. Örneğin Erdoğan’ın, genel olarak AKP’nin bu darbe girişiminden iddia edildiği gibi güçlenerek çıkmadığını, bunun olabilmesi için bir dizi olguyu hesaba katması gerektiğini söylemiştik. Bu şimdi açıkça görülüyor. Darbe girişiminden önce başlamıştı, AKP günah çıkarmak için papaz odasına girdi, oradan bir türlü çıkamıyor.

Hemen soralım, bu yeni bir AKP ile karşı karşıyayız anlamına mı geliyor? Fabrika ayarlarına geri dönüşten söz ediliyordu, bu daha da farklı bir şey, yeniden tasarlanmış bir AKP mi söz konusu?

AKP’ye bir süredir damga vuran temel motivasyon, Erdoğan’ı kurtarmak. Her ne olursa olsun. Bu bir süredir böyleydi ancak Erdoğan “survivor”ı kendi kuralları ile oynamaya çalışıyordu. Darbe girişiminden sonra, Erdoğan, iç ve dış politikada kendi sınırlarını görmeksizin kurtuluşun imkânsızlığını kavradı, en azından bir süre buna uygun davranacak, dişini sıkacak. AKP’nin tepesindeki hava da bu, hatta Erdoğan’ı kontrol etmek için ciddi çaba harcıyorlar. “Fabrika ayarlarına dönüş” AKP’nin ilk dönemine büyük yatırım yapan liberallerin icadıydı, onların duası, temennisiydi. O döneme ilişkin bir olumlamayı içeriyor. Bizim algımızda böyle bir şey yok. AKP’nin bu ülkeye yerleştiği, öldürücü darbeler için zemin kazandığı dönemi allayıp pullayacak değiliz. Bugün ise, AKP’nin yaptığı iç ve dış dengeleri, ki bunları birbirinden ayırmak gerçekten son derece güç, daha gerçekçi bir biçimde hesaplayarak konum almak. Kuşkusuz buradaki dünya sermayenin dünyası, hesap kitap o dünyanın içinde yapılıyor. Buradan iyi bir şey çıkması mümkün değil. Daha “gerçekçi” bir AKP’yi tercih etmek isteyen olabilir, bunun mümkün olup olmaması bir yana, halkımıza herhangi bir hayrı dokunmayacak.

Bunu biraz daha somutlasak. AKP’nin kendi sınırlarını görerek devam etmesi, somut olarak ne anlama geliyor?

Kalıcı bir tercihten söz etmiyorum. Ne Türkiye uzun erimli değerlendirmelere imkân tanıyor ne de Erdoğan AKP’si misyonsuz yapabilecek bir parti. Ancak şu anda AKP, Türkiye içindeki yalnızlığından kurtulmak için çaba harcıyor. Yüzde 45’le, 50 ile yalnızlık olur mu? Olur. AKP projesine gerçeklik ve kuvvet katan, daha doğrusu o projenin sahiplerinden olan Gülen Cemaati artık orada yok. Mesele kadrolaşmanın çok ötesinde. AKP’nin arkasında duran güçlerle sürtünmeye başladığı an ile cemaatin AKP bloğunun dışına çıkmaya başladığı an neredeyse aynı. Fethullahçılar epey bir aklı, bağlantıyı, kadroyu, operasyonel gücü, sırrı kendisiyle birlikte götürdü. Ama hâlâ ayrılabilmiş değil. Cemaatin siyasi ağırlığının gerçekten üzerine gidilse CHP büyük yara alır, MHP altüst olur ama AKP diye bir şey kalmaz. Sorun şu anda “kim cemaatçi” sorusuna kilitlendi. Bu yanlış. Bir dönemin temel politikalarının tamamında cemaatin de imzası var. Eğer mutlak temizlik iddiasıyla hareket ediliyorsa, AKP hükümetlerinin tamamını devri sabık ilan etmeleri gerekir. Sorunuza geri dönecek olursak, AKP en temel varlıklarından birini kaybetti, zayıfladı. Kaba bir özet geçerek söyleyeyim, tek bir kişinin iradesine indirgenmiş bir İslam Devleti hedefine ulaşmanın güçlükleri daha da arttı. 2010’da “Türkiye bu elbiseyi giymez” diyorduk, bu şimdi daha açık görülüyor.

“Darbe girişimi İslamcılığın önünü açtı” değerlendirmesi çok yaygındı.

Türkiye’de İslamcı iktidar kendi içinde çatırdayacak ve İslamcılık güç kazanacak! Bakın iyimserlik filan yaymaya çalışmıyoruz, burada önemli olan halkımızın, Türkiye’nin ilerici-devrimci birikiminin karşı tarafın zayıflıklarını görerek hareket etmesidir. Karşı tarafın güçlü olduğu noktalara bakarak siyaset üretirseniz yenilgi kaçınılmaz hale gelir. Türkiye’de tehlike var, Türkiye’de tehdit var. Tamam. Ancak azıcık özen! Söz gelimi darbe girişiminin başarılı olması durumunda Türkiye’de halifeliğin ilan edileceğini, açıktan bir İslam Devleti’ne dönüşeceğini ileri sürenlerle karşılaşıyoruz. Amerikancı darbenin hedefi bu değildi. Amerikancı darbe, Erdoğansız bir AKP iktidarı için denendi ve burada azıcık laiklik sosu gerekecekti. Hani şimdi AKP’li isimlerin “laiklik önemliymiş” demesi gibi. Azıcık sos. Darbecilerin vereceği ayarı şimdi AKP’nin kendisi veriyor. Ancak bu Türkiye’deki dinselleşme tehlikesini azaltmıyor ki! Tam tersine bugünkü tablo normalleştirilmiş oluyor. Bugünkü tabloyu kabul edenler ya bugünden nemalananlardır ya da tamamen havlu atanlar. Ve bu tablo bir kez kabullenildiğinde, zaman içinde AKP’nin yeniden daha ötesini hedeflemesi kaçınılmaz. Siyasetin mantığı bunu der, toplumsal gerçeklik bunu der. Türkiye’de siyasal İslam, laikliğe düşmanlık son on beş yılın en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor ve laiklik adına birileri onunla işbirliği yapmaya çalışıyor.

Neden?

Çünkü Türkiye’de sermaye sınıfı kontrollü bir İslamcılık istiyor. Laikliğe dönüş sermaye için öldürücü olur. Bu ülke 15 yıllık kepazeliği yalnızca laiklik-İslamcılık tartışmasına sıkıştıramaz. Bu sorgulanırsa, her şey ama her şey sorgulanır, bunu biliyorlar. Ayrıca patronlar bugün işçi sınıfının uysallığında dinselleşmenin rolünün farkında. Burdaki en küçük bir eksilme onları sarsar. Dolayısıyla, sürdürülebilir ve kontrol altında bir AKP iktidarından yanalar. Erdoğan “ben bunu size verebilirim” diyor, CHP “ben buna yardımcı olurum” diyor, “aman el ele tutuşalım, faşizm geliyor” diyen solcu farkında olmadan buna yardımcı oluyor.

Biraz dış politikaya baksak. 15 Temmuz’dan önce başlayan süreç, sonrasında hızlandı ve Türkiye’nin dış politikasında gözle görülür bir değişim var.

Eğer değişimden stratejik düzlemde bir yeniden yapılanmayı anlıyorsak, kesinlikle hayır. Bugün AKP dış politikada boyunu aşan denemelerden vazgeçiyor, bunun yeni bir stratejiye yol vermesi hem zamana bağlı hem de uluslararası dengelere. Aynı anda hem Rusya hem ABD’nin kabul edeceği ya da öyle varsayılan sınırlar içinde denemeler yapmaya başladı AKP. Cerablus harekatını da böyle okumak gerekiyor. Bu henüz yeni bir dış politika değildir. Bir dış politika stratejisi geliştirmek için nabız yoklanmasıdır. Temel hedef Erdoğan’ın kurtuluşu olduğu için bu hem çok kolay hem de çok zor. Kolay çünkü AKP bu uğurda her tükürdüğünü yalayan, her manevrayı yapan bir oluşum. Zor çünkü AKP’nin herkesi memnun etmesi olanaksız olduğu gibi kaybettiği güveni kazanması da söz konusu değil.

Geçenlerde Erdoğan’ın Putin ile görüşürken aslında NATO ve ABD ile pazarlık yaptığını söylemiştiniz. Bu pazarlıkta durum nedir?

Bakın, darbe girişimi sırasında ABD parmağı fazlasıyla gözümüzün içine sokuldu. Bunun bir nedeni Fethullahçılar. Belli ki onlar darbeyi örgütlerken ABD desteğini pazarlamışlar, kendilerinden olmayan subayların desteğini almaya çalışmışlar. Ancak asıl üzerinde durulması gereken ABD’nin kendi tercihleri. Bir Kübalı dostum “ABD’nin kendini gizlemek istemediği ilk darbe bu” yorumunu yapmıştı, katılıyorum ama ilk mi bilemiyorum. ABD kendisine küfredilmesine alışkındır, bu aynı zamanda kendisine büyük bir güç verir. Dünyanın her yerine etkide bulunabilme yeteneği, gerektiğinde darbe yaptırabilme becerisi… Bu bir ideolojidir. ABD’nin en yakın hizmetkârları ABD’den korkarlar ve yeri geldiğinde ABD’den şikayet ederler. Bunun en güzel örneği her dönemin Amerikancısı Demirel’dir. Hem yakınmış hem hizmet etmiştir. ABD’nin kendi içindeki karmaşayı bir kenara bırakacak olursak, darbe girişimi sonrasındaki tavırla Erdoğan’a “ayağını denk al” dediğini söyleyebiliriz.

Bu yaklaşım riskli değil mi? Erdoğan’ın Rusya’ya yanaşması bir ihtimal olarak görülemez mi?

ABD’nin her adımına akıl, yanılmazlık yakıştıranlardan değilim. ABD’nin her hamlesinin başarılı olması da beklenmemeli. Tek tek ele alındığında başarısız adımların sayısı daha fazla. Ancak Türkiye örneğinde şu bilinmeli: Erdoğan’ın Türkiye’yi NATO’dan Avrasya’ya taşıyacak gücü yok. Bugünkü yalnızlaşmasını artırır, sistem buna hazır değil, ayrıca Putin hiç değil. Erdoğan kendisine manevra imkânı sağlayacak kadar sokulabilir Rusya’ya. ABD bunun mesafesine müdahale eder, Putin bir jestiyle azıcık çeker ama herkes bilir ki, büyük bir yer değiştirme için büyük bir toplumsal enerjiye ihtiyaç vardır. Biz buna devrim diyoruz. Şimdi ise, çok ciddi sorunlara sahip, hatta bazı açılardan çatırdayan batı ittifakında kendi yerini sağlamlaştırmaya çalışan bir AKP’den söz edebiliriz. CHP buna da yardımcı oluyor. Ancak buradaki asıl sorun, dünya sistemindeki dağılma. Bu bir yere kadar Erdoğan’a manevra olanağı veriyor ama bir yere kadar. Şu anda Erdoğan’ın en çok ihtiyaç duyduğu şey, geçici de olsa sakinlik, çapa atacağı dingin bir su.

CHP’nin bir iktidar partisi gibi hareket ettiğini yazdınız, bu daha ne kadar sürecek ve asıl önemlisi Türkiye’deki siyasi iktidarın karşısında konumlanma açısından boşluk nasıl kapatılacak?

Bir burjuva partisi olarak CHP bunu yapacak elbette. Ancak CHP’ye oy veren, yerelliklerde CHP’de politika yapan çok sayıda kişi, AKP Türkiyesi’nde bir normalleşmeye karşı. Bu kesimlere, AKP Türkiyesi’nin sınıfsal temellerini anlatmaya çalışıyoruz. Bu temelleri yok sayarak alternatif üretmek mümkün değil. Artık kim kimi kandırdı, kim haklı çıktı kısır döngüsünden kurtulma zamanı. Bugünü AKP’ye akıl hocalığıyla geçirmek isteyenlerle bu kadar adaletsizlik, eşitsizlik, kötülükle barışamam diyenler ayrışacak. 4 Eylül’deki miting örneğin, tam da bu ayrışmayı hızlandırmak, ona güç katmak için düzenleniyor.

Nereden çıktı bu miting fikri?

Sokağın gericiliğe terk edilmemesi gerektiğini epey kişi düşünüyordu. Bu ihtiyaç değişik şekillerde karşılanabilir. AKP mitingine gidilebilir, CHP’nin "milli mutabakat” mitinglerine katılınabilir. Bir yol da, farklı-bağımsız bir çizgiyi sergilemek, ona kanal açmaktır. Bunu acil bir ihtiyaç görenlerin fikri miting. 15 Temmuz’dan sonra bu doğrultuda sohbetler oldu, çeşitli öneriler geldi. Bir noktada miting çağrısına evrildi.

Bu kadar büyük ölçekli mitinglerden sonra risk değil mi böyle bir karar?

Bazen tek bir kişi bile tarihe not düşer. Bu miting için çağrı yapan kimse “acaba kaç kişi katılır” sorusunu sormadı. Doğrusu buydu. "Aza razı" olduğumuz için ya da beklentimiz sınırlı olduğu için değil. Tersine, hissettiğimiz ihtiyaç çok geniş bir toplum kesiminde hissediliyor ama "Yenikapı'nın altında kalır mıyız" sorusunun kendisi bile Yenikapı'daki korkak gericilik şovuna hak etmediği bir güç verir. 
Sonra herkes, bu çağrıya sonradan güç katanlar, hep birlikte, katılımın artması için uğraşıyorlar elbette. Bu miting enerjiyi artırmalı, umut vermeli, sığıntı politikalardan kurtulma cesareti aşılamalı. “Bu ülkeden gitmek gerek” duygusu bir açıdan çok cesaret ister, bir yandan da aşırı korkak bir tutumdur. Düşünün bu ülkeden gidecek cesaretin var ama bir mitinge dahi katılmaya halin yok! Bunu yeneceğiz, aşacağız.

Komünist Parti açısından bu miting ne anlam ifade ediyor?

Mitingin çağrı metni son derece açık, yalın. Daha sonra ortaya çıkan 16 maddelik bildiri de öyle. Bunların içinde görüyoruz kendimizi, bunların ortaya çıkışında katkımız oldu, kuşkusuz mitingin propagandası ve örgütlenmesi için bir parti olarak elimizden geleni yapıyoruz. Ancak bu kadar. Bu, şu ya da bu partinin mitingi değildir, ortak bir çerçevede buluşanların birlikte kotardıkları bir mitingdir. Mitinge büyük bir destek var, giderek artıyor. Bu çerçevenin, bu bağımsız hattın güçlenmesi Türkiye’nin tüm devrimci birikimi için, emekçi halkımız için önemlidir, herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Miting bu açıdan olumlu anlamda bir kırılma noktası olabilir.