Dünün Dünyası'ndan bugüne geleceğini arayan bir ülke: Türkiye

Dünün Dünyası’nda anlatılan derin kriz, tam da bugünkü Türkiye’yi anlatıyor. Dediğimiz gibi, belki gecikmeli ve katmerli olarak yine...
Volkan Algan
Salı, 15 Kasım 2016 20:09

Stefan Zweig’in Avrupa’ya, Batı Uygarlığı’na vedası, bir ağıtı da sayılabilecek Dünün Dünyası adlı otobiyografik kitabı hakkındaki bir yorumda şöyle deniyordu: “Okumaya ara verdikten sonra ha gayret deyip zorlamayla devam etmesem çok büyük bir hata yapmış olacağımı anladığım eser. Okurken tasvir ettiği yıllar, sanki 20. yüzyılın başından çok bugünleri anımsatıyor.”

Yerinde bir tespit, döneceğiz tekrar buraya, yazının sonuna doğru.

Burjuvazinin son klasik kuşak aydınlarından sayılabilecek -sola, sosyalizme siyaseten hiç yaklaşmamış, emekçilere hümanist bir kayıtsızlıkla bakan, burjuva aydınlanmasının değerlerini tüm samimiyetiyle sahiplenen, en önemlisi de Avrupa fikrine ve uygarlığına sonsuz bir iyimserlik besleyen- Zweig, kitabın başlarında çocukluğundaki mutlu günleri anlatırken, Habsburg İmparatorluğu’ndaki güvenli burjuva dünyasını, biraz da ailesinin yaşadığı huzurlu hayatı geri dönememecesine kaybettiğinin farkında olan bir kıskançlıkla anlatıyor ve şöyle diyor:

“Şahsen ben, o tek ve hiç kuşkusuz son derece rahatsız ve tehlikeli varlığın dar mekânına sıkıştırdığımız onca değişik ve farklı olayı düşündükçe şaşırmadan edemiyorum, hele ki onları atalarımızın yaşadıklarıyla karşılaştırınca - babam veya dedem ne gördü ki? Her biri tek düze bir hayat sürdü. Baştan sona yükselişi, düşüşü, sarsıntısı ve tehlikesi olmayan bir hayat sürdü, ufak tefek gerginlikleri, fark edilmeyecek derecede az geçişleri olan bir hayat; zamanın dalgalarının onları beşikten mezara taşıdığı aynı tempoda, huzurlu ve sakin bir hayat."

Oysa o kendisini büyük bir uygarlık krizinin tam ortasında bulmuştu:

“Benim neslimin dışında başka hiçbir nesil, ulaştığı o yüksek manevi değerlerden böylesi bir ahlâk çöküşü yaşamamıştır.”

Zweig kitabının bir yerinde yaşadığı hayattan emin ve son derece memnun burjuvaların, göz göre göre gelen felaketi nasıl da görmediklerini, çok ileri saydıkları kültür-sanat ortamlarında neşe içinde hayatın keyfini çıkarmaya devam ettiklerini anlatıyor. Kendisinin de -ortalamadan daha telaşlı olmasına rağmen- kesinlikle bu çapta bir savaşın çıkıp, çok övündükleri medeniyetlerini böyle yerle bir edeceğine ihtimal vermediğini anlatıyor. Zweig gibi Avrupa aydınlarının gurur duydukları, bu nedenle de sarsılmaz bir inanç besledikleri ve yine bu nedenle pek akılcı saydıkları medeniyetlerinin, bu “akılsız” gidişatı bir şekilde engelleyeceğine, bir yerinde aklıselimin galip geleceğine dair metafizik bir inanç taşıdıklarını anlıyoruz.

Demek ki burjuva aydınları, en azından 80 yıldır görmüyor.

Zaten tam da bu nedenle Avrupa büyük bir tinsel krizin içine yuvarlanıyor savaşla birlikte; nasıl olabildi bütün bunlar? İnsanlığın gördüğü en ileri medeniyet; herkesin güven içinde yaşadığı, bilime-sanata-kültüre sonsuz bir inancın beslendiği bu uygar kıta, yine insanlığın gördüğü en vahşi savaşa, trajediye nasıl sahne oldu? Tüm bir Avrupa medeniyetini oluşturan uluslar aynı büyük insanlığın en ileri unsurları-kardeşleri değil miydi, birleşik bir büyük Avrupa ülkesinin hayalleri kurulmuyor muydu o günlerde...

Yanıtlanamayan dev sorular dönemi açılmıştı.

Uzatmayalım, ama yaşanan şey burjuva uygarlığının son nefesini vermesiydi, o saatten sonra burjuvazi kendi ideallerini büyük bir inançla taşıyan katıksız burjuva aydınlarını bir daha çıkaramadı. Kitabın yazarının savaşın sonunu beklemeden intihar etmesi de burjuva aydınının sembolik bir ölümüydü adeta. Hani bir kitabına seçtiği ismi hatırlayacak olursak, insanlığı yıldızının söndüğü anlar’dan geçiyordu dünya.

Bugün Avrupa aydını olarak bilinen sonraki tüm aydın kuşakları, bir şekilde komünizmin rengini taşıdılar...

Çöküş böyle bir şeydir ve ilk defa başımıza gelmiyor. Zweig’in anlattığı Dünün Dünyası’nda olduğu gibi bugünün dünyası da, derin bir inanç yitimi ve çıkışsızlık içinde.

Sovyetler Birliği’nin 2. Savaş’ın ardından muzaffer biçimde dünya sahnesine çıkması, Avrupa’ya, yaşadığı krizi çözmek adına bir fırsat sundu. Kendi kendini yok eden burjuva medeniyeti, tarihteki yerini alan işçi sınıfı karşısında kendini yeniden ispatlamak zorundaydı. Sovyetlerin dünya fikir hayatına getirdiği kalite, batı medeniyetine de bir can verdi aslında ve Batı medeniyetinin uzatmalı ölümü en azından Sovyetlerin çözülüşüne kadar sürdü.

O günden sonra ise saçmalık olduğu daha ilk günlerinden belli olan iyimser tek kutuplu dünya tezlerinin kısa süreli tartışılma dönemini saymazsak, büyük bir fikri kuruma içinde Avrupa. “Aydın”sa, çoktan öldü. Bir başka bağlamda doğmak üzere.

***

Benzer krizlerin bize yansıması, memleketimizin batı dünyasıyla yaşadığı saat uyuşmazlığı nedeniyle, katmerli ve bir kat daha bakiyeli olarak yansıyor.

Böylesi bir krizi, feodal Avrupa’nın çöküşünden, burjuvazinin egemenliğini ilanından 200 yıl sonra yaşadık.

Tabii genç Cumhuriyet’in kuruluşuna giden süreci en azından 150 yıl geriden başlatmamız gerekiyor. Fransa’daki devrime ne dost ne düşman, tam bir devletli akılla bakan Osmanlı buradaki fikri tartışmayla ilgilenmeyip, ileriye atılan Avrupa’nın, bu atılımın altında yatan nedenlerine takılmadan taklidine girişmesi, Jakobenlerin dönemine, yani devrimin en ateşli anına rastlar.

İlk Batılılaşma hamlelerinden itibaren ülkenin ikiye bölündüğünü söylememiz lazım: İlerlemeciler, statükocular. İlerlemeden devletin hayatta kalamayacağını anlayan bir grup kararlı kadronun çok karışık ideolojik referanslarını belirleyen şey hep devletin yaşadığı kriz olmuştu. Türkiye’de gericilik o zaman icat olundu. bitmeyecek Doğu-Batı tartışması da...

Niyetimiz Türkiye modernleşme serüvenini anlatmak değil, o yüzden uzatmayalım. Ama Avrupa aydınının yaşadığı türden bir krizi Osmanlı aydını da yaşıyor ve 1923 Cumhuriyet’i bu krize bir yanıt oluyor. Gecikmeli ve katmerli demiştik krizlerin bize yansıması için, Osmanlı aydını da henüz kendini bulamadan bir krize doğuyor. Diğer taraftan avantajları var bunun, sırtlarında taşıdığı bir hayal kırıklığı yok aslında, yeniyi kurmak üzere doğmuş oluyor, eskinin yükünü atması kolay oluyor, yeniyi kurmak zorunda olduğunu hemen anlıyor.

Yıkılmaya yüz tutmuş, üzerinde yaşayanların hiçbir ortak paydası kalmamış, aidiyet duygusunun yitirildiği çöküş halindeki bir imparatorluktan çıkan Cumhuriyet, krize çok etkili bir yanıt oluyor. Devlet mi, bir bakışa göre, o da böyle kurtuluyor.

Birkaç noktaya açıklık getirilmesi gerekiyor.

Çökmeye yüz tutmuş uygarlıkların-medeniyetlerin yaşadığı kriz kısa süreli olmaz ve geriye dönük bir izlek pekala bulunabilir. Ama çöküş anının yaklaştığını bahsi geçen coğrafyanın insanlarının derin bir ruhsal ve fikri bunalımı paylaştıklarını görmeye başladığımızda anlayabiliriz. Terminolojik tartışmayı bir kenara bırakarak “tinsel krizi” böyle açıklamak mümkün.

Bu anlarda, krize üretilebilecek etkili yanıtların karşılığını bulması elbette yanıtın doğruluğuyla ilgili değil tek başına. Doğru anın da gelmiş olması gerekiyor. Fakat doğru anın hazırlanmasında, bu yanıtı bulmuş olanların verdiği mücadelenin payını unutmak mümkün değil. Rus Devrimi'nin, Cumhuriyet devrimlerinin ve başka örneklerin hep uzun yıllara dayanan mücadele geçmişlerinden çıktığını biliyoruz.

***

Günümüze ve Türkiye’ye dönecek olursak, bugün en başta alıntıladığımız görüşün yerindeliği ortaya çıkıyor. Dünün Dünyası’nda anlatılan derin kriz, tam da bugünkü Türkiye’yi anlatıyor. Dediğimiz gibi, belki gecikmeli ve katmerli olarak yine.

Türkiye, 1923’te krize verilen yanıtı artık tümden yitirmiş durumda. Bahsi geçen türden tarihi yanıtlar bir devrim anına denk düşüyor ve çöküşü durdurmak için değil, nihayete erdirmek ve yenisini kurmak için veriliyor. Bu, yeni ortak paydalar, kaybolmuş aidiyet hissinin, inancın, güvenin yeniden sağlanması anlamına geliyor.

Özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra 150 yıllık dış politika paradigmasını (doğu-batı sınırında siyaset) kaybeden Türkiye, sadece basit bir siyasi manevra alanını değil, bu alanın üzerine bina edilecek varlık zeminini, doğuşunun dünya emekçilerinin ayağa kalktığı bir tarihsel kesite rast gelmesi nedeniyle ilerici değerleri ilk andan itibaren taşıyan tarihsel özünü yitirdi. Yavaş yavaş, yıllar içinde oldu bu ama, tıpkı nehirlerin şelaleye döndüğü andaki suyun kazandığı ivme gibi, birden dibe doğru sürüklenmeye başladı.

AKP bunun katalizörüydü sadece, kolaylaştırdı, hızlandırdı.

Şimdi Türkiye, bin yıllık devlet geleneği, Anadolu medeniyeti, kültürel miras sözlerinin arkasında darmadağın olmuş, kimsenin kendini ait hissetmediği, yarına güvenin kalmadığı, ortak paydaların yok olduğu büyük bir çadır devleti-tarumar edilmiş savaş yerlerine benziyor.

Türkiye’nin bırakalım ikiye üçe, onlarca parçaya bölünmemesi için hiçbir neden yok bu gidişle. Belki de çoktan bölündü.

Demek ki tarihin yine bir kör noktasında, derin bir “tinsel krizin” içindeyiz. Bu anlarda ayağa kalkmanın tek yolu, verilebilecek yepyeni bir yanıt olabilir. Tarih bilimi bize bunu söylüyor. Bu ülkeyi bir arada tutabilecek tek şey kaldı, emekçi sınıfların bu krizde siyaset sahnesine çıkarak ülkenin tek birleştirici gücü olduğunu göstermesi. Çünkü bu kadar büyük bir dağınıklığı, herkesi kesen bir paradigma dışında kimse toparlayamaz artık.

Olmazsa mı, Zweig’in simgesel sonu bekliyor hepimizi.