Dr. Ebru Basa, kürtaj tartışmalarına ilişkin soL'a konuştu: Sır saklama yükümlülüğü meslek ahlakının gereği

Emniyet Müdürlüğü'nün kürtaj yaptıran kadınların listesini istemesi tepki çekmeye devam ederken, Ankara Tabip Odası'nın eski Genel Sekreteri, Aile Hekimi Dr. Ebru Basa, konuya ilişkin soL'un sorularını yanıtladı. Basa, 'Kişisel verilerin hangi gerekçeyle ve hangi kurum/kuruluş tarafından talep edildiğinden bağımsız olarak kamu sağlık otoritesine ve meslektaşlarıma hekimlerin her şeyden önce bir sır saklama yükümlülüğü bulunduğunu, hasta-hekim ilişkisindeki mahremiyetin kadim bir etik sorumluluk, meslek ahlakının da gereği olduğunu hatırlatmak isterim' diyor.
soL - Haber Merkezi
Perşembe, 12 Eylül 2019 11:13

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 'ivedi' ve ‘gizli’ ibareleriyle İl Sağlık Müdürlüğü’ne yazı göndererek İstanbul’daki tüm hastanelerden ‘polikistik over sendromu’ olan ve kürtaj yaptıran 30 ile 40 yaş aralığındaki kadınların listesini istemesi tepki çekmişti.

Gelen tepkiler üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü bir açıklama yaparak, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunca "FETÖ ve PDY Terör Örgütüne üye olma, Cumhurbaşkanı ile devlet büyüklerine hakaret" konularında yürütülmekte olan soruşturmayı gerekçe göstermişti.

Kişilerin sağlık sistemi üzerinden elde edilen verilerinin Emniyet Müdürlüğü ile paylaşılmasının risklerini ve halihazırda devam eden kürtaj tartışmalarını Eski Ankara Tabip Odası Genel Sekreteri ve Aile Hekimi Dr. Ebru Basa ile konuştuk.

Öncelikle Emniyet Müdürlüğü'nün kişisel verilere Sağlık Bakanlığı üzerinden ulaşabiliyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Aslında henüz ulaşmamış olduğunu varsayıyor -daha doğrusu umut ediyorum- ve kamu sağlık otoritesinin de Türk Tabipleri Birliği’nin son derece yerinde uyarısını dikkate alarak kişisel sağlık verilerini paylaşmayacağına inanmak istiyorum. Kişisel verilerin hangi gerekçeyle ve hangi kurum/kuruluş tarafından talep edildiğinden bağımsız olarak kamu sağlık otoritesine ve meslektaşlarıma hekimlerin her şeyden önce bir sır saklama yükümlülüğü bulunduğunu,  hasta-hekim ilişkisindeki mahremiyetin kadim bir etik sorumluluk, meslek ahlakının da gereği olduğunu hatırlatmak isterim. Öte yandan kişisel verilerin hangi hallerde, hangi koşullar yerine getirilerek “kullanılacağı” ya da “işleneceği” hakkında bir yasal mevzuat da var. Uluslararası sözleşmelerle, Anayasa’yla ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun’la konuya dair bir çerçeve zaten çizilmiş durumda.

Bu noktada sanırım öncelikle özel nitelikli kişisel veri tanımının ne anlama geldiğine bir açıklık getirmek gerekiyor. İnsana ait her türlü bilgi/veri elbette zaten kişiseldir ancak Türk Tabipleri Birliğinin konuyla ilgili açıklamasında da belirtildiği üzere:

“Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, inançları, örgütsel bağları, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri özel nitelikli kişisel veridir.”

*Bu yasal çerçeveye bağlı kalınarak özel nitelikli kişisel verilerin sınırsızca ve ilgili tarafların açık rızası aranmaksızın işlenmemesi genel kuraldır.

*İnceltirsek özel nitelikli kişisel verilerden sağlık ve cinsel hayat dışındaki kişisel veriler genel kural olarak ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenemez; ancak kanunda açıkça öngörülen hâllerde kişinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir. Bu da istisnasıdır.

*Daha da inceltirsek, kişilerin kendileri hakkındaki bilgilerin en özeli olan sağlıklarına ve cinsel yaşamlarına ilişkin kişisel verileri ise sadece Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun’da belirtilen amaçlarla (hâllerde) ve yine Kanun’da belirtilen kişiler tarafından, ilgilinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir.

*Bu amaçlar da kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbi tanı, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimidir.

*Belirtilen amaçlarla kişilerin sağlık ve cinsel yaşamına ilişkin verileri işleyebilecek kişiler ise sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlardır. 

Ve bir genel kural olarak kişilerin sağlıkları ve cinsel yaşamlarına ilişkin veriler de sınırsızca işlenemez, işlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olmalıdır.

Sorunuz özelinde İstanbul İl Sağlık Müdürlüğünün İstanbul Cumhuriyet Savcılığının talebi üzerine son iki yılda kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarına başvuran polikistik over tanılı ve menstrüel regülasyon ( tıbbi küretaj ) işlemi yaptırmış olan kadınların listesini istediğinden ilgili kişilerin haberi yoktur ve dolayısıyla bilgilendirilmiş olmadıkları için açık rızaları da alınmamıştır.

Bu talebin kaynağı olarak İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın yürüttüğü FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma, Rüşvet ve Cumhurbaşkanı ile Devlet büyüklerine hakaret konulu bir soruşturma gösterilmektedir dolayısıyla söz konusu talep doğrultusunda elde edilecek özel nitelikli kişisel verilerin sağlığa ilişkin yukarda belirtilen amaçlarla, yani kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbi tanı, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesinde ya da sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetiminde kullanılmayacağı da aşikardır.

Tam da bu yüzden Türk Tabipleri Birliği’nin açıklamasında belirtildiği üzere İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü İstanbul Cumhuriyet Savcılığının söz konusu talebine yanıt vermemelidir. Yanıt vermekle yalnızca yasal çerçeveyi değil, etik yükümlülüklerini de ihlal etmiş olacaktır.

'HASTA HEKİM GÜVEN İLİŞKİSİ ZEDELENİR'

Gerekçesi devam eden bir soruşturma olsa dahi kişisel verilerin kişilerin rızası olmadan paylaşılmasını hukuken bir suç olduğunu biliyoruz. Hekimler de bu suça ortak edilmiş mi oluyor bu durumda? 

Evet. Yukarda çizdiğim çerçeveye sadık kalırsak kamu sağlık otoritesinin bu talebini şu ya da bu gerekçeyle karşılamak zorunda hisseden hekimler bu işbirliği sayesinde belki bir idari soruşturmayla karşı karşıya kalmayabilirler ancak hastalarının özel nitelikli kişisel verilerini paylaşmakla her şeyden önce hasta-hekim ilişkisinde korunması gereken mahremiyeti ihlal etmiş, güven ilişkisini de zedelemiş olurlar.

Bu iki bilginin, polikistik over sendromu olanlar ve kürtaj yaptıranların, tıbben birbirleriyle bir bağlantısı var mıdır merak ediyoruz. 

Yani aslında keşke araştırılan bu türden bir bağlantı olsaydı ki o çalışma da kimliksizleştirilmiş bir veritabanında yapılabilir, dahası zaten öyle yapılmalıdır ama bu kurgusal çalışmanın bilimsel hedeflerini tayin etmek dahi en az anılan olguların kullanıldığı bir bilimsel çalışmayı tasarlamak kadar zor olurdu. Polikistik Over Sendromu doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrin (hormonal) bozukluklardan biridir. Tıpta sendrom birbirleriyle ilişkisiz gibi görünen ancak bir araya geldiklerinde tek bir olgu biçiminde kendini gösteren semptomlar (belirtiler) ve bu semptomlardan yola çıkarak ulaşılan bulgular bütünüdür. Polikistik Over Sendromu da burada ayrıntısına girmeyeceğim en az iki semptomun birlikte görülmesiyle tanılanan bir bulgular bütünüdür. Menstrüel regülasyon ya da tıbbi küretaj işlemi ise hepimizin bildiği gibi gebeliği sonlandırmaya yönelik girişimsel bir tıbbi işlemdir. Kategorik olarak tamamen farklı olan ve neden yan yana geldiğini anlayamadığım olgulardan söz ettiğimiz anlaşılmıştır sanırım ve ben de zorlamama rağmen bir illiyet bağı kuramadım doğrusu.

Emniyet Müdürlüğü'nün kişilerin izni olmadan kürtaj yaptıran kadınların verilerini talep etmesi; gebelikten korunma hizmetine erişemeyen, kürtaj hakkı yasal olmayan yollarla engellenen kadınlar için bir başka baskı yöntemi değil midir? 

Elbette. Bu verilerin sır saklama yükümlülüğü bulunmayan kurumlarla paylaşılması olasılığı dahi kaygı ve tedirginlik verici bir durumken güncel bir haber olarak karşımıza çıkması, olasılığın kuvveden fiile geçtiğine, somutluğuna ya da gerçekliğine bir kanıt olarak algılanacaktır ama bu durumu “kürtaj hakkının yasal olmayan yollardan engellenmesi” biçiminde kesitsel biçimde ifade etmek olan biteni gene de tam karşılamıyor çünkü aslında tıbbi küretaj yasal yollardan da bir nevi fiilen engelleniyor.  İstenmeyen gebeliklerin sonlandırılmasını amaçlayan tıbbi küretaj işlemi Türkiye’de 10 haftaya kadar halen yasal, ancak örneğin kamu hastanelerinde sanki aslında yasakmışçasına neredeyse hiç uygulanmıyor dolayısıyla bu hakkın kamusal sağlık alanında fiilen bir karşılığı yok aslında. Hal böyleyken gebeliğini yasal süresi içinde sonlandırmak isteyen bir kadının bu hizmeti ücreti karşılığında sunan özel sağlık kurum ve kuruluşlarına başvurmaktan başka çaresi kalmıyor. Haberden tıbbi küretaj içerikli kişisel sağlık verilerinin özel sağlık kurum ve kuruluşlarından da istendiği anlaşılıyor. Ben size sorayım; gebeliğini sağlıkla ilgili tüm diğer girişimlerin gereksindiği asgari mahremiyet ve emniyet dairesinde sonlandırmak hakkı yasal olarak bulunan bir kadın bu durumda nereye başvurur, nasıl bir arayışa girer ? Tıbbi küretaj konusundaki örtük yasakçılık pronatalist nüfus politikalarının bir bileşeni ve ne dinci gericilikten ne Türkiye kapitalizminin ucuz işgücü gereksiniminden ( dolayısıyla en az üç çocuk mottosundan) soyutlanarak ele alınamaz.

'PERFORMANS DEĞİL, PLANLAMA VE EKİPLE BİRLİKTE SAĞLIK HİZMETİ SUNULUYORDU'

Birinci basamak sağlık hizmeti veren bir hekim olarak, kadınların koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanabilme olanaklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadınlar sadece bu olayda geçen tanı gibi zorunlu durumlarda değil, istenmeyen gebelikleri sonlandırmak için de kürtaj olabilir. Bu noktaya gelene dek sağlık hizmetleri nasıl işliyor?

Ben de şu ana kadar tıbbi küretajı tanı amaçlı bir girişim olarak değil rahim tahliyesi bağlamında kullandım ama elbette tıbbi küretaj bir aile planlaması yöntemi değil. Türkiye’de kadına yönelik üreme sağlığı hizmetleri aile hekimliğine geçilmeden önce sağlık ocakları ve ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezlerinde verilmekteydi. Sağlık ocakları ve AÇSAP’larda ebe, hemşire ve hekim birlikte, bölge tabanlı ve 15-49 yaş doğurganlık çağındaki kadınların kırsal nüfus da dahil olmak üzere ev ziyaretleriyle tespit edilerek izlendiği ve sağlık kuruluşuna davet edildiği proaktif bir çalışma yürütüyordu. Gebeliği koruyucu önlemlerin bir bölümüne erişim, kısıtlı tedarik edilebildiği için yoktu ama aynı nedenle daha uzun süreli bir korunma sağladığı için birinci basamakta örneğin Rahim İçi Araç bugüne oranla çok daha fazla sayıda uygulanıyordu. Bu hizmetin bugünkünden en önemli niteliksel farkı performans baskısı olmaksızın doğrudan kamunun olanaklarıyla ve kolektif biçimde sunuluyor –sunulabiliyor - olmasıydı.

'SAĞLIK HİZMETLERİ KAPSAMI DIŞINA DÜŞEN DEVASA BİR NÜFUS VAR'

Bugün bu ekip çalışması artık yok, üreme sağlığı hizmetleri de diğer tüm hizmetler gibi nüfus tabanlı olarak yani aile hekimine kayıtlı nüfus üzerinden veriliyor, doğurganlık çağındaki kadınların izlemleri, gebe/lohusa tespit ve izlemleri, serviks kanseri taramaları bu bağlı nüfus üzerinden yürütülüyor. Evde bakım hizmeti gereksinimi olanlar dışında geçmişte olduğu gibi kişilerin ev ziyaretlerinde tespit edilmesi ve bu ziyaretlerin de belirli aralıklarla tekrarlanması söz konusu değil çünkü tanımlı bir coğrafi ölçek yok ama bununla birlikte gebeliği koruyucu önlemler halen daha ücretsiz olarak ve yeterli çeşitlilik ve miktarda temin ediliyor, gebelik ve lohusalık döneminde gereksinim duyulan vitamin ve mineral takviyesi yine ücretsiz olarak ve yeterli miktarda temin ediliyor. Burada sistemin kapsayamadığı yani halen daha herhangi bir aile hekimine kayıtlı olmayan nüfusun varlığını hatırlatmam gerekir, barındıkları yerde ziyaret ve tespit edilmedikleri sürece birinci basamak sağlık hizmetlerinin kapsamı dışına düşen devasa bir nüfus olduğunu biliyoruz.   

'KÜRTAJIN YASAKLANDIĞI ÜLKELERDE ANNE ÖLÜM ORANLARI ÇOK YÜKSEK'

Kürtaj her dönem çokça tartışılan bir başlık. AKP hükümetinin, sık sık kadınlara daha çok çocuk doğurma çağrısı yaptığını ve kürtaj karşıtlığını her fırsatta dile getirdiğini biliyoruz. Kürtajı yasal olarak engellenme girişimleri de özellikle kadınlardan gelen direnç sayesinde geri çekildi. Kadınların kürtaja erişim hakkının kısıtlanmasının ne gibi sonuçları olacaktır?

Bu soruya yukarda yanıt verdim kısmen. Gene de bir ek yapmak isterim; kürtajın yasaklandığı ülkelerde anne ölüm oranları çok yüksek, erişim hakkının kısıtlanması istenmeyen gebeliklere kadın sağlığını tehdit eden merdivenaltı çözümler aranmasına yol açabilir. Ama tıbbi küretajın bir aile planlaması yöntemi olmadığının altını kalınca ve bir kez daha çizerek vazektomi ve tüp ligasyonu dahil gebeliği koruyucu önlemlerin her kadın ve erkek için eşit, ücretsiz, nitelikli ve erişilebilir olması gerektiğini vurgulamış olayım.