Apolitizm ve direniş: Nasıl bir futbol arzu ederdiniz?

'Bu çıkış, apolitizmin değil, işçi sınıfı siyasetinin ve örgütlülüğünün eseri olmayı bekliyor. İşte o zaman geldiğinde orak-çekiçli bayrakların gerçekten eşit ve özgür tribünlerine kavuşulmuş olunacak…'
İsmail Sarp Aykurt
Pazar, 11 Mart 2018 08:05

Futbol belki de üzerinde en çok konuşulan olguların başında yer alıyor tüm dünyada. Kimine göre, siyasetler üstü ya da dışı bir spor dalı ya da Marx’ın din için dediği gibi bir afyon ve hipnoz yöntemi iken kimine göre büyük bir pazarlama alametifarikası ya da politik ve muhalif esaslı bir güç… Bunların hepsi bugün futbolun içerisinde var ve bunların dönemsel olarak öne çıkış ve geri çekilişleri mümkün. Bunun sebebi futbolda da her şeyden önce var olan emek-sermaye çelişkisi, özetle sınıfsallık ve bunun düzenlediği politik durum…

“Modernize edilmiş futbol”, kapitalizmle birlikte sınıfsal mücadelelerin içerisinde kitlesellik kazanan ve köken olarak işçi sınıfına yaslanan bir oyun olarak bu günlere geldi ve başka bir sınıfın eline geçerek bir "oyun" olmaktan çıktı. İlk zamanlarda coğrafyaların birbirlerine demiryolu ağlarıyla bağlanmasıyla futbol da halklar arasında bir "köprü" görevi üstlendi. O dönemin kuralı Alfred Wahl’e göre şöyle idi: “Bir istasyon demek, bir futbol sahası demekti”. Futbol, Portekiz’in başkenti Lizbon’da telgraf döşeyen işçilerden, Rio Tinto madenlerinde çalışan teknisyenlere ya da Uruguay’da Penarol, Çek coğrafyasında Sparta Prag, Peru’da Allianza Lima takımını kuran işçilere doğru genişlerken, İngiliz işçiler Latin Amerika’dan Kore’ye doğru taşıyordu futbolu…

Futbol, bu örgütlenme sürecinden fazlasıyla etkilendi. Kimine göre bir direniş timsali haline geldi, kimine göre ise işçi sınıfını sömürmenin, halkları uyutmanın ve "apolitizm" yaymanın geleneksel bir yöntemi. Ancak futbol, her şeye rağmen ideolojik olma özelliğini korudu. Futbol, şimdilerde burjuva ideolojisi ile çepeçevre sarılmış, tutuklu bir yaşam sürdürüyor.

İŞÇİ SINIFININ BALESİ

Britanya’da doğan işçiler kapitalizmin vahşi halini yaşayanlardandılar. Erken yaşlarda başlanan fabrika, maden vb. işlerde ücret kesintileri ve grevler yaşıyor, dayanışmayı öğreniyordu işçiler. Bunlar ilk öğrenmeleriydi sınıfın, ancak son değildi. Ardından gelen bazı kazanımlar sonunda kimileri için Cumartesi günleri öğleden sonraları tatil oluyor; futbola yöneliyordu birçoğu. İşte futbol, bir boş zaman eğlencesi olan bu ilk haline burada rastlamıştı. Bu rastlantı, futbolun kitlesel bir tutku haline dönüştüğü zamanları tasvir etmekte.

Futbolun, Umberto Eco’nun “Bir Pazar günü futbol maçı varken devrim yapmak mümkün mü” dediği kadar ve bir emek hareketi olarak örgütlendiği zamanlardı. Almanya’da, İngiltere’de, Viyana’da ya da İspanya’nın herhangi bir işçi-yoğun yerinde futbola rastlamak mümkündü. Aslına bakıldığında buna şimdi de rastlamak mümkün. Ancak meşin yuvarlağı gördüğümüz her yere artık temkinli yaklaşmak gerekiyor. Çünkü işçi sınıfı politik ağırlığını ve mevzilerini kaybettiği oranda kendi yaygınlaştırdığı ve kitleselleştirdiği futbolu başka bir sınıfın siyaset alanına bırakıyor. Bu, futbolun içinde kimi zamanlar ortaya çıkan ilerici ve muhalif oluşum ya da olaylara rağmen böyle… Pek tabii, bu durumun nesnel koşullara, ilerleme ya da geri çekilişlere ve siyasetteki güç ilişkilerine bağlı olduğunun altını çizmek gerekli.

Kübalı büyük devrimci Che Guevara, “Futbol, devrimin silahıdır” derken, İspanya’da Rayo Vallecano kulübüne bağlı taraftar grubu Bukaneros’un zamanında Franco rejimine, şimdilerde ise tribünlerden Adolf Hitler’in doğum gününü kutlayan Real Madrid’in Ultra Sur isimli faşist taraftar örgütüne karşı mücadele ederken, Lefkoşa’da Omonia, İskoçya’da Celtic’in Yeşil Tugayları, Yunanistan’ın Türkiye’de doğan AEK kulübünün Original 21 taraftar grubu ya da Livorno’lu komünist taraftarların Amerika’nın Irak’ı işgale giriştiği emperyalist savaşta ölen 17 İtalyan asker için maçlar öncesinde saygı duruşu yapılmasına “Ölenler İtalyan olsa da işgalci askerlerdi. Bu ülkede her yıl en az 1.500 işçi iş kazasında ölüyor. Neden onlar için devlet töreni düzenlenmiyor?” sorusunu sormalarının mutlaka tarihsel bir bağlantısı var işçi sınıfı ve onun sürüklediği futbol ile… Bu hareketlilik bir başlangıca sahip olsa da, bir son değil. Futbol, siyasetin en etkin işlev gördüğü alanlardan birisi ve toplumsal uzlaşmazlıkların, emek-sermaye karşıtlığının bir yansımasını sunuyor. Ancak bu yansıma, zorlama bir "devrimci dinamik" yaratma çabasına değil, sınıfsal içeriğe ve sosyalist iktidar perspektifine, öncü parti fikrine yaslandığı sürece anlam kazanıyor. Çünkü dinamizm "akışına bırakıldığı ölçüde" sistem tarafından belirlenmeye de devam ediyor.

İKİ FARKLI FUTBOL: BERRAK VE KARANLIK

Tarihte farklı futbol anlayışlarının üretildiğine ve bu anlayışların toplumsal sistemlerin yapılarından bağımsız oluşmadığına rastlıyoruz. Bunun en acı verici örneklerinden bir tanesi Şili ile Sovyetler Birliği’nin 1974 Dünya Kupası elemeleri için karşı karşıya gelişiyle ayan beyan ortaya seriliyordu. Allende’ye yapılan askeri darbe sonucu, binlerce insan ile birlikte Victor Jara ve Pablo Neruda gibi sosyalist sanatçı ve şairin de katledilmesi, “Ölüm Karavanı” ismiyle bilinen cellâtların her gün yeni cinayetler işlediği, hapishanelerin sayısız siyasi mahkumla doldurulduğu ve yer kalmadığı için başkent Santiago’daki Estadio Nacional Stadyumu’nun bir katliam merkezi olarak kullanıldığı bir dönem vardı Şili’de. Diktatör Pinochet’nin futbolu bir araç olarak bellemesi ve "özgür" bırakması Şili’nin deplasmana, Sovyetler Birliği’ne, gitmesine izin verdi. Anti-komünist Brezilyalı hakem Armando Marques’in taraflı olduğu kuşku götürmez hamleleri ile maçın golsüz bitmesi faşist Pinochet rejimini tatmin etmeye yetiyordu. “Sovyetler Birliği bizi futbolda bile yenemedi” çığlıkları duyuluyordu, kana bulanan Şili sokakları ve Estadio Nacional’de işkenceye maruz kalan sayısız insanın çığlıkları gibi…

21 Kasım 1973 gününün ayrı bir önemi var, bir utancın timsali olarak tarihe kazınmasında. Futbolun bittiği, faşizmin elinde bitirildiği gündür. Binlerce insanın kanı ile bulanan stada çıkmayı reddeden Sovyetler Birliği’nin FIFA tarafından ve hiç utanılmadan “çimlerin ve kale direklerinin nizami şartlara uygunluğu” bahane edilerek maça çıkmaya zorlanması futbolun kısa olmayan tarihi düşünüldüğünde dibe vurduğu, karanlık bir anı resmediyordu. Şili sahaya çıkartıldığında karşısında kimse yoktu, tribünlerde toplanmış 17 bin kişilik utanç ordusu ve Avusturyalı hakem Linemayr’ın çaldığı düdükle 1-0 biten 30 saniyelik bir maç…

O utancı yaşayan, Allende’ye yakınlığı ve solcu kimliği ile bilinen kaptan Veliz şöyle diyordu. “O günlerde neler yaşandığını daha sonra öğrendim. Eğer o zaman her şeyi biliyor olsaydım bir daha asla futbol oynamazdım. Bırakırdım. Beni hain olarak fişleyip öldürürlerdi belki, ama bırakırdım”. Bir diğer futbolcu Cazsely ise sürekli reddetse de zorla maça çıkarılmış, kana bulanmış "oyun" başladığında durmuş ve hiç koşmamıştır. Hareket etmeyen tek kişidir sahada. 74 Dünya Kupası'na gitmeye zorlanmış ve Şili takımının Dünya Kupası finalleri ilk maçında, Türkiye’nin kupalara ilk kez gönderdiği hakem Doğan Babacan’dan henüz ilk maçında kırmızı kart görmüştür. Belki bu, Cazsely için küçük bir vicdan arayışı olmakla kalmıştır. Bu "rakipsiz ve bir hayli onursuz" futbol maçı, Şili futbol tarihinin diktatörlük yıllarındaki büyük utancı olarak kalmıştır.

Hep utanç timsallerinden bahsedilir, ancak Sovyetler Birliği ve onun spora karşı geliştirdiği bakış açısı bu ve benzer birçok olay ile birlikte tarihin en onurlu köşe taşlarından birisini oluşturmuştur.

Sanayi devrimi ile beraber futbolun eğlenceli, berrak ve saf yüzü ile karşılaşan ve ona kendinden özellikler katan işçi sınıfı, bu özelliklerini sosyalizmin yerleşiklik kazandığı tüm coğrafyalarda, özellikle de Sovyet coğrafyasında, yeniden üretmişti. Ve anlaşılıyor ki futbol "oyunu" yeniden ve gerçek, amatör ve kolektif bir oyun olarak rüşdünü yeniden ispat edeceği bir siyasal çıkış ve varoluşu arıyor kendine.

Bu çıkış, apolitizmin değil, işçi sınıfı siyasetinin ve örgütlülüğünün eseri olmayı bekliyor. İşte o zaman geldiğinde orak-çekiçli bayrakların gerçekten eşit ve özgür tribünlerine kavuşulmuş olunacak…