“İnandırıcılıklarını yitirdiklerinin farkındalar”

Cuma, 02 Temmuz 2010 10:30

Sivas Katliamı’nın 17. yıldönümünde, gericilerin vahşi bir saldırısı sonucu 33 aydının, sanatçının diri diri yakılması şeklinde gerçekleşen katliamı, AKP’nin Ergenekon, ya da “gizli güçlerin provokasyonu” haline getirmeye çalışmasına şahit oluyoruz. 2 Temmuz 1993’ten günümüze gelinen süreçte Sivas katliamının da Ergenekon ile bağlantılandırılmaya çalışılmasını, solun gericilik karşıtı tavrını ve laiklik konusundaki tutumunu, Birgün gazetesi yazarı Melih Pekdemir ile konuştuk.

2 Temmuz Sivas katliamının yıldönümünde, gericiler tarafından gerçekleştirilen bu katliamın AKP tarafından Ergenekon davasının bir kanıtı olarak gösterilmesi gibi bir durumla karşı karşıyayız. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP Hükümeti malum olduğu üzere Türkiye’de her şeyi artık Ergenekon’la bağlantılı gösterdiği için bunun ne hukuki, ne siyasi açıdan hiçbir ciddiyeti kalmadı. Bu tür değerlendirmeleri yapanlar kendilerini ikna edebiliyorlar mı, ondan bile kuşkuluyum. Genel olarak kontrgerilla gibi konular olursa, belki onun içinde bir yerlere oturtulabilir. Ama şu anda adıyla sanıyla tartıştığımız Ergenekon süreci içine, alakalı alakasız her şey sokulduğu için, böyle bir konseptin bir parçası olarak tartışmayı, ben şahsen Türkiye’de yaşayan bir insan olarak tuhaf buluyorum. 2 Temmuz olayı, kuşkusuz tarihe geçmiş facialardan birisi. Kalkıp da “bunu kontrgerilla yapmamıştır” diye konuşmak benim kişiliğime de, durduğum yere de aykırı ama şu anda kontrgerillanın yaptığını ezbere söylemek için de elimde bir karine yok. Çünkü o günkü olaylar Türkiye’de gericiliğin, siyasi İslam’ın alıp başını gittiği bir hadiseydi. Aziz Nesin hedef olarak gösterilmişti. Olguları unutmamak gerekiyor. “Aman Allahım, perde arkasında çok gizemli bir takım adamlar, masum Müslümanları Aziz Nesin’e karşı, Aleviler’e karşı, oraya giden sanatçılara karşı kışkırttılar” gibi bir hadise yok. O günkü gelişmelere baktığımız zaman, çok ayan beyan bir şekilde, simge isim Aziz Nesin olmak üzere, herkesin gördüğü bildiği mihraklar tarafından, gerici, pis, şeriatçı bir kışkırtma vardı. Hedefleri Aziz Nesin’di. O’nu öldürmek istiyorlardı. Hatırlarsınız o zamanlar Şeytan Ayetleri tartışmasının olduğu günlerdi. Ve böylece, Türkiye tarihine geçmiş bir kara lekedir.

Bir taraftan devletin parmağı olduğunu biliyoruz ama diğer taraftan da bu olayı Ergenekon’la bağlantılandırarak sizin de işaret ettiğiniz gibi gericiler aklanmaya çalışıyor.
Evet devletin parmağı şöyle var: Devlet taammüden aciz kaldı bu olay karşısında. O sıralar Erdal İnönü yetkili yerlerdeydi. O’nun bile Mustafa Ekmekçi’ye yaptığı bir özeleştiri vardır bu konuda. Yani devleti yönetenler de kendi acizliklerini göstermiş oldular.

2 Temmuz sonrasında sol açısında özellikle mahallelerde gericilik karşıtlığının yükseldiği görüldü, ancak 28 Şubat süreciyle birlikte bu sanki tersine döndü. Solun bir kısmı için diyelim, gericilerle dirsek temasına geçildi, onların da ezilenler olduğu gibi bir söylem ortaya çıktı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci?
Açıkçası, varoşlarda, gecekondularda gericilik karşıtlığının yükselişi, sınıfsal bir temelde değil, ezilen Alevi kesimlerin duyarlılığı ile birlikte hareket etme, onların duyarlılığını paylaşma şeklinde bir yükselmeye işaret ediyordu. Gericilik karşıtlığı anlamında, sınıf mücadelesinden görece özerk bir tırmanmaydı. Asıl dinamikler, alttan alta solun argümanlarının siyasi gericiler tarafından çalınmasıyla ortaya çıktı. Türkiye’deki ezber laflardan birisi oldu: “Bunlar takiyye yapıyor” deniliyor. Takiyyenin modern siyasetteki karşıtlığı reel politiktir. Bunlar, siyasi İslamcılar, reel politiği çok iyi yaptılar. Bu reel politik düzlemde, kendilerini biraz becerikli şekilde ifade edebildikleri için, sizin de ifade ettiğiniz gibi solun bir kesimini ikna etmeyi de başardılar. Ama buna teşne bir sol da vardı. Birikim ekibinden Ömer Laçinerlerin açtığı Medine Vesikası tartışması ile, sol ile İslamiyet’in ideolojik olarak uzlaşabileceği resmini yaratan, bence saçma sapan açılımlar da vardı. Burada kuşkusuz bize, devrimcilere, komünistlere düşen, solun yoksul Müslümanlara hitap etmesidir, adı üzerinde yoksul Müslümanlar, Türkiye’deki devrimci hareketin zaten hitap etmesi gereken kesimdir. Bunlarla İslamiyet üzerinden ilişki kurduğunuz zaman baştan kaybedersiniz.

28 Şubat sürecine geri dönersek, bu süreçte ordunun laiklik söylemiyle ortaya çıkması mı sizce solun farklı bir tepki göstermesine neden oldu?
Ordu kendi kurumsal yapısı itibariyle, özgürlükçü bir laikliği savunacak değil. O da laikliği kendince, modernizmin dini olarak algıladığı için, karşı tarafta gericilerin ekmeğine yağ sürecek bir tarzı uyguladı. Nitekim, bugün Türkiye’deki muhafazakarlık, AKP belası falan, 28 Şubat’ın yarattığı mağduriyet üzerinden yükseldi. Yoksa devrimcilerin özgürlükçü laiklik anlayışıyla, ordu cenahından savunulan, salt Batılılaşma konsepti olarak laiklik arasındaki fark ayan beyan ortadadır.

Şu anki durumu değerlendirirsek, sol gericilik karşıtı mücadele açısından şu anda ne durumda ve laikliği kendi hanesine yazmak için ne yapması gerekir?
O konuda biraz iyimserim. Yani AKP’nin ortaya koyduğu, “ya işte aslında AKP vasıtasıyla demoktratikleşme de mümkünmüş, siyasi İslam’dan bu kadar korkmamak gerekirmiş” şeklindeki yanılsamaların, şükürler olsun ki, TEKEL işçilerinin ve şu dünya krizi neticesinde ortaya çıkan, işsizlik, yoksullaşma sayesinde, o tür argümanların zemini oradan kalktı gibi. Yani bu konuda solun eli biraz daha serbestleşti. Taraf gazetesini izleyenler bilirler, bu konuda artık konuşurken yüksek perdeden daha alt perdeye geçmeye başladılar. Onlar da artık inandırıcılıklarını yitirdiklerinin farkındalar diye düşünüyorum.

(soL-Haber Merkezi)