Yürütmenin/İktidarın Sınırlandırılması (Av. Ayhan Erdoğan)

Pazartesi, 26 Temmuz 2010 22:08

İktidarın sınırlandırılması meselesinde tarihsel olarak ilk önemli örnek Magna Carta Libertatum'dur. İngiltere'de 1215 yılında imzalanmış olan Magna Carta (büyük özgürlükler sözleşmesi) Papa III. Innocent, Kral John ve Feodal Aristokrasiyi oluşturan Baronlar arasında, kralın yetkilerini sınırlamak amacıyla imzalanmıştır. Sözleşme ile Kral bazı yetkilerinden feragat etmekte ve kanunlara uygun davranmayı kabul etmektedir. Kral hukukun kendi talep ve isteklerinden üstün olduğunu bu sözleşme ile kabul etmiş olmaktaydı.

Bu anlaşma yurttaşların Kralın keyfi yönetimi karşısında önemli bir güvenceydi. Bu husus ayrıca Kralın yetkilerinin sınırlanması ile Din adamları ile Baronların iktidara ortak olmak arzusunun da bir ifadesiydi. Egemenliğin o günkü güçler arasında dağıtılmasının da sonucu olan bu sözleşme ile Kral yetkilerine din ve halk adına bir sınır getirmeyi kabul etmesi bakımından Anayasacılık hareketinin öncüsü sayılmaktadır.

Magna Carta’nın 39. maddesinde yer alan “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır” hükmü ile halk ta İKTİDARA (Kral'a) KARŞI Din adamları ve Baronlarla ittifak yapmanın karşılığını kısmen almış olmaktadır. Ancak uygulamada bu hakların ne kadarından yararlanabildiği meçhuldür.

Yani iktidarın ilk sınırlanması olan Magna Carta, egemenler arasında yeni bir ortaklık kurarken halka da önemli bir güvence getirmiştir.

ANAYASACILIK HAREKETLERİ

Magna Carta ile başlayan iktidarın (yürütmenin) yetkilerinin sınırlandırılması mücadelesi aynı zamanda sınıflar mücadelesinin bir parçası olarak tezahür etmektedir. Özgürlük mücadelesinde döneminin devrimci olabilecek unsurlarının kendi ittifaklarını yaratarak o dönemki mevcut iktidarların yetkilerini sınırlandırma çabası esasen özünde iktidara ortak olma mücadelesinin bir tezahürüdür.

Kralın şahsında vücut bulan kayıtsız koşulsuz itaat üzerine kurulmuş iktidar feodal düzenin sürdürülmesinde XIV. Louis'nin sözüyle, "L'Etat, c'est moi" ("devlet benim") tam karşılığını bulur. Kral hem yasa koyucu, hem yasanın yürütücüsü ve hem de yargıçtır. Yasama, yürütme ve yargı gücü, bir bütün olarak feodal aristokrasiye aittir.

Devlet siyasal iktidarını Kral'la ifade etmekte Feodal Aristokrasi ile birlikte monark bir bütün devlet fikrinin doğumuna hizmet eden sürecin yaşanması sonrasında iktidar ve özgürlükler kavgası yeniden başlamıştır. Kendi meşruiyetini kutsal kitaplardan,din adamlarından alan Kral İktidarın tartışılamaz, bölünemez ve yargılanamaz olduğu bir dönemi ifade etmektedir.

KUVVETLER AYRILIĞI

"Krallık iktidarının olduğu bir çağda ve ülkede, aristokrasi ile burjuvazi egemenlik için çarpışır ve burada egemenlik bölünmüş olduğu için güçler ayrımı doktrini egemen fikir olarak ortaya çıkar ve 'ebedi yasa' olarak ilan edilir." [Marks-Engels, The German Ideology, s. 60]

Esasen Marks ve Engels tarihsel durumu özetlemektedir. Krallık döneminin bir ifadesi olan Feodalizm içinde gelişen burjuvazinin artık Kralın ortağı olan Aristokrasi ile çıkarları çatışmaktadır.

Artık burjuvazi devrimci ve öncü rolünü üstlenmeye matuf bir başkaldırı hareketinde bulunmaya hazırdır. Bu başkaldırının özü, burjuvazinin (sermayenin) karının aristokrasi ile paylaşmasını sonlandırma ile aristokrasinin Kralla olan iktidar ortaklığından pay alma mücadelesidir.

Sonunda sınıflar mücadelesi anlamında olan feodal aristokrat sınıf ile sermayeyi oluşturan burjuva sınıfının çatışması neticesinde kuvvetler ayrılığı denilen burjuva parlamenter sistemle mevcut iktidarın yetkileri sınırlanmış ve yetkilerin sınırlanması ile yeni bir iktidar ortağı da tarih sahnesinde yerini almıştır. Magna Carta'yla başlayan ve Cromwell hareketi ile devam eden süreç Fransız Burjuva devrimleri ile kendini tam olarak ifade edebilmiştir.

İngiltere’de Cromwell hareketiyle iktidara Feodal Aristokrasiyle ortak olabilen burjuvazi, Fransız devrimi ile yasama, yürütme ve yargı gücünün farklılaştırılması yoluyla feodal aristokrasinin ve kralın elinden yasamayı almış ve iktidarın yetkilerini sınırlamıştır.

İktidarın yetkilerinin sınırlanmasını içeren yasama yani parlamento mücadelenin bir parçası olarak burjuvazinin ittifakını oluşturan halkın da gücünü kısmen parlamentoya yansımasını sağlamıştır. Halkın kendini kısmen de olsa parlamentoda ifade ediyor olması, parlamento öncesinden ileri bir durumdur.

KUVVETLER AYRIĞI İLKESİNİN SONU

Marks ve Engels'in kuvvetler ayrılığı için tanımladığı “Ebedi Yasa olarak ilan edilir” değerlendirmesi hemen kendini gösterir. Zira aristokrasi kısa sürede tasfiye edilir ve Kral sadece burjuvazinin yasamasının uygulayıcısı konumundadır. Burjuvazi kısa sürede devleti kendi ortak çıkarına hizmet eden bir aygıt haline döndürerek yürütme ile yasama arasındaki farklılığı giderek ortadan kaldırır. Bu durum yargının denetimini ele geçirmeyle tamamlanmak istenen bir sınıflar kavgasının da parçasını oluşturacaktır.

Burjuvazi hukuku kapitalist mülkiyetinin sürdürülmesi şeklinde düzenlenmesinden başkaca bir öz taşımaz. Ancak kuvvetler ayrılığı ilkesi dönemiyle başlayan ve parlamentoya girebilen başta halk grupları olmak üzere çeşitli sınıf ve katmanları oluşturan gruplarla bu kerre burjuvazi arasındaki mücadele söz konusu olur. Yasama organından başlayan süreç, burjuvazinin yürütme ve yargıyı tam olarak denetleme çabası esasen kuvvetler ayrılığının şeklen süreceği bir döneme girmesine neden olur.

Emperyalizm aşamasında artık burjuvazi uluslararası tekel boyutunda bir yapılanmayı ifade etmesi sebebiyle yasamaya tahammülü bulunmamaktadır. Yasama artık yürütmenin bir parçası olup yargının da yürütmenin kararlarının icrasında halkın ensesinde bir boza pişiren görevi görmesi dışında anlamı bulunmamaktadır.

Kuvvetler ayrılığı ezilen sınıflar açısından, halk açısından ve işçi sınıfı açısından bir kurtuluş değildir. Ancak Emperyalizmin ve tezahürü olan Neo-Liberal dönemin, yürütmeyi adeta monark bir kralın iktidarı gibi sunduğu bu yeni döneminde kuvvetler ayrılığı döneminden de geri olduğu açıktır. Kendini eski ortaklarının enkazlarından temizleyerek, neo liberal bir dönemin yani açıkça emperyalizmin bir yöntemi olan yürütmenin yasama ve yargı üzerinde koşulsuz hakimiyetine yol açacak her türlü düzenlemeye karşı çıkmak bu nedenle bir zorunluluktur.

Tarihsel olarak iktidarın sınırlandırılması yolunda gelişen süreç işçi sınıfının burjuva devrimlerini aşan bir süreci sürdürememesi sonrası tersine bir döneme girerek neo liberal anlayışın yani uluslararası tekellerin bu kere iktidarı Magna Carta öncesi bir yapılanmaya götürmesi söz konusudur. Dünyamız Neo liberal darbelerle Uluslar arası tekellerin iktidarını açıktan sürdürmesi dönemine girmiş bulunmaktadır.

SİYASETEN KATL

Yukarıda aktardığım tarihsel sürecin ülkemizdeki karşılığı incelendiğinde belli paralellikler kurmak mümkün görünmektedir. Her ne kadar bu topraklar, 1200’lü yıllarda Magna Carta ya da 16 ve 17 yüzyıllarda burjuva devrimlerinden bir haber olsalar da ülkemizde parlamenter sistem ve burjuva demokratik devrimleri açısından kurumların karşılığı olabilecek ilk kurum 1876 Anayasa ilanını müteakip 20 Mart 1877 tarihinde iki dereceli seçimle kurulan Meclisi Mebusan sayılabilir. Uzun ömrü olmayan ilk Meclis 28 Haziran 1877 yılında Padişah tarafından dağıtılarak sonlandırıldı. 13 Aralık 1877 tarihinde ikinci kere faaliyete geçen meclis 14 Şubat 1878 tarihinde padişah Abdülhamit tarafından tekrar dağıtıldı ve 1908 yılına kadar meclis olmadan yürütmeyi elinde bulundurmaya devam etti. Meclisi Mebusan döneminde senato gibi görev yapan ve padişah tarafından atanan Ayan Meclisi kurulmuştur. Ancak bu meclis parlamento niteliğinde değildir.

1908 yılında Abdülhamit parlamentoyu tekrar toplayarak ll.Meşrutiyeti ilan etmiştir. 1876 Anayasası 1909-1912-1914-1916 yıllarında 8 kez değişikliğe uğramıştır. Özgürlüklerin ilanı sayılan ll.Meşrutiyetin en önemli yönü padişahın yetkilerinin yani yürütmenin yetkilerinin kısıtlanması olmuştur. Sürgün cezası kaldırılmış, hükümet yani yürütmenin icra kısmı meclise karşı sorumlu tutulmuştur. En önemlisi meclis yasa teklifi verme yetkisini alarak yürütmenin yani padişah ve atadığı hükümetin yetkilerini sınırlamakta ve görev alanını belirleme gücünü elde etmiştir. 1921 yılında yapılan Anayasa ile yasama yürütme ve yargı yetkisi tek elde Mecliste toplandı. 1924 yılında yürütme kısmen yasamadan ayrıldı. Ancak ülkemiz İngilterede 16 yüzyılda başlayan Fransa’da 1789 yılında gerçek karşılığını bulan burjuva parlamenter sistemine 1961 Anayasası ile kavuşmuş oldu. Bu anayasa ile yasama, yargı ve yürütme güçleri birbirinden tamamen ayrılmış ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin ülkemizde sınıflar mücadelesinin sonucu olarak olmasa da hayata geçmesi bir ihtilalle söz konusu olabilmiştir.

Ancak Osmanlıda Siyaseten Katl olarak anılan dönem vardır. Padişahın ‘urun kellesini’ nidası ile hayatlar sonlanmıştır. Fatih Kanunnamesiyle başlayan kardeş katli daha sonraları şeri hükümler dışındaki ‘Tazir’ olarak adlandırılan dönemde padişahın yargılama yetkilerini yani siyaseten katli ifade etmektedir. Ancak padişahın kararlarının temyizi yada yargı denetimi bulunmaması sebebiyle bu dönem ‘siyaseten katl’ olarak adlandırılmaktadır. Bu durumun bir facia olarak görülmesi için Fatihin iktidara çıkar çıkmaz kundaktaki kardeşi Şehzade Ahmedi boğdurduğunu ifade etmekle yetinmeliyim.1867 yılında devlet görevlilerine karşı açılan davaları görmek üzere kurulan Şurayı Devlet(Danıştay) Tanzimat fermanları ve Meşrutiyet ilanları Anayasacılık girişimleri ile yürütmenin yetkilerinin kısıtlanması sonucunu doğurmuştur. Siyaseten katl yürütmenin/padişahın yetkilerinin bu girişimlerle kısıtlanması sonucu önlenebilmiştir.

Yürütmenin yetkilerinin kısıtlandığı 1961 Anayasası ile yürütmenin ve emrindeki idarenin (devlet kurumlarının) her türlü tasarrufu ve hatta eylemi yargı denetimi altına alınmıştır. Dahası yürütmenin yetkileri TRT ve Üniversiteler ve buna benzer özerkleştirilmiş kurumlar marifetiyle de daraltılmıştır. Ancak 12 Mart faşist darbesi ile yürütmenin yetkilerinin arttırılması sürecine yeniden girilmiş ve 12 Eylül Faşist Cuntasının Amerikan destekli darbesi ile yürütme tekrar hakim pozisyona getirilmiştir.

LİBERALLER DARBE DESTEKÇİLERİDİR

Esasen 24 Ocak liberal kararlarının hayata geçmesi ve 1961 Anayasası ile oluşturulan kurumların feshi ile sosyal devletin sonlandırılması amacını güden 12 Eylül faşist darbesinin liberal ekonomiyi yürürlüğe koymak ve ülkemizi uluslararası tekellere açmak amacında olduğu gerçeğinden hareketle şu tespiti yapmak gerekmektedir. 12 Eylül faşist cuntasının yaptığı darbe liberal ekonominin ve uluslar arası tekellerin ülkemizdeki faaliyetini organize etmek üzere ABD tarafından yani liberaller tarafından organize edilmiştir.

Ülkemizdeki her darbenin iktisadi olarak yönünü tespit ederek darbelerin arkasında kimler olduğunu tespit etmek gerekmektedir. 24 Ocak kararlarının uygulanması ile başlayan 12 Eylül faşist darbe süreci AKP iktidarı ile neo lberal ekonomi ve politikaların hayata geçirilmesi ile yeni bir sıçramaya yani darbe yıllarından bugüne kadar gelen yılların nicel birikiminin nitelik değiştirdiği bir sıçrama sürecini ifade etmektedir.

AKP iktidarı liberal sürecin artık neo liberal politikalarla uluslararası tekellerin dünyadaki etkinliğinin ülkemizde koşulsuz inşası sürecini ifade etmektedir. Neo liberal sistem iktisadi olarak ülkedeki sosyal devletin tasfiyesi sonrası kamu mallarının ve kaynaklarının koşulsuz yabancı tekellere teslimini içermektedir. Bu sürecin doğru işleyebilmesi için yürütmenin zaten ele geçirdiği yasamadan sonra ayağına köstek olan yargının da denetimi altına alınması anlamındadır. Esasen bu süreç kuvvetler ayrılığının da sonu demektir.

AKP iktidarı tarafından hazırlanıp Meclise sunulan anayasa değişikliğinin Mecliste yeterli oyu alamamasının akabinde Anayasa Mahkemesi'nce Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna yapılacak atamalara ilişkin iki maddede küçük bir iptalle yetinmesinin sonucu önümüzde referanduma sunulmasına ilişkin bir süreç başlamış bulunmaktadır.

Neo liberal sistem artık başkanlık ve bu sisteme geçişte hazım kolaylığı açısından yarı başkanlık gibi sistemlerle kuvvetler ayrılığı sisteminin yerine uluslararası tekellerin koşulsuz iktidarını koymaktadır. Bu durum tarihsel sürece uygundur. Ancak gerici ve hak kaybına işaret etmektedir. Ortada kuvvet olarak burjuvazinin iktidarı paylaşabileceği bir aristokrasi kalmadıysa kendisiyle birlikte mücadele etmiş olan emekçiler ve halk güçleri de örgütlülüğünü yitirmiş ise iktidarı tek başına elinde tutan ve yıllar içinde milli niteliğini yitirerek uluslararası tekel haline dönüşen burjuvazinin bu iktidarı yasama yada yargı ile paylaşmasının bir anlamı da yada zorunluluğu da kalmamıştır. Dünyada olan budur. Bu durum ülkemizde de yansımasını bulmuştur. Anayasa değişikliğinin amacı bu sürecin ülkemizde de aksamadan sürmesini sağlamaktır.

AKP iktidarı döneminde Uluslararası Tahkim adı altında uluslararası tekellerin kamu mallarını ele geçirmedeki Danıştay denetiminin kaldırılması yoluyla Anayasa değişikliğinin öncül adımları atılmış oldu.

Uluslar arası tekellerin ülkemizdeki hukuk danışmanları bunu tahkim adı altında açıktan desteklediler. Bu desteklerini şimdi Anayasa değişikliğini destekleyerek sürdürmektedirler.

Sonuç olarak 12 Eylül Askeri faşist cuntasının, 24 Ocak kararlarının yani liberalizmin ülkemizdeki hakimiyeti yolundaki girişimi sonrası toplumu muhafazakarlaştırma/gericileştirme yolundaki sosyal politikalarının da sonuç verdiğini göstermektedir.

Dolayısıyla AKP 12 Eylül ürünüdür. Kendi varlık sebeplerini yargılamalarını kimse beklememelidir. Bu anayasa değişikliği 12 Eylül sürecinin hedeflerine vardığının ilanından başkaca bir şey değildir.

REFERANDUM OYLAMASININ ESASI İKTİDARIN SINIRLANDIRILMASI MESELESİDİR

Yukarıda iktidarın sınırlandırılması meselesini çok özet olarak aktarmaya çalıştım. İktidarın sınırlandırılması ya da günümüzde bize sunulan anayasa değişikliği metni sonucunda iktidarın yasama ve yargının yetkileriyle donatılması sürecini aynı zamanda sınıflar mücadelesinin bir başka boyutta sürdüğü gerçeğiyle değerlendirmek durumundayız.

BAZI MADDELERİN KISACA DEĞERLENDİRİLMESİ

Referanduma sunulan anayasa değişikliğine konu olabilecek çok az maddesi bulunmaktadır. Önermelerin bir çoğunun ciddi bir anlamı bulunmamakta bir kısmının da yasa değişikliği ile elde edilebilecek sonuç olması sebebiyle aşağıdaki maddelerin incelenmesi ile yetindim. Gayrısı lüzumsuzdu.

Mevcut anayasa değişikliğinin halk oyuna sunulmadan Anayasa Mahkemesi'nce incelenmesi Anayasa'nın 151.maddesi çerçevesinde uygundur. Ancak iptalden sonra anlam değişikliğine uğrayan bu metnin tekrar meclisten geçirilmeden halkoyuna sunulması tartışmalı bir konudur. Ben bu halde halkoyuna sunulmasını hukuk tekniği açısından doğru bulmuyorum. Ancak bu hususun da tartışılacak kadar kıymetli olduğunu düşünmüyorum.

Mahkemenin esasa girme meselesindeki tartışma da zorunlu ve gerekli bir tartışma değildir. Sonuç olarak Mahkemenin kararlarına uymak zorunlu olması sebebiyle bu tartışma hukuk içtihatını zenginleştirme bakımından yararlı olmakla birlikte her önüne gelenin laf etmesi sebebiyle maalesef bu kadar konuşmanın ardından ışık tutacak çok az değerlendirme kalmıştır.

Ancak bu süreçte müthiş bir hukuk faciası yaşanmıştır. Anayasa Mahkemesinin raportör üyesi hukuk aleminde görülmemiş bir yol açmıştır. Kendi mahkemesinin olası bir iptal kararı karşısında mahkemenin bu kararının yürütme tarafından yok hükmünde sayılmasını teklif edebilmiştir.

Öncelikle 'yok hükmünde'ki kararların kaynağının yürütmenin 'mevzuata' uygun kararlar almasına yönelik mahkemelerce verilebilen kararlar olduğunun tespitini yapalım. Bu durumu tersine çevirmek esasen anayasa değişikliğinin özünü ifade etmekten ibarettir. Tarihsel olarak direnme hakkı sadece halkın, kralın/yürütmenin zulmüne karşı yürütebileceği bir hak olarak savunulmuştur.

Anlaşıldığı kadarıyla raportör, yukarıda aktardığım tarihsel sürecin ülkemizde yavaş seyrettiğinden yakınmalı ki süreci bir karşı devrimle yani iktidar darbesiyle sonlandırmak istemektedir. İşin doğrusu raportörün önerdiği 'mahkeme kararının yok sayılması' teklifi ile AKP iktidarının meclise sunduğu Anayasa değişikliği aynı içeriğe sahiptir. Amaç yürütmenin, yasama ve yargıya hükmederek monist (başkanlık) bir iktidar oluşturmaktan ibarettir.

Anayasa değişiklik tekliflerine bakıldığında Anayasa Mahkemesi iki maddeyi rötuşlamasına karşın, teklifin esasını değiştirmemiştir. Anayasa Mahkemesince rötuşlanan maddelerden biri Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna hukukçu olmayan kişilerin yürütme tarafından tayinine ilişkindir. İktidarın bu teklifteki hedefinin Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna ulema sınıfından kişilerin atanmasını hedeflediklerini düşünmek mümkündür.

Anayasa Mahkemesine atanacak olan hakimlerin neredeyse tamamının yürütmenin başı tarafından tayini Hakimler Savcılar Yüksek Kurulundaki hedefi tamamlayan bir düzenlemeden ibaret olduğunu düşündürmektedir.

Yüksek Askeri Şura kararlarının tamamının yargı denetimine sokulması hükmü, kendi başına iyi gibi görünmekle beraber, süs olarak durmaktadır. Zira bu süsün asılı olarak üstünde durduğu değişiklik, yargının tümünün yürütmenin denetimi altına alınması şeklinde olması, bu önermenin içini boşaltıp teklifin başka amaca hizmet ettiğini yeterince açıklamaktadır.

Sendikalarla ilgili hüküm de en çok Kamu Sendikalarını ilgilendirdiği iddiasında bulunulan maddedir. Bu madde teklifi ülkemizdeki siyasetin nasıl yapıldığını göstermekten ibarettir. Her fırsatta AİHM kararlarına gönderme yapan uluslararası sözleşmelerden dem vuran siyasal iktidar Anayasanın 90.maddesi çerçevesinde iç hukukumuzun bir parçası olan 87,98 ve 151 sayılı Uluslar arası sözleşmeler marifetiyle esasen kamu sendikalarının toplu sözleşme hakkı olduğunu bilmektedir.

Dahası bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden Tüm-Bel-Sen adına açtığım bir davada toplu sözleşme hakkının varlığına hükmedildiğini bilmediklerini düşünmüyorum. Hadi siyasal iktidar bilmezlikten geldi kamu sendikalarının bu karardan habersiz gibi davranmasını nasıl izah etmek gerekir. Dolayısıyla mevcut ve kamu sendikalarınca yüzlerce kere imzalanmış toplu sözleşmelerin bir hak olarak yeniden sunulmasını alkışlayan sendikacıları ayıplamaktan öte bir iş yapmamak gerek.

Üstelik 2822 S.K:25. Maddesinde kapı gibi grev yasakları, hak arama engelleri durmakta iken. Bu hususta Anayasa teklifinde işçiler ve sendikalar lehine bir hüküm de göremedik.

Anayasanın geçici 15. Maddesinin kaldırılması ise kazığın ucundaki elma şekeri misalidir. Bu maddenin uygulanabilir olması için 12 Eylül faşist cunta yöneticileri hakkında zaman aşımının uygulanmaması yolunda CHP teklif vermiştir. CHP’nin bu maddenin meclisteki görüşmelerinde vermiş olduğu bu teklif, AKP tarafından reddedildi. Yani AKP kendi teklifinin sonucunda cuntacıların yargılanmayacağını bilmekte ve yargılanmalarını da istememektedir. Dolaysıyla hiçbir inandırıcılığı ve karşılığı olmayan tekliftir. Ciddiye alınacak bir yönü yoktur.

Bu maddelerden gayrı hükümler toplumsal hayatı etkileyen ve anayasa değişikliği anlamında kıymeti harbiyesi olan düzenlemeler değildir.

Meselenin özü şudur ki ülkemizde 1961 Anayasası ile bir şekilde tesis edilmiş olan kuvvetler ayrılığı ile sosyal devlet dönemi 12 Mart faşist darbesi ile başlayan 12 Eylül faşist darbesi ile büyük ölçüde tırpanlanan geçmiş sürecin sonlandığı ilanı AKP iktidarının Anayasa değişiklik teklifi ile olmaktadır. Bu aynı zamanda uluslararası tekellerin egemenliğinin de ülkemizdeki inşasının tamamlanmasıdır.

Bu değişikliğe karşı çıkarken ülkemizdeki sınıfların konumlanması, örgütlenmesi ve kuvvetler ayrılığı ile sosyal devleti sürdürmedeki kararlılıklarının toplumsal karşılıklarına bakmak gerekmektedir. Özellikle ‘ulusalcı’ların kuvvetler ayrılığındaki “kuvvet”ten silahlı kuvvetleri anlamalarındaki siyasal körlük, bu duruma gelmemizdeki önemli nedenlerden biridir.

Görülmesi gereken bir başka önemli konu da TSK ile ilgilidir. Ülkemizin kuruluşundan bir süre sonra NATO gücü haline gelen TSK'nın artık bu dönüşümdeki yeni görevine hazırlandığı bilinmelidir. Bu günkü değişikliklerinin yaratıcısı ve bu günkü iktidarın varlık sebebi olan TSK, uluslararası tekellerin silahlı gücü olan NATO içinde yer almaya devam etmektedir. Bundan sonraki görevlerinin başlıcası, başkaca ülkelerde neo-liberalizme karşı direnecek siyasal yapılar ve örgütlerle mücadeleye yönelik bir yapılanma içine girmiştir. Dolayısıyla ülkemizdeki iç güvenliğin TSK dışındaki başka güçlere devrinin konuşulması ve organize edilme çabaları rastlantı olmayıp uluslararası programın bir parçası olduğu bilinmelidir.

Anayasa değişikliğinin oylanmasında tarihsel süreç, halkın bizzat iktidar olmadığı dönemde yürütmenin/iktidarın yetkilerinin sınırlanmasının halkın çıkarına olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla bu değişiklik önermesi, yürütmenin yasama ve yargıyı tümden dışlayan, hiçbir gücü, sınıfı, grubu iktidar ortağı yapmaksızın ve hiçbir kurumu kendi denetimi dışında bırakmaksızın tek başına Uluslararası tekelleri iktidar kılmayı hedeflemektedir. Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in 'anayasa değişikliği kabul edilirse Danıştay özelleştirmelere karışamaz' mealindeki demeci esasen bu değişikliğin iktisadi hedefini de ifade etmektedir.

Hal budur. Kuvvetler ayrılığının ve sosyal devletin elde kalan haliyle savunulmasının ileri bir durum olmadığı bilinciyle birlikte Anayasa değişiklik önerilenin bizi monist bir neo liberal iktidara götürecek olması karşısında mevzii korumaktan hareketle bu referandumda hayır demek devrimci bir görevdir.

Avukat Ayhan Erdoğan