Muhalefetin Dili (İlhan Uz)

Perşembe, 21 Ekim 2010 10:06

Fatih Yaşlı'nın soL Portal'da yayınlanan ufuk açıcı yazısında (*) tartışmaya açtığı "dilsel iktidar" meselesine ve yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir karşı-söylem geliştirme sorununa ilişkin birazcık sesli düşünmek istedim. Aslında en başta yazının altına bir okuyucu yorumu düşmek geçti aklımdan ama baktım ki uzadıkça uzuyor, bari buradan ses vereyim dedim. Dolayısıyla söyleneceklerin "yepyeni" şeyler olmaması ve "eksik" kalması, işin doğası gereği kaçınılmaz.

Bugün AKP'nin taşıyıcılığını yaptığı tasfiye sürecine dil/söylem sorunu açısından bakıldığında, Türkiye sağının, başta "milli irade" olmak üzere, uzun yıllar boyunca demagojik işlevler yükleyerek öne çıkarmış olduğu kavramların, bu sürecin ihtiyaçları doğrultusunda "yeniden üretildiğini" öne sürmek mümkün.

Başka bir deyişle, AKP salt "retorik" anlamda her şeyi sıfırdan yaratmıyor. Yaşlı'nın da vurguladığı gibi, AKP Türkiye sağının söylemsel mirasından bir şeyler devralıyor. Ancak fark şu ki, AKP düzen siyasetinin sağ kulvarında farklı dönemlerde önemli ideolojik işlevler üstlenmiş olan bu kavramları, oy arttırmanın veya toplumsal tabanını genişletmenin/konsolide etmenin ötesinde, bütüncül bir dönüşüm projesinin hizmetine koşuyor o çerçevede yeniden üretiyor. Hatta "hedef kitle" üzerinden bir ayrıma gitmek bile mümkün belki: "İttihatçılık", "Jakobenizm", "vesayet rejimi" gibi kavramlar genellikle başta akademi ve sol aydınlar olmak üzere ülkenin düşünsel üretim merkezlerine (ve oralardan) pompalanırken, "millet/milli irade", "statüko", "tek parti zihniyeti" vb. ise daha çok geniş toplumsal kesimlere seslenmenin aracı, miting ve grup toplantısı konuşmalarının mezesi haline geliyor.

Liberal soldan aldıkları takviye işin elbette bir başka boyutu. Bir de, Türkiye burjuva devriminin taşıyıcısı konumuna sahip CHP'nin bile artık tu kaka ilan ettiği, ama hala onun tabanında ifadesini bulmaya devam eden burjuva laisizminden ve ulusalcılardan...

Ancak Yaşlı'nın da sözünü ettiği gibi, AKP'nin "dil" konusundaki tek başarısı, bu kavramları siyasi alanda temizlik adına manipüle edebilmesinde değil bunu "muhalefet"e bir ideolojik referans noktası olarak kabul ettirebilmesinde yatıyor (**). Yaşlı'nın yazısında en çok önemsenmesi gereken mesele bence bu. Ergenekon'lar, Balyoz'lar, yargıdaki tasfiyeler, türban sorunu ve diğer tüm hamlelerle birlikte düşünüldüğünde, AKP Türkiye'deki "muhalefet"e belirli bir kavram dizgesini, bir siyasi dili benimsetme konusunda ciddi yol almış bulunuyor.

Sınıf analizi içermeyen, üretim ilişkileri bağlamı ve emperyalizm boyutu bulunmayan bir iktidar tanımının bir akıl, tutarlılık ve rasyonalite içermesi zaten beklenemez. Ancak yine de, AKP ve organik aydınları eliyle dayatılan bu akıl dışı iktidar tanımının kabul ettirilebilmesi için aklı ve mantığı siyasi düşünme sürecinden tamamen dışlayan geniş çaplı alt-üst oluşların yaşanması gerekiyordu ülkede. Böylece "bir yalanı kırk kere tekrarlayın, ona herkes inanır" mekanizması, yandaş medyasıyla, organik aydınıyla, "Yetmez ama..."cı soluyla örgütlü bir biçimde işletildi.

Öyle ki, bırakalım Jakobenizmi falan, bugün "geleneksel" burjuva siyasetinin, azıcık meşruiyet yaratmak adına bile olsa kullanmaktan, kendine mal etmekten vazgeçtiği kavramların bir pozitif içerikle doldurulması, mevcut toplumsal ortamda oldukça zorlaşmış durumda. "Bağımsızlık" ve "ilericilik" gibi kavramların bile önemsizleştiği veya itibarsızlaşmaya yüz tuttuğu bir ortamda kim iddia edebilir, "evet, biz tarihsel ilerlemenin önündeki engelleri iradi bir biçimde ortadan kaldırma iddiası anlamında Jakoben'iz" derken zorlanmadığımızı? Ama zaten meselemiz de tam burada düğümleniyor.

Bugün solun ihtiyacı olan karşı-söylem, tepemizde bir sermaye diktatörlüğünün bulunduğunu ve AKP eliyle oturtulan rejimin bu diktatörlüğü daha güçlü bir iskeletle yeniden tesis ettiğini her fırsatta hatırlatmak, bugüne dek yapılandan daha da yüksek sesle dillendirmek zorundadır.

İkincisi, AKP kadroları muhalefete "siz şusunuz" dedikçe "hayır biz bu değiliz" diye savunmaya geçen bir muhalefet hattının AKP'yi geriletme şansı olmadığı, Kılıçdaroğlu iyimserlerine mutlaka anlatılmalıdır. Solu birleştirecek iddiasıyla ortaya çıkan, ama ne hikmetse (!) referandum sonrası ilk iş olarak soluğu Brüksel'de alan, "havuzlu villa" dediği için elli kere özür dileyen bir ana muhalefet liderine hala umut bağlayan solcular varsa, onlara paranın iktidarıyla mücadele ettiğimiz hatırlatılmalıdır.

Elbette ki, türban meselesine, gericiliğe, yargıdaki ve üniversitelerdeki dönüşüme, bazılarının yaptığı gibi "bunlar suni gündemdir efendim" kolaycılığıyla yan çizmek, ya da "bunlar işçi sınıfının gündemi değil" vurdumduymazlığıyla ekonomizmin güvenli limanlarına demirlemek değil kastettiğim.

Kastettiğim, AKP'nin her adımını, kamuoyuna belli kavramlar üzerinden kabul ettirilmiş bir iktidar tanımına/imgesine yaslanarak attığı bir ortamda, AKP'nin temsil ettiği zihniyetin, ayak bağlarından boşanmış bir sermaye iktidarının mantıksal sonucu olduğunu daha yüksek sesle dillendirmek gerektiğidir. Elbette, AKP'nin süreç içerisindeki özgün konumunu bir kenara atmadan.

Anayasa referandumuyla birlikte önündeki birçok ciddi yasal engelden kurtulmuş, yargıdaki kadrolaşma sürecini büyük ölçüde tamamlamış ve toplumdan bir kez daha onay almanın verdiği cesaretle hamlelerine hız vermiş bir AKP var karşımızda. Bu AKP'nin yakın dönemde bölgesel asgari ücret uygulaması, kıdem tazminatının kaldırılması/kısıtlanması, eğitim ve sağlıkta piyasalaşmaya hız verilmesi, kalan son devlet işletmelerinin de özelleştirilmesi gibi ciddi saldırı gündemleri olacak. Ekonomide ucuz döviz kuru ve sıcak para girişleriyle iç talebin yüksek tutulmaya çalışılmasının, gerici hamlelere hız verilmesinin, MHP tabanından koparılan "evet"leri KCK operasyonlarıyla kemikleştirme uğraşının, yüzde 42'lik "Hayır" kesimine dönük aptal muamelesinin bu saldırı gündemleriyle ilişkisi olmadığını iddia edecek değiliz herhalde...

O halde, askeri/bürokratik vesayet palavralarına karşı paranın saltanatını vurgulamaktan, sosyalizmin bu ülkenin biricik umudu olduğunu siyasi akıl ve ustalığımızla dile getirmekten neden çekinelim?

(*) Fatih Yaşlı, "İktidarın Dili", soL Haber Portalı, 19 Ekim 2010, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/fatih-yasli/iktidarin-dili-34708

(**) "Muhalefet", elbette çok geniş bir kavram. Bugün Türkiye'de sosyalist iktidar hedefine odaklanan ve kamuculuk, ilericilik, yurtseverlik gibi kavramları mücadele içerisinde sınıfsal bir içerikle yeniden tanımlayan bir çizgi haricinde tutarlı, örgütlü ve bütünlüklü bir AKP karşıtı muhalefet çizgisinden bahsetmek mümkün değil. O yüzden bu yazıda yalnızca burjuva siyaset dilindeki anlamıyla muhalefeti tartışıyoruz. Hani şu "muhalefet demokratik rejimlerin olmazsa olmazıdır" dedikleri cinsten muhalefet...