IŞİD, Kobane ve sol: Emperyalizm hafife alınabilir mi? (Ayhan Keser)

Pazartesi, 06 Ekim 2014 11:19

IŞİD'in Musul'u işgali ve dünya gündemine oturmaya başlaması yaklaşık üç ay önceye denk geliyor. Açık adı Irak ve Şam İslam Devleti olan bu örgütün askeri varlığını Suriye'den Irak'a kaydırmasının ardından İslam Devleti adını kullanmaya başlamasını es geçmemek durumundayız. Herkesin birden bire “aaa nereden çıktı bu vahşiler” demeye başladığı IŞİD, İD adını almadan önce Suriye devletine karşı savaşan şeriatçı çetelerden biriydi. Suriye halkının sergilediği direnişin mevziler kazanmasının ardından hareket alanını değiştiren IŞİD'in Musul'u kolayca almasının ve daha vahşi saldırılar için askeri, ekonomik ve lojistik güç toplamaya başlamasının emperyalizmin Ortadoğu stratejisinden bağımsız olarak açıklanması mümkün görünmüyor.

Bu yazının amacı IŞİD'in emperyalist stratejide tuttuğu yeri tartışmak değil. soL Portal ve soL dergi bu konuda anlamlı girdilere kaynaklık etti geçtiğimiz haftalarda ve konunun bu boyutunun irdelenmeye devam edilmesi gerekiyor. Ancak, IŞİD'in Kobane saldırısı ile birlikte bir başka problem daha kendini hissettirmeye başladı: emperyalizm karşısındaki tutum.

Emperyalizme pragmatizm söker mi?
Suriye Demokratik Birlik Partisi Eş Genel Başkanı Salih Müslim'in ABD'nin IŞİD mevzilerine düzenlediği hava saldırılarını geç ve yetersiz bulduğunu biliyoruz. Türkiye solu açısından bakıldığında, Kürt hareketinin herhangi bir unsurunun emperyalizme pozitif misyon biçen yaklaşımlarının “ama orada bir uluslaşma süreci var” mazereti ile görmezden gelinmesine neredeyse alıştık. Yıllar önce Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesine samimiyetle karşı çıkan ve Türkiye'nin bu suça ortak olmaması için elinden geleni ardına koymayan Türkiye solu, işgali pragmatist şekilde ele alan Kürt hareketi karşısında büyük ölçüde sessiz kalmış ve hatta buna itiraz edenleri de ulusalcılık suçlaması ile aforoz etmeye kalkmıştı(özellikle o dönemde Türkiye Komünist Partisi üyesi olanlar, neden bahsettiğimi çok iyi hatırlayacaklardır).

En sık kullandığı sloganlardan biri “kahrolsun ABD emperyalizmi” olan Türkiye solunun büyük kısmının açıkça karşı çıktığı ve insanlık suçu olduğunu iddia ettiği bir işgalin sonuçlarından faydalanmayı seçenleri eleştirmeyi göze alamamaları, Kürt hareketi karşısındaki ezikliğin yanı sıra ideolojik koordinatlar konusunda da hayli sorun olduğunun işareti olarak tarihte yerini aldı.

Ancak mesele elbet sadece Kürt sorunu ile ilgili değildi.

Solun kendini müdahale edebilecek güçte hissetmediği örnekler karşısında kişiliksizleşmesi ve marksist lenininst değerlendirmeleri “halkları küçümsemek”, “üstten bakan bir kibir” ya da “mücadeleyi desteklemek yerine oturup analiz yapmak” ile suçlaması “Arap Baharı” ile iyice ayyuka çıktı. Yaşanan gelişmenin halkı büyük ve kararlı bir mücadeleye sevketmesine rağmen bu mücadelenin emperyalist restorasyonun bir unsuruna çevrilmekte olduğunu yazanlar, anında komploculukla ve emperyalizmi abartıp halkların mücadelesini görmezden gelmekle suçlandı.

Yalnız zaten liberal ve emperyalizm işbirlikçisi aydın müsvettedelerinin değil, Eric Hobsbawm gibi büyük bir marksist tarihçinin bile “1848 devrimleri”ne benzeterek olumladığı Arap Baharı için aldatmaca demek, mücadelenin sıcaklığını görmezden gelmek değil, devrimci öncülüğün olmadığı bir durumda emperyalizmi hafife almamaktı.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un Tahrir Meydanı'nda attığı zafer turu bile bazı solcuları uyandırmak için bir anlam taşımadı ve Libyadaki silahlı ırkçı çetelerin halkların mücadelesi adına selamlandığına da şahit olduk.

“Arap Baharı”, bir özne olarak kendini kuramayan solun, kitle hareketi karşısında kamaşan gözlerinin, analizi görmezden gelmesinde önemli bir uğrak oldu.

Devamla başlayan Suriye saldırısı da solun bi kısmı için benzer şekilde ele alındı. Ortada pek bir kitle hareketi yoktu, ama olsun, sonuçta Esat zulmü bir gerçekti...

Bu “gerçek”, Batı Kürdistan(Rojava) için bir fırsat olarak görülmeye başlandı. Madem emperyalizm müdahale ediyor, Kürtler bunu yıllardır süren yok sayılmışlıklarından çıkmak için kullanabilirlerdi. Bizzat Abdullah Öcalan'ın Rojava için “acele etmeyin, kim sizin çıkarınıza daha yakınsa onun tarafına geçin” dediğini hatırlatmak istiyorum.

Bu pragmatist tavrın eleştirilmesi de yine Irak örneğinde olduğu gibi milliyetçilik ve halkların mücadelesini önemsememekle suçlandı. Derken Rojava kendi yolunu çizeceğini ilan etti ve Suriye yönetiminen doğan boşluğu doldurarak egemenlik alanını tanımlı hale getirdi. Boşluğun bizzat Suriye yönetimi tarafından bırakılmış olmasının ve bir tercihe dayanmasının öneminin olmadığını anladık, “Rojava devrimi” gerçekleşiyordu.

Rojava'da yaşananları önemsizleştirecek değilim, bu gelişmenin takip edilmesi ve sağlıklı analizlerle kavranması gerektiği açık. Ancak bugünlerde süren Kobane kuşatması sırasında kendini hissettiren bir tehlikeyi hafife almamak gerekiyor.

Görmezden gelmekten doğrultu ortaklığına
Irak, Kuzey Afrika ve Suriye örneklerinde emperyalist müdahaleye hem karşı çıkan hem de o müdahalenin sonuçlarını destekleyen bir performansa imza atan solun ideolojik yetersizliklerine işaret etmiştim. Ancak Kobane ile birlikte başka bir sorun kendini bütün ağırlığı ile hissettirmeye başladı: emperyalist müdahaleden rahatsız olmayan bir solculuk türü.

Kürt hareketinin Irak ya da Suriye performanslarına dair eleştirileri “ama onlar ulusal bir hareket, marksiszmden yola çıkarak yargılayamazsınız” gibi saçma bir iddiaya dayandırmalarına “eee, patron da adı üstünde patron, onu neden marksizmden yola çıkarak yargılıyoruz” denebilirdi belki ama bir yerden sonra önemi yok. Nasılsa, “olmuşla ölmüşe çare yok”.

Kobane örneği ise bunun bir tık ötesi oluyor gibi. Niceliğin niteliğe dönüşmesi derler ya, emperyalist müdahalelerin sonuçlarına pozitif anlamlar yükleyenleri eleştiremeyen bazı sosyalistler açısından yaşanan birikim, emperyalizmin IŞİD bahanesi ile Suriye'ye yeni bir savaş başlatmasını sorun etmeyecek nitelğe ulaşılmasını sağlıyor.

Bunun çarpıcı bir örneği Kobane'nin Stalingrad'a benzetilmesi ile kendini dışa vurdu. Açıkçası bu adlandırmanın tercih edilmesinde sosyalistlerin gururunu okşamanın dışında “saldırı o kadar büyük ki karşı koyarken emperyalizmle kimi uzlaşmalar olabilir” mesajı veriliyor gibi.

IŞİD hakkında yazılar döşenip emperyalizm açısından kazanacağı işleve odaklandığınızda, Kobane saldırısının taşıdığı anlamı ele almaya kalktığınızda, Salih Müslim'in ABD bombardımanını geç ve yetersiz bulmasına itiraz ettiğinizde “sürüp giden mücadeleyi oturarak analiz etmek”le suçlanıyorsunuz. Yetmiyor, Stalingrad örneği gibi sosyalistler için önemli momentlere atıflar yapılıyor, anayurt savaşı deniyor, Stalin de İngiltere ve ABD ile birlikte savaştı Nazilere karşı deniyor...

Burada meselenin tüm boyutlarına girmek mümkün değil ancak işin özünün emperyalist müdahalenin sosyalistler arasında da olağanlaşması gibi bir tehlikenin ortada olduğunu söyleyebiliriz.

Dün yapılan tezkere oylamasına itiraz edenlerin “ne yani emperyalizm de IŞİD'i bombalıyor diye biz Kobane halkını yalnız mı bırakalım” diyebilmesi kaderin cilvesi değil, marksizmi önemsizleştirmenin doğal sonucu olsa gerek. Marksizm, sosyalistlerin somut olarak müdahale edemediği gündemlerde rafa kaldırılacak bir entelektüel faaliyet değil, dünyayı değiştirmenin aracıdır. Dünyayı emperyalistler değiştirmeye devam ediyor diye marksizmi kenara iterseniz, her hıyarı olana tuzlukla koşanlara benzersiniz.

Bunu söyleyerek Kobane'deki tehlikeyi hafife mi alıyorum? Kesinlikle hayır!

IŞİD denen katil sürüsünü durdurmak istiyorsanız, kaynaklarını kurutmalısınız. Bu kaynaklara işaret etmek, kaynakları kurutmak anlamına gelmez, doğru. Ama bu kaynakları kurutmaya ehil tek olasılık olan sosyalizmin titizliğini bir kibire indirgeyip hiç bir şey yapamazsınız.

Reel politiker gerekçelerle emperyalizm ve gericilik arasında salınan bir stratejinin bir şekilde desteklenmesi yerine emperyalizm ve gericilik arasındaki ilişkinin geniş kitlelerce kavranmasına odaklanmak, kimse kusura bakmasın, halkların çıkarına daha uygundur.

Aksi, Demirtaş'ın tezkerenin meclise gelmesinden kısa süre önce Davutoğlu ile yaptığı görüşmeyi olumlu bulmasıdır. Aksi, yine aynı Demirtaş'ın Davutoğlu'nun yaptığı “Kobane'nin düşmemesi için elimizden geleni yaparız” açıklamasından memnun olmasıdır. Bir yandan “Türkiy IŞİD'i besliyor” deyip öte yandan bunları diyemezsiniz.

Ortadoğu denkleminin neresini ele alıyorsanız alın, başa emperyalizmi yazmazsanız, farkında olmasanız da emperyalist müdahaleyi meşrulaştıran bir solculuğun neferi haline gelirsiniz. Ortadoğu halkarının sosyalizmsiz kaldıktan sonra yaşadığı trajediyi görenler için ideolojik mücadele biraz da binlerce insan öldürülmeye devam etmesin diyedir.

Bunları es geçip “ama Kobane'ye gitmek lazım, dayanışmak lazım” dediğinizde birkaç gün önce Kobane'ye giden bir dostumuzun oradaki insanlardan aldığı yanıtı hatırlatmak durumunda kalırız: “buraya kadar gelmenize gerek yoktu, bize ağır silah getiriyorsanız gelin, bunu yapamıyorsanız gidin yaşadığınız şehirleri AKP'ye dar edin”.

Demirtaş ile Davutoğlu arasındaki diyaloglara bakarsanız bu da biraz zor gibi sanki değil mi? Oysa Suriye Komünist Partisi tarafından yapılan açıklamada görüldüğü gibi, emperyalizme göz kırpmadan IŞİD'le mücadele etmek o kadar da zor değil.

https://twitter.com/AyhanKeser_