Çiftçiler ve metropoller (Mehmet Baydan)

Pazartesi, 27 Ocak 2014 11:24

Aslında ilgisiz gibi görünebilir ama metropollerle tarım politikaları tamamen birbirine bağlıdır. Tarihi bilenler, bunu çok iyi bilir. Büyük bir metropol varsa, onun devasa gıda ve su tedariki temel sorundur ve bunun düzenli tedariki gereklidir. Tarihte de, günümüzde de İstanbul gibi büyük metropollerin gereksinimleri bir devlet politikası ve planlamasıyla yapılmış ve yapılmaktır. Ancak günümüzde, Süleyman Demirel’in “bize pilan değil pilav lazım” sözü destur yapılmış gözüküyor. Aslında kimsenin geçmişten ders aldığı yok. Sadece küresel iklim değişiklikleriyle ilgili değil, ülkemizde zaman zaman arka arkaya gelen yağışlı yıllar ve sonrasında kurak yıllar olabiliyor. AKP’li belediyeler bu konuda şanslıydılar, yıllardır yağış açısından verimliydi. Oysa geçmişte, üst üste gelen kurak yıllar SHP’li belediyelerin ipini çekmişti. Her ne kadar Recep Tayyip Erdoğan ve sonraki belediye başkanları, şu kadar baraj, gölet yaptık veya barajlara su aktardık diye övünse de, yapısal bir çözüm üretmemişlerdir. Sonuç ortada: Bahara gelirken, İstanbul’daki barajların doluluk oranı % 34 civarında. Baharın anormal yağışlı geçeceğini farz etsek –ki öyle bir emare de yok- barajların yarısı bile dolmaz! Seneye de kuraklık olursa!... Ama “korkunun ecele faydası yok” uzun yıllar yağışlı geçtiğinde, 3-4 yıllık az yağışlı yıllar çok olağandır!

Aslında Türkiye’nin en metropol olmayacak kenti İstanbul’dur! Herkes tarihinden örnek verir ama tarihteki İstanbul, en fazla 500 bin nüfuslu bir metropoldür. Şu an, dünyanın bütün büyük metropollerine bakarsak büyük su kaynakları veya nehir kıyılarında olduğunu görürüz. İstanbul’un yakınlarında Elbruz gibi yüksek dağlar da olmadığı için, yağmur ve yeraltı sularıyla beslenen derelerden böyle devasa bir metropolün su gereksinimi tedarik edilemez! Zaten eğer Kanal İstanbul veya 3. Havalimanı gibi projeler uygulanırsa, İstanbul su kaynaklarının çok önemli bir bölümünü daha kaybedecektir! Çok uzaklardaki ırmaklardan su getirmek “taşıma suyla değirmen döndürmektir”. Su kaynaklarının bir kısmını kaybedince ve kuraklık dönemlerinde taşıma su da yetmeyecektir. Çünkü, finans ve ticaret merkezi haline getirilen ve sürekli yatırım yapılan kent, aşırı şekilde büyümeye devam etmektedir. Hükümet ise yeni yatırım ve teşvik projeleriyle, metropolün kuzeyindeki ormanlık ve bataklık alanı yerleşime açmaktadır. En azından havalimanı projesi güneye doğru, Silivri-Çorlu hattına kaydırılabilirdi. Böylece, mevcut ekolojik yapı tahrip edilmemiş olurdu. Şimdi kuzeyi boydan boya parçalayan 3. Köprü, 3. Havalimanı ve bir de Kanal İstanbul’u düşünürsek İstanbul on yıl içinde çöker!

Başbakan ve orman bakanı sürekli biz bir ağaç kesiyorsak, 10 ağaç dikiyoruz diyorlar. Yetmiş yaşındaki bir ağaç kesildiğinde onun yerine bir milyon fidan da dikilse, boş iştir! Bir defa diktiğiniz fidan yıllar sonra ağaç olacaktır, sonra o fidanlardan kaç tanesi tutacaktır!... Anadolu’nun birçok yerinde, önceden defalarca fidan dikildiği halde halen çırılçıplak duran çok arazi gördüm! Bir yerlerde ağaçları kesiyorsanız ki, bu yüzlerce ve binlerce oluyor, oradaki ekosistemi de, ekolojik dengeyi de bozuyorsunuz. Sonra ormanın ortasından otoban geçiriyorsanız, artık oradaki yaban hayatını da bitiriyorsunuz! Onlarca metre sıkışmış dolgu ve asfalt döktüğünüzde de, yeraltı ve yerüstü su hareketlerini kesiyorsunuz demektir. Bu otoban projesi de, İstanbul’un su kaynaklarına etki edecektir. Maalesef jeoloji ve çevre mühendislerine kimse danışmıyor ve zaten bilimi ıskartaya çıkartıp “ulema”ya danışmaya başladılar. Eminim imamlar da, yağmur duasıyla ekolojik dengeyi düzeltirler.

Kentlerle tarımın sorunu aynı demiştik bu yılki sorunumuz, kuraklık. Artık bahar yağışları da, kış tahılları için bir yarar sağlamayacaktır. Güz ve kış yağışları yetersiz olduğu için, bahar yağmurları toprağı doyurmayacaktır! Bu elbette akarsu ve göletlerin de debisinin düşmesine neden olacaktır. Haliyle sulanabilir araziler de dahi, yaz meyve ve sebzelerinin de rekoltesi düşecektir. İstanbul gibi büyük bir metropolün tahıl, sebze ve meyve tedarikinin şimdiden planlanması gerekiyor. Zaten şimdiden meyve, sebze ve tahıl fiyatları patladı ama sürekli bu fiyatların şişmesini öngörmek dahilik olmaz! Halihazırda hiçbir önlem alınmış değil. En ileri kapitalist ülkelerde bile tarım devlet politikasıyken, bizde her şey piyasanın insafına terk edilmiş durumda. Elbette devlet, rekoltenin yüksek olduğu dönemlerde tahıl depolar ama piyasa tüccarların elinde. İşin tuhafı, herhangi bir ithalat ve ihracat politikası da yok. Denetim hak getire.

Şimdi bizim devletlülere sorsak çiftçiye teşvik veriyoruz diyecekler. “Doğrudan Gelir Desteği” var ya. Bu destek değil, varlık teşviği! Ne kadar dönüm arazin varsa, o kadar para alıyorsun. Kim dayattı bunu: İMF! 2001 krizi olunca, Ecevit’e böyle yapacaksın dediler ve halen devam ediyor bu varlık teşviği. Elbette toprak ağaları çok büyük paralar kaldırıyor. 5-10 dönüm toprağı olan da, bir torba bulgur parası alıyor. Ne oldu bu teşviğin sonunda: sürekli tarım üretimi düştü ve ekilmeyen araziler sürekli büyüdü!... Çünkü, toprağını ekmesen de, kiraya da versen mülkiyetindeki arazi kadar teşvik alıyorsun. Oysa teşvik üretene ve verimli üretene verilir. Bir birim araziden, ne kadar çok verim elde etmişsen ona göre teşvik verilir. Bu her iş için böyledir. Hiç çiftçilik yapmıyorum ama elli bin dekar arazim olduğu için, her yıl bir çuval para alıyorum! Ne güzel, yan gel yat.

Bu sistemi neden dayattı İMF? Türkiye tarımını piyasaya ve uluslararası tekellere açmak için. Artık hemen hiçbir üründe yerli tohum kalmadı! Piyasa tamamen tröstlerin GDO’lu tohumlarına kaldı. Girdi fiyatları aldı başını gitti. Beş liraya dayanmış mazotla, üründen pahalı hale gelmiş gübre ve ilaçla üretim yapmak akıl karı değil ki! Üç yıl önce Kangal taraflarında bir köye gitmiştim. Önceden kırk beş hane olan köy, beş hane kalmış! Küçükbaş hayvancılık yapıyorlar. Ekilebilir arazinin, onda birinden az kısmını ekmişlerdi! Elbette, niye ekmiyorsunuz diye sordum. “Buğday, maliyetinden bile ucuz. Sadece hayvanlar ve kendi ihtiyacımız kadarını ekiyoruz!” dediler. Bu aslında girdi fiyatları nedeniyle, her üründe bu hale geldi. Ben de fındık üreticisiyim. Sağ olsun iktidar, iktidara gelir gelmez FİSKOBİRLİK’i batırdı, piyasayı tüccarlara bıraktı. Reel olarak fiyat, FİSKOBİRLİK öncesinin dörtte birine kadar düşmüş durumda ama eminim tüccarlar ve aracılar iyi vole vuruyorlardır!... Bir önceki yıl ayçiçeği kazandırmış ama bu yıl reel olarak fiyatlar nerdeyse yarı yarıya geriledi. Trakya perişan. Herhangi bir sübvanse ve önlem yok. Demek ki, geçtiğimiz yaz Rusya’da falan ayçiçeği üretimi yüksek olmuş, dünya genelinde ucuzlamış… Anında piyasa düşüyor, çiftçi zarar etmiş, traktörüne, arazisine ipotek konmuş kimin umurunda? Serbest piyasa, liberalizm canım.

İster ABD diyelim, isterse AB bütün kapitalistler kendi çiftçilerini gerek girdi ve gerekse üretim teşvikleriyle sübvanse ediyorlar… Tarım araçları ve yatırımları için, faizsiz, uzun vadeli krediler veriyorlar. Arazi, ürün ve yatırım için mühendislik ve proje hizmetleri veriyorlar. Tarım ve tarımsal üretim kesinlikle çok iyi planlanıyor. Elbette dağıtım, pazarlama ve hal yasa ve denetimlerini hiç söylememe gerek yok. İşte aynı kapitalistlerin ve örgütlerinin bize dayattığı politika ise tam tersi ve maalesef artık devlet tarafından tarım politikasızlığa ve piyasaya terk edilmiştir!

Bizler ilkokulda okurken, sonra öğretmenlik yaptığım zamanlarda da hep gururla “Türkiye, tarımda dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biridir” diyorduk. Artık Türkiye, dünyadan her türlü tarım ürününü ithal eden ülkelerden biri haline getirilmiştir! Artık devletlüler, bununla istedikleri kadar övünebilirler. İMF, DB,ABD,AB ve işbirlikçi hükümetler, elbirliğiyle bizi bu noktaya getirdiler. Maalesef çiftçi örgütleri de halen, eski feodal ağa kafasıyla örgütlendikleri için, ne çözüm üretme ve ne de çiftçiler adına bir politika belirleme noktasındalar. Örgüt yöneticileri de, mevcut hükümetlerin borazanlığını yapmaktan başka bir icraatta bulunmuyorlar! Yapısal çözümler, reformlar ve devrimler için dinamik, aydın ve devrimci örgütler gereklidir. Üretici kendi çözümünü kendi üretmek ve kendi yolunu kendisi açmak durumundadır. Hep ağalardan, politikacılardan ve hükümetlerden beklemek ve onların insafına sığınmak bu sefillik ve rezaletin temel nedenidir. “Böyle gelmiş, böyle gider” dedikçe daha beter olunacağını anlamak gerekiyor. Çünkü, önceden bir parça var olan sosyal devlet, artık tamamen tarihin çöplüğüne atıldı! Şimdinin sosyal devlet anlayışı ölünün belediye tarafından kimsesizler mezarlığına gömülmesidir! Sefalete düşen hiç kimse, “devlet elimden tutar” diye bir beklentinin içinde olmasın. Artık devlet, sadece ve sadece cepten ve cepkenden tutuyor.

Biraz dağınık oldu gerçi ama kent ve tarım politikaları bir devlet politikası olmalı ve bu iki unsur temelde birdir. Kentin varoşlarında biriken ve kentin yükünü çekip de, sefaletin sefaleti asgari ücret alan emekçiler bu yükselen fiyatlarla nasıl karın doyuracaklar? Artık simit-çay bile lüks olmaya başlamışken hani. Su azaldıkça, su faturalarına da zam gelecektir. Gerçi şu an İstanbul’daki barajlar tamamen biterdi. Akıllılık edilip fazla su harcayan sanayi tesisleri, yıllar öncesinden İstanbul dışına çıkarıldı. Yeraltı su kaynakları fazla diye, Tekirdağ bölgesine gönderildiler ama bütün sanayiyi gönderdiler! Sonuç: Önceleri 40-50 m civarında sonda vurulurken, şimdilerde 400 m derinlikten de aşağı inmeye başladılar! İşin tuhafı, bu bölgeye sürekli yeni fabrikalar yapıyorlar ve bütün tarlalar fabrika oldu. İşin sevindirici yanı: benim tahminim, bu su rezervleri en fazla 4 yıl dayanır! Sonra yıkarız bu fabrikaları, yeniden çiftçiliğe başlarız.

İstanbul’a batıdaki ırmakları bağlayarak, sorunu çözmeye çalışanlar Ankara’nın şu anki haline baksınlar. Artık Kızılırmak’tan hiç su akmıyor ve Ankara’dan sonraki delta ölmüş durumda. Şayet beklenen bahar yağışları da gelmezse Ankara bu yazı susuz geçirecektir! Öncelikle kentin kendi su kaynaklarını ve su havzalarını korumak gerekir. Elbette her kent yerleşimi ona göre planlanmalı ve sanayi bölgeleri de su kaynaklarına göre yapılmalıdır. Bütün yatırımların İstanbul’a kaydırılması ve sürekli konut yatırımlarının teşvik edilmesi ve yeni kentler oluşturulmaya çalışılması can çekişen İstanbul’un tabutuna çivi çakmak demektir! Zaten felç trafik de artık, daha fazla yükü kaldıramayacaktır. Üçüncü köprüden sonra, üç köprü daha yapılsa da boştur. Mevcut iki köprüde demiryolu geçişi yokken, iki yakanın demiryolu geçişi akılcı ve kestirmeden birleştirilmeden üçüncü köprü sorunu arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Hata baştan yapılmıştır: Metrobüs, yerine raylı sistem kurulsa, şehir içi trafiği bir nebze rahatlardı. Böyle olmayınca, Kanal İstanbul da bir işe yaramamıştır.

Bu günkü (20.01.2014) gazetelerden okuduğuma göre, İzmit’in suyu kıştan bitmiş! Ama Sapanca Gölü’nden su çekeceklermiş. Zaten oradan sürekli sanayi tesislerine su çekildiği için, gölün su seviyesi sürekli düşüyor ve doğal olarak da kirliliği artıyor… Demek artık, Sapanca Gölü de tamamen katledilecek! Aynı şey, Beyşehir Gölü’nün başına geldi. Yıllardır oradan, DSİ sulama için su çekiyor. Orası da ayrı bir ekolojik facia. Tuz Gölü de can çekişiyor… Konya Ovası’ndaki yeraltı suları da gelişigüzel kullanılıyor. Hiçbir devlet tarım ve ürün planlaması yok. Harran Ovası’nda yüzey sulamasının gelecekte ne tür sonuçlara yol açacağı bilinmiyor. Tarihte yoğun sulamayla çölleşmiş veya çoraklaşmış arazilerin olduğunu biliyoruz. En basitinden, kurak bölgelerde tahıl, uygun yerlerde sulama teşvik edilir. Su kaynaklarının nerelerde, nasıl ve ne kadar kullanılacağına bilim adamları karar verir. Maalesef ülkemizin birçok yeri bozkırlaşırken, bozkırlar da çöle dönüşüyor.

Ülkemiz hakkında sürekli yinelenen yanlışların düzeltilmesi gerekir: birincisi Türkiye, ortalama 1100 m yüksekliğinde dağlık bir ülkedir. Bu nedenle tarım yapılabilir ve yerleşim alanları kısıtlıdır. İkincisi ülkemizin su kaynakları fazla değildir. Bütün tatlı su kaynaklarımızı korumalı ve verimli kullanmalıyız. Üçüncüsü ülkemiz orman ve bitki örtüsü açısından yoksul bir ülkedir. Onun için mevcut ormanlık ve yeşil alanları koruyarak, ağaç sayısını arttırmaya çalışmalıyız. Yine ülkemizin coğrafi yapısı ve konumu gereği, yağışlar yetersiz ve dengesizdir. Ayrıca küresel iklim değişikliği nedeniyle bu dengesizlik iyice artmıştır. Artık kentler ve köylerde sel felaketleriyle de mücadele etmek için önlemler almak zorunluluğu doğmuştur. Özellikle böyle kurak geçen kışlardan sonra, mayıs ve haziran aylarında çok şiddetli yağışlar görülmektedir. Bu yağışlar özellikle tarım alanları için felaket olmaktadır. Elbette bu taşkın sellerin su kaynaklarına da önemli bir katkısı olmamaktadır. Türkiye’de hem yeraltı sularını besleyen, su kaynaklarını ve toprağı doyuran kar sularıdır. Çok düzenli ve yeterli yağmur yağmazsa, karın yerini tutmaz. Basından takip ettiğime göre Diyanet ve AKP’li belediyeler, yağmur dualarıyla sorunu çözmeye çalışıyorlar. Hadi hayırlısı diyelim ama ya Allah, onların dualarına göre çok yağmur verirse, ne olacak kentlerin hali?