Anadolu tarımının 150 yıllık öyküsü (Münir Gök)

Perşembe, 12 Aralık 2013 11:23

Aslında kitap tanıtım aşamasında iki kitap arasında kaldım diyebilirim. Gökhan Günaydın’ın ‘’Tarım ve Kırsallıkta Dönüşüm’’ ve Nevzat Evrim Önal’ın ‘’Anadolu Tarımının 150 Yıllık Öyküsü’’.İkisi de birbirinden kıymetli çalışmalar. Ortak yönleri epey fazladır. İdeolojik olmasa da ‘ayrıksı’ düştükleri kimi yerler de mevcuttur.’’Tarım ve Kırsallıkta Dönüşüm’’ daha çok yakın zamandaki özellikle de son 10 yıl yani AKP dönemiyle birlikte hayata geçirilen tarım politikalarını işlerken,’’Anadolu Tarımının 150 Yıllık Öyküsü’’ tarımın tarihsel boyutunu ele alıyor diyebiliriz.

Anadolu Tarımının 150 Yıllık Öyküsü, sadece yüz elli yıllık tarımsal dönüşüme değil, Türkiye’nin sosyal tarihine de aydınlatıcı açılımlar getiren önemli bir çalışmadır. İşte bu nedenle bende bu kitabı anlatmaya karar verdim. Önce yazarı kısaca tanıtalım:

Dr. Nevzat Evrim Önal 1978’de İstanbul’da doğdu. İlkokulu 1983-1988 arasında üç ayrı okulda okudu. Ortaöğrenimini 1988-1995 yılları arasında Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Lisans eğitimini 2000 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Lisans eğitimini 2003 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü İşletme Mühendisliği Programı’nda tamamlayarak Yüksek Mühendis unvanını kazandı.2007 yılında tamamladığı Doktora tezinin başlığı ‘’ 1980 Sonrası Devlet Politikalarının Türkiye’nin Tarımsal Dönüşümüne Etkileri’’dir.’’Anadolu Tarımının 150 Yıllık Öyküsü’’nü de bu tezden yola çıkarak kitaplaştırmıştır. Tarımsal dönüşüm, Türkiye’nin tarımsal dönüşümü ve kırsal kalkınma konuları üzerinde makaleleri bulunmaktadır.Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu’nda Yardımcı Doçent olarak çalışmaktadır.

Kitap içerik açısından Türkiye tarımına dair tüm tartışmaları olmasa da, konunun sınıfsal özüne dair önemli noktaları açımlayan ve tavır geliştiren niteliktedir. Yazar kitapla ilgili kimi eleştiriler de alıyor. Gerek yazılı, gerekse sözlü aldığı en önemli eleştiri, kitabın bilhassa sonuç bölümünde köylülüğün siyaseten geri bulunduğu ve önemsenmediği yönündedir. Köylülüğün siyaseten geri olması özünde muhafazakâr bir nitelik taşımasının sonucudur. Kitapta yapılan vurgu temel bir Marksist doğrudur. Bunun köylülüğün siyaseten önemsenmediği yönünde yorumlanması ise Türkiye solunda ezelden var olan köycü sapmanın bir türevidir.

Tarım sektörünü incelerken yapılması gereken ilk ayrım, kapitalizm öncesi tarım ile kapitalist tarım arasındaki farkları ortaya koymaktır.’’Artık ürün’’ ilk kez tarımda ortaya çıkmış ve bu artık ürüne el koyma şeklinden hareketle tüm sınıflı toplumların üretim ve mülkiyet ilişkileri şekillenmiştir. Kapitalizm öncesi toplumların tamamında ortak olan ve onları kapitalist toplumdan ayıran en önemli olgu,toplumun temelini oluşturan üretim faaliyetinin kırsal alanda gerçekleştirilmesi ve artık ürünün de bu faaliyet çerçevesinde ortaya çıkmasıdır .

Kapitalizmin Anadolu tarımına girişi, toprakta özel mülkiyetin Arazi Kanunnamesi ile kabul edildiği 1858 yılıdır. Bu tarihten itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığı siyasi açıdan olmasa da fiilen sona erdiği 1918 yılına kadar Kapitalist Avrupa devletleri ile girilen ilişkiler doğrultusunda bir dönüşüme tabi tutulmuştur.Bunun tarımdaki ilk dönüşümü aşar vergisiyle başlamıştır.Belirli bir bölgenin vergi gelirlerinin kimin tarafından toplanacağı,İstanbul’da defterdarların önünde yapılan açık arttırma ile belirleniyordu.Bu sistem, kaçınılmaz olarak iki sorun yaratıyordu: Birincisi ,aşar toplama hakkını açık arttırma ile satın alan kişi(iltizam) kaçınılmaz olarak köylüden toplayabildiği kadar çok ürün toplama güdüsüyle hareket ediyor ve halkı sefalete mahkûm eden bir soygun mekanizması oluşturuyordu.Bununla ilintili diğer sorun ise, iltizamın ancak zor kullanma gücü olan kişiler tarafından toplanabilir hale gelmesiydi ki,bu yüzden kolluk kuvvetlerinin kontrolünü elinde tutan yerel yöneticiler, aynı zamanda iltizam ihalelerini de ellerinde tutuyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak olan burjuva devrimi önce 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Osmanlı iktidarını ele geçirmesiyle başlamış, 1.Dünya Savaşı’nda yenilgi ve kesintiye uğramış, ardından Kemalist hareket tarafından başlatılan Kurtuluş Savaşı’yla yeniden Anadolu iktidarını ele geçirmişlerdir. Cumhuriyetin ilanından çok partili sisteme geçilen 1946 yılına kadar olan dönemi, kuruluş dönemi olarak adlandırabiliriz. Cumhuriyet kadroları kuruluş döneminde Osmanlı’dan yok denecek kadar zayıf bir sanayi devralmıştır. Anadolu’da ilkel birikimin önemli bir bölümünü elinde bulunduran ve burjuva sınıfının belkemiğini oluşturmak için gerekli özelliklere en fazla sahip olan gayrimüslim tüccar ve zanaatkârlar ise ulusal karakteri ağır basan devrimin ilk yıllarından itibaren dışlanmış,bunların önemli bir kısmı devrimin çeşitli aşamalarında tasfiye edilmiştir.Kemalist kadrolar, Kurtuluş Savaşı’nın hazırlık aşamasından itibaren kırsal eşraf ve toprak ağaları ile ittifak içine girmiştir.Böylelikle kapitalist Türkiye’nin burjuvazisini oluşturacak şahısların çoğu kırsal eşraftan türemişlerdir. 1920’de çıkarılan ‘’Baltalık Kanunu’’ da bunun açık bir örneğidir. Bu yasayla yoksul köylünün tam tersi çıkarlara sahip büyük toprak sahiplerinin mülküne hiçbir zarar verilmemiştir. Buna verebileceğimiz bir diğer örnek ise ‘’Toprak Reformu’’nun meclisteki büyük toprak sahiplerinin şiddetli muhalefeti nedeniyle hiç tartışılmadan rafa kaldırılmasıdır.

2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle beraber Türkiye Uluslararası Para Fonu(IMF),Uluslar arası İmar ve Kalkınma Bankası(IBRD),Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması(GATT)’nı imzalamış ve Batı Avrupa’nın yeniden inşası için oluşturulan Marshall Planı’na dahil olarak emperyalist sistemin kurumlarına eklemlenmiştir. Marshall Planı’nın Türkiye üzerindeki temel etkisi, tarımda makineleşmenin öne çıktığı, dışa bağımlı bir iktisadi kalkınma sürecinin yaşanması olmuştur.

27 Mayıs Darbesi ile 12 Eylül Darbesi arasındaki dönem,Türkiye’nin siyasi tarihinde sınıf mücadelelerinin en şiddetli biçimde yaşandığı yılları içerir.Bu dönem boyunca devletin tarım,kırsal kalkınma ve köylülük gibi başlıklara yaklaşımında başat belirleyici etken de Türkiye’nin sınıf mücadelesi dinamikleri olmuştur.’’Kırsal üreticiye ekonomik tavizler vererek yükselmekte olan sol politizasyonun kırda önünün kesilmesi’’ olarak tanımlanabilecek devlet politikası,uluslar arası konjonktürle de örtüşmektedir.Zira yoksul köylülerin Vietnam devrimine verdiği destek,emperyalizmi yoksul köylülük üzerinde yeniden düşünmeye itmiş ve pek çok ülkede Dünya Bankası marifetiyle köylülüğe destek programları uygulanmıştır.Yine bu dönemde bizim ülkemizde de toprak reformu konusu,devlet katında son kez ele alınmış,12 Eylül Darbesi’yle bir daha geri gelmemek üzere literatürden çıkartılmıştır.

12 Eylül Darbesi, yalnızca Türkiye’nin emekçi hareketine yönelik kanlı bir şiddet uygulaması değil,sermaye iktidarının emekçi sınıflara yönelteceği çok şiddetli bir saldırının yolunu açan bir operasyondur.Bu saldırının çerçevesi darbeden aylar önce Turgut Özal tarafından 24 Ocak Kararları ile çizilmiştir.Bu neoliberal kararlarla tarım piyasalaşıyor ve gelir kalemleri, ‘’tarım’’,’’maaş ve ücretler’’ denkleminden ‘’faiz,rant ve kâr’’denklemine hızla dönüştürülüyor.

1999 yılında IMF gözetiminde yürürlüğe konulan istikrar programı ile başlatılan süreç, Türkiye’de neoliberalizmin tüm veçhelerinini şiddetli biçimde hayata geçirdi.Bu dönüşüm tarım ve köylülük üzerine ağır sonuçlar getirirken, ileriki yıllarda da Türkiye tarihinin en gerici iktidarı olan AKP’yi iktidara getirecektir.IMF ile başlatılan istikrar programı çok kapsamlı bir dönüşüm öngörüyorbu dönüşümün önemli ayaklarından biri de Türkiye’nin kullanmakta olduğu tarımsal destek sisteminin tasfiyesi oluşturuyordu.Programın başlangıcındaüçlü koalisyon hükümeti tarafından IMF’ye verilen niyet mektubundan itibaren, tarımsal destekleme harcamaları ve başta tarımsal Kamu İktisadi Teşebbüsleri(KİT) olmak üzere tarımsal kurumların dönüştürülme,özelleştirme ve tasfiyeleri programın başarısını ölçecektir.

AKP iktidarıyla beraber Avrupa Birliği’ne uyum programları çerçevesinde tarımda da hızla neoliberal dönüşümlere gidilmiştir.2005’te AB ile tam üyelik müzakereleri başlar, bu müzakereyle beraber tarıma ayrılan bütçe kısıtlanır ve Türkiye tarımı Avrupa Modeli Tarım(EMA)’a eklemlenir.Bu eklemlenmeyle beraber halkın öz kaynaklarıyla oluşturulan fabrikalar birer birer özelleştirir.Bunların başında şeker fabrikaları ve TEKEL gelmektedir.Yine bu eklemlenmeyle Cargill,Monsanto,Amylum gibi emperyalist tekellerin kârları gözetilerek devlet eliyle yasalar çıkarılır.

Peki nasıl bir tarım politikası izlenebilir? Kapitalizmden kaynaklanan tüm sorunların nihai çözümü, artık kendisi insanlığın ilerlemesinin önünde bir engele dönüşmüş olan kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşebilir.Sosyalist hareketin tarım sorununa yaklaşımı da bu eksendedir.Tarımsal üretim,bir bütün olarak halkın tamamının beslenmesinin yanı sıra gıda ve tekstil sektörlerinin en önemli hammadde kaynağını oluşturmakta,Türkiye’nin dışa bağımlılığı konusunda da önemli rol oynamaktadır.Bu nedenle tarım kesimi piyasaya bırakılmamalı,devlet tarafından planlanmalı ve yönlendirilmelidir.