ABD, Türkiye ve IŞİD: Hilafet diriltilirken (Burak İyiekici)

Pazartesi, 01 Eylül 2014 11:36

Tarih 30 Haziran 2014: Irak’ta yürüyüşünü sürdüren IŞİD, lideri El Bagdadi’nin halifeliğini ilan etti. Tarih 25 Ağustos 2014: Boko Haram örgütü, IŞİD’den yaklaşık bir buçuk ay sonra Nijerya’nın kuzeydoğusundaki bir kasabada hilafet ilan etti. Biri Ortadoğu’da, diğeri Afrika’da eylemlerini sürdüren iki örgütün kısa bir zaman dilimi içerisinde halifeliği yeniden canlandırmaya çalışması, söz konusu bölgelerdeki diğer parametrelerle beraber düşünüldüğünde, üzerinde durmaya değer bir tablo sunmaktadır.

Daha önce Kemal Okuyan’ın “IŞİD yeni bir 11 Eylül’dür”(1), Aydemir Güler’in “Duvar yerindedir”(2) ve Ergin Yıldızoğlu’nun “IŞİD üzerine spekülatif düşünceler”(3) yazılarında vurgulanan ön açıcı tezler bağlamında, IŞİD’in katliamlarını ABD’ye rağmen ve onun bilgisinin dışında gerçekleştirmediği, bölgeyi yeniden şekillendirme noktasında ona birtakım olanaklar sunduğu ve normal şartlar altında gerçekleşmesi zor yeni ittifaklara zemin sağladığı tartışılmıştı. Geçen süre zarfında sahadaki gelişmeler, ABD’nin IŞİD’e yönelik operasyonlarının eğim verme, sınır çizme ve kırmızı noktaları hatırlatmanın ötesine gitmediğini göstermiştir. ABD, şu ana kadar IŞİD’e karşı düzenlediği saldırılarla hangi bölgelerin kendisi için önemli olduğunu ima etmiş olmakla beraber, nereye doğru giderse kendisini ilgilendirmediğini de sezdirmiş bulunmaktadır. Şimdilik IŞİD’in yaşam alanına dair bir çerçevelendirme hamlesi söz konusudur ve bir imha olasılığı, IŞİD’in sunduğu olanakların tüketilmesiyle alakalı olacaktır.

2002’de Nijerya’da kurulan Boko Haram örgütü için de farklı şeyler söz konusu değildir. Daha önce Cezayir hükümeti, siyasal İslamcı bu yapının El Kaide’yle ilişkisi olduğunu açıklamış ve Wikileaks belgelerinde CIA tarafından örgüte önemli miktarlarda yardımlar yapıldığı ortalığa dökülmüştü. Amaç, AFRİCOM’un (ABD’nin Afrika Komutanlığı) ülkesinde kurulmasına izin vermeyen Nijerya hükümetinin etkisizleştirilmesi, ülkenin istikrarsızlaştırılması ve ABD yardımına muhtaç edilmesiydi. Zira bu birim, ABD’nin bölgedeki askeri operasyonları için bir üs olarak tasarlanmıştı. (Aynı şekilde Kaddafi’nin de AFRİCOM’u kabul etmediğini ve Libya’nın ABD’nin bu komutanlığı yerleştirmek için teklif ettiği miktarların mislini vererek Afrika ülkelerini caydırdığını hatırlatalım(4). Kaddafi’nin başına gelenleri hatırlatmaya ise lüzum yoktur.)

Peki, ABD’nin bölgesel politikaları için çok işlevli enstrüman halindeki bu örgütlerin, aynı tarihlerde hilafet ilan etmesinin ne anlamı olabilir?
Öncelikle ideolojik ve politik hattı, destekçileri ve nasıl büyütüldüğüne değil de, uzaydan gelmiş ya da yerden bitmiş gibi davranılarak yalnızca acımasız katliamlarına odaklanmamız istenilen iki terörist örgütün halifeliği kurma çabaları, Ortadoğu’nun parçalanmışlığını bölge halklarının gözüne sokmakta, tek ve meşru bir hilafet için zemin hazırlamaktadır. Diğer bir deyişle, her önüne gelenin ve özellikle gözü dönmüş yapıların, bölge Müslümanlarını temsil etme iddiasının önünün alınması bahane edilerek, coğrafyanın geniş kesimlerince onaylanan bir otoriterinin, yani halifenin, bu örgütlerin meşruiyet pınarını kurutacağına dair zemin oluşmaktadır.

1924’te Mustafa Kemal tarafından kaldırılan hilafetin, yeniden gündeme gelmesinin sebebi ise ABD’nin bölge politikaları ile yakından ilgilidir. Hilafetin kaldırılması, ümmetçiliğin yerine ulusçuluğun, bağımsızlıkçılığın, milliyetçiliğin, ve laikliğin konulmasını ifade etmektedir. Ancak ABD tarafından siyasal İslamın kuvvetlendirildiği ve uyumlu İslamcı örgütlenmelerin önünün açıldığı bölgede hilafet, laikliğin ve bağımsızlıkçılığın tamamen tasfiyesine neden olacak, bunların yerine ümmetçiliği ikame edecektir. Böylece emperyalizm açısından hilafetin kaldırılmasıyla baş gösteren bölgenin yönetilebilirliği problemi, aşılmaya çalışılacaktır.

13 Temmuz 2014 tarihinde (yani IŞİD’in hilafet ilanından yaklaşık 15 gün sonra, Boko Haram’ınkinden 1 ay önce) Tolga Tanış’a röportaj veren(5) CIA Türkiye masası eski şefi Graham Fuller, Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasının yanlışlığını azarlayıcı bir dille şöyle belirtiyor: “Evet hataydı.. Çünkü halifelik Türkiye’ye ait bir şey değil ki kaldırılabilsin. Müslüman dünyasına aitti. ..Türkiye’nin [kaldırmaya] hakkı yoktu.” Fuller hilafet konusunda temennilerine devam ediyor: “..Müslümanlar da [Papa gibi] birini seçebilse, iyi olabilirdi. Ilımlaştıran bir güç olabilirdi. Böyle bir lider, Bin Ladin tarzı, Bagdadi gibi bir halifeden çok daha fazla arzu edilir.” Tanış’ın adayların hangi ülkeden olabileceğine dair sorusunu Fuller şöyle cevaplıyor: “Endonezya, Mısır, Türkiye ve Tunus”. Fuller, CIA’de görev almış bir isimdir ve hala da Amerikan yönetimiyle ilişkileri kuvvetli birisidir. Görüşlerinin, öznel fikirleri olduğu düşünülmemeli.

Fuller’in açıklamalarından bir ay sonra, İstanbul’da toplanan ve AKP hükümetini temsilen Başbakan yardımcısı Emrullah İşler’in de katıldığı Müslüman Alimler Birliği Toplantısı’nda, bölgedeki gelişmeler değerlendirilmiş ve hilafet “karmaşası” da tartışılmıştır. Görüşmenin ardından bir açıklama yapan birliğin başkanı ve Mısırlı din adamı Şeyh Yusuf El Kardavi şunları söylemektedir:

“Şu an İstanbul’dayız. Son İslam hilafetinin başkentinde. Peygamber efendimizin müjdelediği kenti, İstanbul’u fetheden ve İslam âlemini kahramanlıkla yıllarca savunan Türklerdi. En son hilafet Türklerdeydi. Bu hilafet bitti demek değildir. İslam ümmeti gelecekte de hilafet ilan edecektir. Ama şu ana kadar en son İslam hilafetini Türkler kurmuştur.”(6)

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından Başbakanlığa Davutoğlu’nun getirilmesinin arkasında yatan nedenler araştırılırken, bu parametreler de hesaba katılmalıdır. Zira Davutoğlu, Yeni-Osmanlıcı paradigmanın parti içerisindeki teorisyeni ve uygulayıcısıdır. Yukarıdaki tablonun bütününe bakıldığında, Yeni-Osmanlıcı pratiğe sahip bu isim döneminde, uyumlu-hilafetin emperyalizme hediye edilmesinin düşünüldüğü ileri sürülebilir. Böylece AKP’nin, hilafet aracılığıyla bölgede söz sahibi olabilecek bir makamın kontrolünü emperyalizme teslim ederek, azalan siyasi kredibilitesini arttırmayı hedeflediğini söylemek, çılgınca bir tez olmayacaktır. Peki AKP bunu halka nasıl izah edecektir?

Erdoğan’ın 28 Ağustos günü Anıtkabir ziyaretçi defterine düştüğü “1920” notuyla beraber, devir-teslim töreni için çıktığı Çankaya’da ve son birkaç yıldaki birçok grup toplantısında 1920 tarihini vurguladığını hatırlamak gerekir. Bu bağlamda defaatle 1. Meclis’in dualarla açıldığını, bu açılışın bilerek Cuma gününe denk getirildiğini söylemiş ve sık sık M. Kemal’in o tarihteki dinsel içerikli konuşmalarına atıf yapmıştır.

M. Kemal’in 1920 sonrası konuşmalarındaki dinsel söylem ve referansların varlığı kesin olmakla beraber, 1924’e gelindiğinde bu tutumun tamamen terk edildiği görülür. 1924’ün anlamı, güç mücadelelerinin nihayete ermesi, ittifaka duyulan ihtiyacın ortadan kalkması ve Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasıdır. Zira 1. Meclis’in açılışında görev olarak telakki edilen “hilafetin ve saltanatın kurtarılması” ifadelerinden 2 yıl sonra saltanat, 4 yıl sonra da hilafet kaldırılmıştır. Bu açıdan Erdoğan’ın 1920’ye ilişkin atıfları, sonradan terk edildiği bilinen tutum ve davranışları ebedileştirmekte, onu rejime içkin ve sürekli bir tavırmış gibi sunmakta ve seçmeci bir okumaya dayanmaktadır.

Seçmeci tarih anlayışının ve 1920 sihirbazlığının Erdoğan’a faydası nedir? Durum şudur: 23 Nisan 1920 Meclis’in açılmasıyla beraber fiili olarak Cumhuriyet kurulmuş ancak yasal çerçeve kazanarak resmileşmesi hilafetin kaldırılmasıyla gerçekleşmiştir. Bunun anlamı, 1920-24 arası sürecin hem (fiili) Cumhuriyetin hem de hilafetin “bir arada barış içinde” yaşayabildiği bir dönemi ifade etmesidir. İşte Erdoğan açısından 1920’nin anlamı, bizzat M. Kemal’in önderliğinde hem Meclis’in hem de hilafetin aynı anda bulunabiliyor olmasıdır. Sonuç olarak Türkiye’deki seküler kesimi halifelik konusunda ikna etme yöntemi bellidir: ”Biz M. Kemal’i örnek alıyoruz!”. Ama 1924 sonrası buharlaştırılarak tabii.

Hilafetin diriltilmesi sadece farklı aktörlerin arzu ve istemlerine değil, sahadaki diğer sınıf ve öznelerin de eylemlerine bağımlıdır. Ancak emperyalizmin ve bölgedeki vekillerinin, özellikle de AKP’nin, hilafeti yeniden tesis etmeye niyetli olduğu söylenebilir.

30 Ağustos 2014


(1) http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/isid-yeni-bir-11-eyluldur-...
(2) http://haber.sol.org.tr/yazarlar/aydemir-guler/duvar-yerindedir-96387
(3) http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/109839/ISiD_Uzerine_Spekulatif_D...
(4) Bu konuda ayrıntı için bkz. Alper Birdal-Yiğit Günay, “Arap Baharı Aldatmacası”, Yazılama Yayınevi.
(5) http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/tolga-tanis_322/halifelik-meselesi_2...
(6) http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/isidin-hilafeti-seriata-aykiri