Yeni Şafak’tan Abdullah Muradoğlu’na...

Pazartesi, 26 Ocak 2009 10:00

"Bütün canlıların iliklerine kadar işlemiş bir korku, bunun sonucu kararsızlık ve kişisizlik, iç savaş'ın kaçınılmaz sonuçlarıdırlar."

Saralı Cumhur'un yazarı, anlaşılan hayatla da sınamış son tutuklanmasında bu sözlerini aynı hücreye konulduğu Kemal Gürüz, dört duvar arasındaki ilk gecesinde, mahpusluk isimli zor zanaatın ustalarından olan Yalçın Küçük'e sarılıp ağlamış zaman zaman korkusundan.

Korku tamam. Ya kişiliksizleşme?

Korkuyla birlikte geldiğini bildiğimize göre, Gürüz'ün salıverildikten sonra Ahmet Hakan'a verdiği mülakatta yer alan "ben Amerikancıyım" açıklamasında aramamız gerektiğine dair bir şüphemiz bulunmuyor, bu kadar aleni ve pervasızca söylenebiliyor oluşu ise bir çürüme semptomudur elbette.

Korku ve kişiliksizleşme insanı kurnaz mı kılıyor?

Öyle olmalı, çünkü Ergenekon'dan gözaltına alınıp salıverilince Amerikancılığını deklare etmenin başka bir açıklaması bulunmuyor.

Gürüz dahi farkına varmış operasyondaki "made in USA" damgasının. Gürüz dahi, operasyonunun Türkiye'nin boynuna emperyalizmin ilmeğinin daha sıkı bir şekilde dolanması projesinin bir parçası olduğunu anlamış.

O yüzden Türk milliyetçisi Gürüz "ben Amerikancıyım" derken, "bir yanlışlık olmuş" demek istiyor aslında, Amerikancı olmayı bir masumiyet karinesi olarak görüyor ve "ben masumum" demiş oluyor.

Yeni Şafak yazarlarından Abdullah Muradoğlu dünkü yazısında, "Amerikan soslu" demiş Gürüz'ün milliyetçiliği için ve "kerameti kendinden menkul" diye de eklemiş.

Duymuş ve "dinime küfreden Müslüman olsa bari" demiş midir acaba Gürüz, bilmiyoruz ama bir önemi bulunmuyor, biz söylemiş olalım: Bu ülkede sağcı olup da, yani milliyetçi-muhafazakâr-piyasacı ve gerici olup da, Gürüz'ün Amerikancılığına sövmek, aslını inkâr etmek anlamına gelmiyorsa nasıl bir anlama geliyor?

Daha 1940'lı yıllarda Nazi Almanyası'nın beşinci kolu gibi çalışmaya başlayan ve ülkedeki bir avuç anti-faşist, ilerici aydına karşı kitlesel linçler tertipleyen bir gelenekten söz ediyoruz.

Burnu iyi koku aldığından olsa gerek, tıpkı Nazi subayları gibi 2.Dünya Savaşı'nın bitiminin ardından yeni efendi ABD'nin hizmetine giren ve kitlesel bir komünist hareketin olmadığı 1950'li yıllarda ülkenin dört bir yanında Komünizmle Mücadele Dernekleri açan bir gelenekten bahsediyoruz.

TİP'in ve DİSK'in kurulduğu, işçi ve köylü mücadelelerinin yükseldiği, öğrencilerin sokakları zapt etmeye başladığı 1960'lı yıllarda, uğruna İstanbul genelevlerinin tadilattan geçirildiği 6. Filo'yu protesto eden solcu gençlerin üzerine tekbir getirerek saldıran, son 60 yıldır Washington'u kıblesi bellemiş bir hareketten bahsediyoruz.

1948 yılında ABD'ye kontrgerilla eğitimi alması için gönderilen Türkeş'in başbuğluğunda, 70'li yıllar boyunca bu ülkenin en aydınlık yüzlü insanlarını, bilim adamlarını, sanatçılarını, öğrencilerini öldüren, Çorum'da ve Maraş'ta kitle katliamları tertipleyen, bünyesinden Ağca, Kırcı ve Çatlı gibi namlı katiller çıkarmayı başarmış, NATO ve Pentagon beslemesi bir gelenekten bahsediyoruz.

Daha dün denilebilecek kadar yakın bir geçmişte, canlarımızı Sivas'ta diri diri yakan, Gazi Mahallesi'nde tarayan, Diyarbakır'ın ya da Hakkâri'nin karanlık bir sokağında ensesine sıktığı tek kurşunla katleden bir gelenekten bahsediyoruz.

Bu ülkede sağcılığın tarihi, sola karşı sürdürülen uzun iç savaştaki tetikçiliğin tarihidir, bu ülkede sağcılığın tarihi, sosyalizme karşı dünya çapında verilen savaşın Türkiye'deki mümessilliğidir, şimdilerde kontrgerillayı tasfiye ettiklerini iddia edenler, bir zamanlar kontrgerilla ile birlikte bu ülkenin sokaklarında, Amerikan bombası ile Amerikan kurşunu ile ve Amerikan parasıyla, solcu devrimci avlamışlardır.

Ve bugün...

1950'lerde Komünizmle Mücadele Dernekleri'nin kuruculuğunu yapanlardan ve uzunca bir süredir de ABD'de ikamet etmekte olan sulu gözlü bir vaizin başında bulunduğu F tipi cemaat ülkeyi bir örümcek gibi sarmış durumdadır.

Soğuk Savaş'ın en ateşli anti-komünistlerinden olan Büyük Doğucu Necip Fazıl'ın, artık her ne kadar Büyük Ortadoğucu olmuşlarsa da, talebelerinden biri cumhurbaşkanı ve öteki de başbakan koltuğundadır.

Solcuları öldürülmüş, katledilmiş, hapislerde çürütülmüş ve böylelikle sol yanı kötürüm edilmiş bir ülkede, Amerikancılık virüsünün böyle yaygınlaşması ve kanser misali nüfuz ettiği her dokuyu çürütmesi doğaldır.

Sola karşı sürdürülen iç savaştan bu ülkeye kalan, bugünkü bürokrasi, bugünkü siyaset, bugünkü üniversiteler ve bugünkü basındır Amerikanya isimli bu kara ütopya diyarında zihinler Amerikancılık virüsü ile iğdiş edilmekte, akıl ortadan kaldırılmaktadır.

Gürüz bu kara ütopyanın, Amerikancı, Demirelci, milliyetçi ve CHP'li olma sıfatlarını bünyesinde toplayan kahramanlarından biridir, Gürüz'ün Amerikancılığına laf söyleme kudretine sahip olduklarını sananlar ve böylelikle kendilerini Gürüz'ün karşısındaki cephede konumlandıranların ne olduklarını anlamak için ise Demirelci yerine Fethullahçı, milliyetçi yerine muhafazakâr, CHP'li yerine de AKP'li yazmak yeterlidir.

Amerikancılık mı, şairin "ümidin düşmanı" dediklerinin değişmeyen niteliğidir.

F.Y