Nazlı Ilıcak vesilesiyle sola

Çarşamba, 02 Temmuz 2008 13:16

Diyelim ki karar verdik bir darbe yapacağız... Neler gerekli?

Öncelikle beş benzemezden oluşan bir örgütlenme içine gireceğiz. Olabildiğince geniş olmalı. Öyle ki telefonlarımız dinlense 200 klasör döküm ortaya çıkmalı. Olmaz ya oldu diyelim bu işi yüzümüze gözümüze bulaştırırsak toplanan yazılı kanıtlar yazıyla dört milyon sayıyla 4.000.000 sayfa olmalı ki şanımız böyle yürüsün...

Peki ya sonra?

Sonrası açık! Darbe yapacaksak aramızda konuşurken darbe aşağı, darbe yukarı dememek için darbemize bir isim bulmamız gerekiyor.

Pekiyi darbemizin adı ne olacak?

Sarıkız olabilir mi? Neden olmasın? Hem buram buram bu topraklar kokuyor hem de pek masum...

Tamam, başka ne eksiğimiz var...

Eksiğimiz açık: Şimdi biz bu ismi belirledik ya içimizden birinin her gün kim ne konuştu evinde bir köşeye not etmesi lazım. "Sevgili günlük, aslında bıraksalar birbirimizin boğazına basacağız ama üç vakte kadar darbe yapacağımız için katlanıyoruz birbirimize, ben de telefon edip herkese bildiriyorum bu durumu..."

Olur mu böyle darbe? Neden olmasın? Ama kabul etmek lazım ki böyle darbe yapılınca başka şeyler de oluyor. Mesela Ufuk Uras ile "solcu" sıfatı yan yana geliyor. Sarıkız darbesine ilişkin "solcu" Uras, atv'ye çok özel açıklamalarda bulunuyor: "Ya siyasetin alanı genişleyecek ya daralacak. Nasıl ki Yunanistan'da İspanya'da meclis üstünlüğü söz konusu işte öyle bir şey..."

Böyle darbe olursa başka ne mi oluyor? Bazı isimler ile gazeteci-yazar sıfatı ile buluşuyor.

Aslında artık pek çoğunu okumak gereksizleşti. Duruma göre ne yazacaklarını büyük bir isabetle tahmin edebiliyorsunuz. Mesela, yıllardır Türkiye'de ne kadar gericilik varsa kendini öne atan karanlıklar prensesi bu cinsten... Cumhuriyetin yakın tarihinde hemen her büyük provokasyonunun içinde adı geçen, halkı kocasının Tercüman'ı ile ayrı, oğlunun Akşam'ı ile ayrı soyan Nazlı Ilıcak'tan bahsediyorum. Soymak mı? O, bir aile hastalığı. Hani anne tef çalarken oğlu striptizci kadınları soyuyordu. İşte öyle...

Tabii siz bunların neden böyle olduğunu bilmezsiniz. Nasıl "travmalar" ile Nazlı'nın bugünlere geldiğini bilemezsiniz Anlayamazsınız Ilıcak Nazlı'yı... Nazlı, henüz 16 yaşındadır ki 1960 Darbesi ile babasının evden zorla götürüldüğüne şahit olmuştur. Kendisi kadar antipatik ağabeyi Ömer Çavuşoğlu ile buğulu gözlerle izledikleri bu sahne Nazlı'nın hayatını şekillendirmiştir. İşte o gün, gözlerini kısıp sonsuzluğa bakarak intikam yemini etmiştir Nazlı.

O gün bugündür de bulduğu her gerici donu kıçına geçirmesinin Freudyen açıklaması işte budur... Biyolojik babasını askerler böyle adayda götürmüştür ama baba bir kez gitmemiştir ki... Siyaseten babası Morrison Süleyman da askerlerce filanca kere gönderilmiş, Türkiye gericiliğinin ayaklı simgesi olarak falanca kere geri dönememiş midir?

Giden babalar Nazlı'nın yaşamını şekillendirmiştir. Nazlı'nın şifreleri işte böyledir.

Nazlı'nın şifrelerinin bir bölümü böyledir ama bilemediğimiz başka şifreler mevcut mudur? Nazlı, istediği zaman istediği gazeteye geçebilmekte, istediği zaman istediği programı yapabilmektedir. Defaten usulsüzlüler, yolsuzluklara imza atıp, hepsinden alnının akı ile sıyrılabilmektedir.

Ama şu anda bunların bir önemi yok.

Fakat Nazlı Hanım, yıllardan sonra ilk kez dün rahat bir uyku çekmiş olsa gerek. Zira emekli paşaların pırpırlarının sökülmesinde kendinin payı unutulmamalı. Kendisi de eseri ile övünüyor olsa gerek dün televizyon kanallarını tek tek dolaşarak aynı cümleleri tekrarlıyordu Ilıcak.

Son gözaltılar nedeniyle herkes şaşırmıştı ama Nazlı Hanım, kendinden ve yıllar önce ettiği yeminden emin biçimde "Aslında ben hiç şaşırmadım. Hurşit Tolon'un da Şener Eruygur'un da darbeyle bağları açık. Şimdiye kadar beklenmesi hata..." diyordu. Bugünkü yazısında ise daha cüretkâr:

"Ergenekonla irtibatı bilemiyoruz. Ama, Şener Eruygur'un askeri darbeye zemin hazırlayacak faaliyetleri konusunda hiç şüphemiz yok." Peki Nazlı Hanım şüpheniz yok da deliliniz nerede diyecek olsak yanıt hazır: "Eee işte 1960'ta babamı götürdüler!.."

Bunun üzerine tabii naifliği nedeniyle tabloya pek uymayan Mustafa Balbay sorulunca Ilıcak'a yanıt şudur: "12 Mart öncesi, bu olayın bir benzerini görmemiş miydik? Askerler, gazetecilerle ve bazı aydınlarla işbirliğine girişmemiş miydi? Deniz Gezmiş, tıpkı bugünkü gibi 'İkinci Kurtuluş Savaşı' verdiğini ve Atatürk'ün izinden gittiğini sanmıyor muydu? İşte Atatürk istismarı bu noktalara kadar varıyor."

Öyle ya yine kendisinin dün televizyonda söylediği gibi medyada darbeciler tarafından kullanılan ama kullanıldıklarının farkında olmayan yazarlar mevcut.

Yani Nazlı Hanım diyor ki "Daş düşebülü, ayu çıkabülü, insan ölebülü..."

Üniversitelerde Ergenekoncular tarafından kullanılan ama farkında olmayan öğretim üyeleri, araştırma görevlileri ve öğrenciler var. Kendi deyişiyle "bundan en ufak şüphemiz yok". İşçiler mi? İşte 1 Mayıs'ta gördük sendikaların pek çoğu Ergenekoncu ama kimileri farkında değil. Pirinç fiyatları mı arttı? Ergenekoncu spekülatörler...

Nazlı Ilıcak, kaldırdığı her taşın altından "Hergenekon" çıkartıyor. Her şapkadan aynı tavşanı fırlıyor.

Sorumuz basittir: NATOcu, kontrgerillacı bini bir para olan paşalar ile hesaplaşmak için sol, Ilıcak ile, Erdoğan ile, Uras ile aynı çuvala girmek zorunda mıdır?

Nazlı Hanım'ın şapkalarına bizim cenahta inananlar var mıdır?

Gördük ki önemlice bir bölümü "solcu" olan bir ekibi İstiklal Caddesi boyunca elinde kaval güdebiliyordu Nazlı Hanım. Öte yandan zaten uzunca bir süredir Ufuk Bey, Ilıcak ile aynı referanslarla konuşmaktadır ve bizim cenahta değildir.

Düzenin en düzenbaz, iktidar yalakası, militan ve görev insanı figürlerinden birine solun açık çek vermesi, kol kola girmesi mümkün müdür?

Devrimci dostlarımızın her neredeler ise bu rezaleti sineye çekmemesi, mücadeleyi Ilıcak'ın tefine gerdan kıranların elinden kurtarması gerekiyor.

G.M.

Nazlı Ilıcak, "Sarıkız, Ayışığı ve Eruygur", Sabah/ http://www.sabah.com.tr/ilicak.html