Kitlelerin afyonu patlarken…

Perşembe, 26 Şubat 2009 13:55

Bilindiği gibi 'afyonu patlamak' deyimi, Osmanlı'daki afyon bağımlılarının Ramazan ayı için özel olarak keşfettikleri son derece uyanık bir yöntemle ile ilgilidir: oruçluyken afyon krizi geçirmemek için sahurda afyonu macun haline getirerek kâğıtlara sarıp yutan müptelamız, ancak gün içinde midesi kâğıdı yavaş yavaş eritip ('patlatıp') afyonun etkisini bedene verdikçe eli ayağı titremeden saatleri geçirip kendisini iftara atabilirdi.

İşte tam da bu düzeneğin teknik bir aksaklıktan dolayı çalışmadığı durumlarda, kahramanımız gerginlikten barut fıçısı gibi dolaştığı için kendisine "afyonun patlamadı galiba?" denir olmuştur. Zaman içinde bu ifade, günümüzde olduğu gibi sabahları açılamayan, sinirli davranan kimseler için de kullanılmaya başlanmıştır.

"Din, ... kalpsiz bir dünyanın kalbidir, ruhsuz koşulların ruhudur. Din kitlelerin afyonudur" diye yazan Marx'ın sözlerini bugünkü Türkiye'ye uyarlarsak, aslında tam da bahsettiğimiz türden bir 'afyon patlaması'yla karşı karşıya olduğumuzu fark etmez miyiz?

Karşısındaki tüm siyasi ve iktisadi engeller yavaş yavaş 'eridikçe' etkisini daha çok hissettiren laik toplumsal kesim, kurum ve yapılar arka arkaya 'patladıkça' giderek artan bir uyuşukluk hissi veren gericilik afyonu vardır bugün ülkenin midesinde bir yerlerde.

Belki malzemesi çok önceleri hazırlanmış olan, ama esas olarak yirmi dokuz sene önce 'gerginliğe iyi gelsin diye' kâğıda sarılarak ülkeye zorla yutturulan bu afyon, nasıl da zaman içinde midemizde sindirilip tüm algımızı zayıflatmaya, aklımıza ket vurmaya başlamıştır işte...

İşin trajik yönü, tıpkı vücuttaki afyon patlamasının müptelaya yalandan bir uyanıklık ve kendine gelme hissi vermesi gibi ülkedeki tüm bu 'afyon patlaması'nın da sanki bir toplu uyanış, kendine geliş olarak önümüze konmasıdır:

Muhafazakarlığıyla, faşizan milliyetçiliğiyle, islamcılığıyla, osmanlıcılığıyla uyanan, kendine gelen Türkiye: ha gayret, sık dişini, iftara az kaldı!

***

Tarhan Erdem ve ekibinin gerçekleştirdiği "Biz Kimiz: Kültürel, Ekonomik ve Sosyal Hayat Tarzı Araştırması"ndaki sorulardan birinde geçen "din ve devlet işleri ayrı olmalı" ifadesine AKP'lilerin % 73.5'i "doğru" ve "kesinlikle doğru" "devlet laik olmalıdır" ifadesine ise yine AKP'lilerin % 83.6'sı "olumlu" şeklinde yanıt vermişler.

Bu rakamlardan yola çıkarak 'afyon patlaması' tehlikesi yoktur diye düşünebilenler şunu unutmuyorlar mı: AKP'lilerin büyük bölümü "din ve devlet işleri bir arada olmalı", "devlet kesinlikle laik olmamalıdır" demiş olsaydı, bu çok daha az tehlikeli olmaz mıydı?

Anketin sonucunun bu şekilde çıkması, AKP'nin artık laikliğe karşı çıkmasına gerek bırakmayacak kadar güçlü olmasıyla ilgilidir: 'laiklik' ve 'din-devlet işlerini ayırma'nın tanımını yapacak kadar güçlü olan zaten AKP'nin kendisiyse bu kavramlara karşı olmak yerine kendi verdiği anlamlarına sonuna kadar sarılması şaşılacak şey midir?

Demek ki esas sorumuz Erdem'in anketindekiler değildir: burada nasıl bir laiklikten, nasıl bir devletten söz edilmektedir? Din ve devlet işlerinin ayrılması ve devletin laik olmasından ne anlaşılmalıdır? Tüm bu soruların cevaplarını bulmak için, yokluğunu her geçen gün daha uyuşuk biçimde hissettiğimiz Bülent Arınç'ın 23 Nisan 2006'da laiklik üzerine yaptığı o meşhur konuşmasındaki eleştirileri hatırlamak yetecektir:

"Açıkça belirtmeliyim ki, anayasamızın değiştirilemez maddesi olan laiklik ilkesine Türkiye'de karşı çıkan kimse yoktur" diyerek bugünkü anketi üç yıl önceden doğrulayan Arınç, devam eder: "Bütün tartışmalar, laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır". "...laiklik ilkesinin yorum farklılığını gündeme getirmek gerekir" (demek ki o zamanlar yorum farkı da varmış).

"Laikliği bir toplumsal barış ve uzlaşı mekanizması olarak algılamak gerekir. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığını zorunlu kılar. Bütün inançların kendisini ifade etmesine imkan vermek, bireylerin ibadet hürriyetini sağlamak laiklik ilkesinin temel işlevidir. Devlet, bu işlevi uygulayan ve tüm inançlara eşit mesafede davranan aygıttır. Sorun işte burada başlamaktadır. Devlet, dini inançların yaşamasını teminat altına alması gerekirken, tam tersine kamusal alanda bazı inançların yaşam hakkını, ifade hürriyetini kısıtlamaktadır".

Laiklik, demek ki artık seküler, felsefi olarak maddeci bir dünya görüşü ile ilgili değildir: bu dünyayı bu dünyanın verileriyle açıklamak laikliğin kitabında yazmaz artık. Laiklik, demek ki artık (Cumhuriyet'teki pratiği yetersiz de kalmış olsa) aydınlanmacı, ilerici bir devletle, toplumla ilgili değildir: tıpkı serbest piyasa söyleminde olduğu gibi 'bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' demelidir devlet ki böylece toplumdaki 'görünmez el' afyonu yavaş yavaş eritebilsin.

Devletin 'bırakınız yapsınlar'a, dinin 'en temel hürriyete', laikliğin de sakat ve ikiyüzlü bir 'inançlara hoşgörü'ye dönüştüğü yerde 'din ve devleti ayırmak', 'laikliğe sahip çıkmak' iş midir ki? Tekrarlayacak olursak: laiklik öldü, yaşasın yeni laiklik!

***

Türkiye'nin gericileştiğiyle ilgili iddialara karşı geliştirilen standart eleştiri, "aslında bunlar dinci değil, bir takım maddi çıkarlar sağlamak için dini kullanıyorlar" şeklinde yapılır. Peki, dinci olmak ile dinciymiş gibi görünmek arasında gerçekten de bir fark var mıdır? "Kiliseye git, yere diz çök, dua okunurken dudaklarını oynat, inanmaya başlarsın" diye yazıyordu Pascal. Günümüz Türkiye'sine uyarlayacak olursak: "kendi sermaye sınıfını yarat, mahalle baskısı oluştur, devleti ele geçir, polisi sağ kolun, askeri sol kolun yap, inanmaya başlarsın!"

Hal böyle olunca, insanların gerçekten inanıp inanmadığını sorgulamak, pratiğin düşünceyi gerçek yaptığını ve ülkede afyonun nasıl bir hızla patladığını görememektir: dinci olunmaz çünkü, dincilik yapılır.

Matrix filminde bir sanal gerçeklik programının içindeyken gökdelenden aşağıya düşen kahramanımız Neo, simülasyondan çıkıp gerçek dünyaya dönünce ağzından kan geldiğini fark eder: "ama bunun gerçek olmadığını sanıyordum" der Morpheus'a. "Zihnin onu gerçek yapıyor" diye yanıtlar Morpheus. "Peki Matrix'de ölürsen burada da ölür müsün?" "Vücut zihin olmadan yaşayamaz".

Emre Zeybek