Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ey Okur Bu Bir Aşk Romanıdır!

Yayın Tarihi: 24.03.2009 , 09:30 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:35

MÜZELİK MASUMİYET

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum." diye başlıyor Masumiyet Müzesi. Bundan on beş yıl önce yazılmış olan Yeni Hayat'ın girişini anımsatıyor: "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." Hayatınızın en mutlu anını düşündünüz mü hiç? Veya böyle bir an var mıdır size göre? İnsanoğlu, hele bizim çağımızdaki, çoğu şeye olumsuz tarafından bakmaya alıştı gibime geliyor. Bu bağlamda "mutsuzluğun halleri"ni tanımlamak çoğu zaman daha kolay oluyor. Örneğin sevdiğimiz biri sonsuzluğa göçtüğünde hayatımızın en kötü dönemine giriyor olabiliriz. Bunu anlamak kolay. Ancak birisiyle seviştikten sonraki anın hayatın en mutlu anı olabilmesi, indirgemecilikle itham edilmeyi göze alarak, bana Marx'ın Alman İdeolojisi'nde kaleme aldığı "Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır" satırını hatırlatıyor.

Masumiyet Müzesi üzerine konuşurken Pamuk'un "Bu ne politik ne de tarihi roman... Bir kadına fena halde takılan zengin bir adamın hikâyesi" ifadesine katılmamak elde değil. Öte yandan takılmak fiili ile Türk Dil Kurumu'nun sözlüğündeki argo anlamı kastediyorsa, başka bir yayın organında yayımlanan röportajındaki "Bu bir aşk romanı" ifadesine katılmak da bir o kadar imkânsız. Orhan Pamuk haklıysa ve gerçekten bu bir aşk romanıysa romanın kahramanlarından Kemal'in hayatındaki en mutlu an "Füsun'un sıcaktan ve sevişmekten ter içinde kalmış omzunu öptüğü, onu arkadan yavaşça sardığı, içine girdiği ve sol kulağını hafifçe ısırdığı, kulağına takılı küpenin uzunca bir an sanki havada durduğu ve sonra da kendiliğinden düştüğü" an olabilir. Nitekim Aragon'a göre "Mutlu aşk yoktur".

Ah Nerde O Eski Aşklar

1975'ten 1984'e kadar olan bir dönemi kapsıyor romanın ana düzlemi. İkincil bir düzlemde ise günümüze kadar uzanıyor. Nişantaşı, Çukurcuma ve Beyoğlu'nun dışına nadiren çıkıyor ve bu bağlamda mekânsal olarak Pamuk'un özyaşamöyküsüyle bir koşutluğun varlığını sezdiriyor. Pamuk için Kemal ile Sibel'in yazıhanede sevişmeleri, Kemal'in Füsun'un sekiz yıl boyunca içtiği 4213 sigaranın izmaritlerini biriktirmesi, Füsun'dan kalan eşyaların tesellisi gibi Kemal'in ilişkilerini açımlayan ögeler romanın ana eksenini oluşturuyor. Beyoğlu'nun sokakları, Boğaz'da patlayan bir gemi, eski sinemalar, Yeşilçam, Saatli Maarif Takvimi, ilk Türk meyveli gazozu Meltem, kurban bayramı, çatışan sağcı ve solcu gençler, Merhamet Apartmanı vb. ise salonu süsleyen eşyalar gibi donuk, cansız ve hayatın dışında birer dekor vazifesi görüyorlar. Yaşamdan soyutlanmış bir ilişki ile karşı karşıya buluyoruz kendimizi. Nasıl yaşamdan soyutlanmış bir ilişkiye aşk demek yanlışsa, bunu bir saplantı nevrozu (sinirce) olarak tanımlamak da o kadar doğru. Kemal'in roman boyunca Füsun'u "elde edemeyip" ondan kalan eşyalarla bir derlem (koleksiyon) oluşturmaya başlaması ve işi bunlarla bir müze kurmaya kadar götürmesi saplantı nevrozuna işaret ediyor. Nitekim saplantı nevrozuna sahip kişi belli davranışları bir tören (ritüel) havasında yinelemekten bir türlü yakasını kurtaramayan, kişinin mesleksel durumunu sürdürmesine engel ve gündelik hayatta yaşadığı birçok şeyden kopmasına neden olan biri olarak tanımlanıyor.

Belden Aşağı Vurmak

&Eacuteric Blondel Aşk isimli derlemesinde "Bir kadını 'elde ettiğini' söylemek yalnızca laftır alınan haz vardır bir tek, aşk nesnesine gelince, o hep erişilmezdir" tespitinde bulunur. Kemal'in, yıllarca Füsun'un peşini bırakmaması ve Füsun'un ölmeden önceki gece Kemal ile seviştiği sahne bu önermeyi hatırlatıyor. Masumiyet Müzesi sayfalar boyunca kadının bir meta olarak görüldüğü bir anlatıya dönüşüyor ve olay örgüsünün sonuna doğru bu bakış açısı doruk noktasına çıkıyor: "Çarşafların arasına girdiğimizi ve tenimin, onun tenine değdikçe alev gibi yandığını hatırlıyorum. Dokuz yıl önceki sevişmelerimizin unuttuğum ve unuttuğumu bile bilmediğim pek çok hatırasını, o mutlu günlerin diğer hayat ayrıntılarıyla birlikte yeniden yaşadığımı da büyülenerek hissettim. İçimde yıllardır bastırılmış mutluluk isteği, istediğimizi elde etmiş olmanın (memelerini ağzıma sonuna kadar almıştım bile) zafer ve sevinç duygusuyla birleşerek yaşadığım şeyi belirsizleştirmiş, anları, duyguları, hazzı birbirine karıştırmıştı. En sonunda onu elde ettiğimi aklımın bir yanından geçirirken, Füsun'un her şeyine, çıkardığı aşk inlemelerine, bana çocuk gibi sarılışına, kadife teninin bir an parlamasına hayranlık ve şefkat duyuyordum." Kemal'in, roman boyunca Füsun ile beraber oldukları süre zarfında hissettiklerinin peşinde olması Füsun'u sadece bir araç olarak görmeye başlamasına yol açıyor ve bu bakış açısı Pamuk tarafından meşrulaştırılıyor. Bunun yanı sıra Kemal'deki devamlı tetikte olup kişisel çıkarları kollama isteği (Füsun ve Sibel ile olan ikili ilişki) ve asla kazık yememe çabası ise erkek egemen bakış açısının birer yansımasını oluşturuyorlar. Romanın genel bir beden politikasına sahip olduğu romanda bekâretin tuttuğu yer ve bekâretin toplum içinde anlamlandırılması ile ortaya konuyor. Kemal bekârete inanmıyor ve namus takıntılı erkeği oynamıyor. Fakat bu konudaki çifte standardı sorgulasa bile bunu değiştiremiyor. Hâlbuki Sibel tam da bu rolü oynuyor. Aşk acısı çekenin sadece erkek olup aşkın tek boyutlu anlatılması ve kadına dair çok az gözlemin bulunması kadını silikleştiriyor ve roman boyunca onu bir figüran rolüne sokuyor. Örneğin Füsun'un Kemal hakkında neler hissettiğinin bilinmemesi ve bedeninin Kemal'in ve diğer erkeklerin gözlerindeki birer yansıması olarak resmedilmesi onun sadece bir figüre indirgenmesine yol açıyor ve kadına cinsiyetçi bakışın yeni bir örneği sergileniyor.

Kaka Doğu Cici Batı

Yirminci yüzyılın önemli entelektüellerinden biri olan Edward Said 1978 yılında yayımladığı Oryantalizm adlı eseriyle Doğu-Batı ilişkilerine yeni bir yorum getirmiştir. Said'e göre Batı bilgi-iktidar ilişkisinden hareketle, kendini tanımlamak, sömürgeci niyetlerini haklı göstermek ve bu amacını gerçekleştirmek adına hayalî bir Doğu üretmiştir. "Ben ve öteki" ayrımından hareketle dünyanın merkezine kendisini koyan Batı, Ortaçağ'dan itibaren Doğu kültürleri, medeniyetleri ve inançları etrafında başlattığı şarkiyat çalışmalarıyla kendi Doğu'sunu oluşturmuş, bu çalışmalar neticesinde ortaya çıkan ve akla gelen bütün olumsuzlukların yüklendiği Doğu imajını günlük hayattan siyasete, sosyal bilimlerden güzel sanatlara kadar hemen hemen hayatın her sahasında kullanıma sokmuştur. Bu bilgiye göre Doğu ile Batı arasında her alanda derin farklılıklar söz konusudur. Batı, aklı ve rasyonel düşünme yeteneği sayesinde insanlığın en ileri aşamasını temsil etmektedir. Aklını kullanma yeteneğinden ve tarihten yoksun, tarihin dışında yaşayan Doğu'nun kendi başına bu gelişmeleri gerçekleştirmesi mümkün değildir. Ayrıca Batı, tembelliği, uyuşukluğu, çalışma disiplininden yoksunluğu, günahkârlığı, cinselliğe düşkünlüğü, zorbalığı temsil eden geri kalmış gayri medeni Doğu üzerinde vesayet ve tasarruf hakkına sahiptir. Özellikle 19. yüzyıldan sonra Batı'nın Doğu üzerinde gerçekleştirdiği sömürge ve işgal gayretleri bu vesayet ve tasarruf hakkını kendisinde görmesinin sonucudur. Said'e göre etki alanı geniş "kültürel ve siyasal bir olgu" olan oryantalizm saf ve masum bir bilgi disiplini değildir ve bu yönüyle sorgulanması gerekir.

Said'in kavramsallaştırmasına koşut olarak Masumiyet Müzesi'nin kahramanı Kemal, Batılı zihniyeti temsil eden bir çevreden geliyor. 'Fakir ve geleneksel' olarak tanımlayarak aslında Doğu'ya atıfta bulunduğu bir dünyaya ait olan Füsun'a âşık 'olduğunu zannediyor' ve bu 'aşk' yüzünden gerçeklikten kopuyor. Yer yer dünyasını değiştiriyor. Aşkına kavuşmak için kendinden aşağı gördüğü "geleneksel ve fakir" dünyaya yani Doğu'ya yolculuklar yapıyor. Ama bu yolculukları hep eğreti ve geçici. Çünkü o eninde sonunda kendi dünyasına dönmesi gereken bir 'Batılı'. Masumiyet Müzesi'nden önceki romanlarında 'oryantalist' bir bakış açısına sahip olarak nitelenebilen Pamuk bu romanıyla yüzünü ve sözünü 'doğrudan doğruya' Batı'ya çevirmiş bir görünüm sunuyor. Nişantaşı'n, Çukurcuma'nın sokaklarını Kemal ile birlikte gezerken 'Batı'lıya müze gezdiren bir 'Doğu'lu imgesiyle karşılaşıyoruz. Bunda da şaşıracak bir şey yok keza Pamuk, kendini Doğu'nun içindeki Batılı olarak konumlayarak Doğu'ya ait olmayı seven bir yazar. Bunu Batı medyasına verdiği demeçlerde de görmek mümkün. O demeçlerde aslen Doğulu, ama birey olarak Batılılaşmış bir kimlik güçlü olarak hissediliyor.

Sanat Mezarlığı

Masumiyet Müzesi ile ilk olarak Pamuk'un Kar romanında karşılaşıyoruz: "İstanbul'daki son görüşmelerimizden birinde Ka bana, bundan sonra yazacağım romanı sormuş, ben de Masumiyet Müzesi'nin herkesten dikkatle sakladığım hikâyesini anlatmıştım" (s. 258). Bu bağlamda roman ve dolayısıyla müze fikrinin de uzun bir zamandan beri Pamuk'un düşünce dünyasına girmiş olduğunu söylersek yanılmış olmayız. 2010 Avrupa Kültür Başkenti ile birlikte Çukurcuma'da açılacak gerçek müze bir yana, roman boyunca Kemal okuyucuyu Füsun'dan kalan eşyalarla kurduğu bir müzede gezintiye çıkarır. Böylece roman hem Pamuk'un bir eseri hem 'utangaç koleksiyoncu' Kemal Basmacı'nın müze katalogu haline gelir. Müze, Kemal'in kendisini sergileyeceği eşyalarla avuttuğu, onlarla teselli bulduğu ve gerçeklik duygusunun kaybolduğu bir ortama dönüşür. Kara Kitap'taki işaretler ve Yeni Hayat'taki kitaptan sonra Masumiyet Müzesi'ndeki müze gerçeklik duygusunu darmadağın eden bir laytmotif olarak karşımıza çıkıyor. Yıkıntının altından ise "rahatça sakız çiğnenebilecek" bir mekân gözümüze çarpıyor. Ancak bunun "İstanbul'da öpüşmek için yer bulamayan çiftlerin öpüşebileceği bir mekân" olması çok zor görünüyor.

Thomas Mann'ın Buddenbrook Ailesi'ni anımsatan Cevdet Bey ve Oğulları ile girmişti Türkiye edebiyat ortamına Orhan Pamuk. Sessiz Ev ile benzer bir çizgiyi sürdürdü ve Beyaz Kale ile yol ayrımına gelip farklı bir ata oynayacağının sinyallerini verdi. Kara Kitap kimileri için bir şaheser, kimileri içinse postmodern edebiyatın doruk noktası sayıldı. Yeni Hayat ve Benim Adım Kırmızı ile çeviriye oynamaya başladı ve bu oyununu Masumiyet Müzesi'ne kadar getirdi. Arada Kar ile siyaset yapmaya çalıştıysa da olmadı, eline yüzüne bulaştırdı. Bugün romanları onlarca dile çevriliyor, Batılılar O'ndan Türkiye ve Doğu hakkında çok şey öğrendiklerini her fırsatta dile getiriyorlar Türkiye'de ise sadece çok "satıyor". Bunda bir bit yeniği mi var dersiniz?

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi, İletişim Yayınları, 2008.

Kaya Tokmakçıoğlu

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.