Sayfa yolu
Uludere katliamında bu haberlerin de payı var!
Yayın Tarihi: 30.12.2011 , 09:30 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:28
Şırnak’ın Uludere ilçesinde kaçakçılık yapan köylülerin TSK jetleri tarafından bombalanmasıyla yaşanan katliamın ardından insansız hava araçlarının verdiği istihbarat bilgileri, devlet içindeki bazı öbeklerin bir diğerine “yanlış istihbarat” vermesi gibi meseleler gündeme getirildi ve getirilmeye de devam ediyor. Oysa gözden kaçırılan bir nokta, şimdi bu iddiaları gündeme getirenlerin birkaç sene önce “TSK, PKK’yle mücadelede zafiyet içerisinde” diyor olmaları.
Zaten, Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Geçmişte bölücü terör örgütü tarafından gerçekleştirilen saldırılarda, teröristlerin, kullandığı ağır silah, cephane ve patlayıcıları yük hayvanları ile Irak’tan getirerek sınırdan içeri soktukları, teslim olan terörist ifadelerinden bilinmektedir.” denilerek, “Vurmasam ‘niye vurmadınız’ diyecektiniz” anlamı bulunuyor. Çünkü, daha önceki PKK saldırılarında, ordunun saldırıyı önceden bildiği iddiaları ile “teröristleri kaçakçı sandık” açıklamaları ortaya saçılmıştı.
Yandaş medyanın ve özellikle Taraf gazetesinin yaptığı taraflı yayıncılık, “askeri vesayeti bitirme” adı altında TSK’nın yapılan katliamları meşrulaştırma çabasına yardımcı oldu.
Dağlıca ve sonrası
PKK saldırılarının bilinmesi ile ilgili ilk habercilik, Taraf gazetesi tarafından 13 askerin yaşamını yitirdiği Dağlıca baskınından sonra yapılmıştı. Gazetenin iddiasına göre, baskından önce baskın hakkındaki ayrıntılı bilgiler, Jandarma İstihbarat tarafından Genelkurmay dahil ilgili birimlere gönderilmişti.
Heronlar ve istihbarat sorunu ile ilgili en yoğun “habercilik”, 3 Ekim 2008 tarihinde yaşanan 17 askerin yaşamını yitirdiği Aktütün baskını sonrasında yapılmıştı. Taraf gazetesi, Heronların geçtiği “anlık istihbarat” ve diğer istihbarat birimlerinin raporları doğrultusunda saldırının 3 buçuk saat önceden bilindiğini gündeme getirmişti. Daha sonra, Genelkurmay tarafından yapılan açıklamada Taraf’ın yayımladığı görüntülerin Aktütün yakınlarında değil, Kandil civarında çekildiği belirtilmiş, Taraf da ertesi gün yanlış yaptığını kabul etmiş, ancak yanlışın yalnızca söz konusu fotoğrafa ait olduğunu iddia etmişti.
Aktütün’den sonra, Zaman gazetesi yazarlarından Hüseyin Gülerce de “askeri zafiyet”e dikkat çekmiş ve “terörle mücadele”nin bu şekilde yürütülemeyeceğini söylemişti:
“En stratejik yerlerdeki karakollar ne biçim karakol? Barakayı andıran, derme çatma, her türlü saldırıya açık, kiremitleri uçmasın diye çatısına taş konulan bu karakolların, hain saldırılara davetiye çıkaran hali, neden hiç fark edilmemiş? Neden bu karakollara demir ve betonlarla koruganlar yapılmamış? Gazeteciler bu soruyu Genelkurmay II. Başkanı'na sordular ve cevap alamadılar. Üstelik biz Aktütün'e 1992'den beri 5. defa saldırıldığını biliyorduk. Genelkurmay II. Başkanı Org. Hasan Iğsız'ın iletişim toplantısında söylediklerinden öğrendik ki, tam 38 saldırı ve taciz olayı var. Yine Org. Iğsız'ın Genelkurmay'da verdiği bilgilere göre hudut bölgelerindeki karakollardan Üzümlü'ye (amcamın torunu da orada şehit oldu) 68 saldırı, Alan'a 30, Uzundere'ye 127, Samanlı'ya 20 ve Eruh'a 371 saldırı olmuş. Şimdi ben merak ediyorum, "gelin saldırın, bombalayın" diye hainlere davetiye çıkaran bu derme çatma karakollarda, 1992'den beri yapılan saldırılarda toplam kaç şehit verdik? Her şehit cenazesi, bu milletin yüreğine kor düşürdüğüne ve PKK terörünün siyaseten malzeme olarak kullanılmasına, içte ve dışta vasıtalık ettiğine göre, soruyu sormanın tam zamanı: Terörle mücadelede en büyük zaaf noktası bu karakollar, yıllarca neden bu halde tutuldu? Neden hiçbir Genelkurmay başkanı bu zaafı fark edemedi?”
Gülerce, konuyla ilgili 17 Ekim 2008 tarihli yazısında da, “Ortada bir istihbarat zaafı var. Ya da istihbarat var da, bunun değerlendirilmesinde ciddi bir zafiyet var.” demişti.
Askerden alalım, polise verelim!
Bir başka Zaman yazarı Mümtazer Türköne ise, Aktütün saldırısının ardında “askeri değil, siyasi bir zaaf” olduğunu iddia edip bunu gerekçelendirdikten sonra, “terörle mücadele” edilirken, 28 Şubat sürecinde polisin yetkilerinin sınırlandırılmasını yanlış bularak, terörle mücadelenin askerden alınıp polise verilmesi gerektiğini söylemişti:
“Jandarma, kelime anlamı olarak "silahlı adam" demek. Polis ise, "şehir" kelimesi ile eş anlamlı. Her şey çağa uygun medenî araçlarla birbirine bağlanmalı. Önce sorun bir siyasî perspektife oturtularak askerlerin tekelinden alınmalı. Terörle mücadele bütünüyle polis gücüne bırakılmalı ve jandarma da aynı otoriteye bağlanmalı. İhtiyacımız olan şey daha fazla "askerî tedbir" değil daha fazla koordinasyon üstelik siyasî iktidarın kontrolünde. Elbette bunların üzerine bir de siyasî perspektif yerleştirerek.”
‘Hep biliniyordu, hiç engellenmedi’
Bu “istihbarat zafiyeti” yakın zamana kadar devam ediyordu. Örneğin, Samsun’un Ladik ilçesinde 2010 yılında gerçekleştirilen saldırı, Sabah gazetesinden İhsan Demircioğlu’nun iddiasına göre önceden istihbarat birimlerine bildirilmişti.
Daha ilginç olan başka bir bilgi de, geçtiğimiz yaz yaşanan Silvan çatışmasının ardından bölgeye giden İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin de, “saldırının önceden bilindiğini” iddia etmeleriydi. Dikkat çekici nokta ise, müfettişlerin getirdiği “valilerin yetkileri artırılmalı” önerisiydi:
“İhmal iddialarını tek tek inceleyen müfettişler, bölgede görevli valilerin inisiyatiflerinin azaltıldığına dikkati çekti. Yapılan son mevzuat değişikliklerinin valilerin inisiyatiflerinin azaltılmasına neden olduğunun altını çizen müfettişler, bunun sonucunda valilerin emir - komuta zincirinde yapılması gereken operasyonların başka kurumlarca gerçekleştirildiği ve valilerin etkinliğinin azaldığını kaydetti. Müfettişlerin söz konusu saptamasının ardından, uygulamaya geçirilen terörle mücadelede yeni stratejinin en önemli ayağını "valilerin yetkilerinin artırılmasının" oluşturması dikkati çekti. Yeni konsept çerçevesinde valiler operasyona katılacak birliklerin sevk ve iradesinde bir numaralı yetkili olacak.”
24 Eylül’de Siirt’in Pervari ilçesinde gerçekleştirilen ve 6 askerin hayatını kaybettiği saldırı için de, saldırıdan yaralı kurtulan bir erin tanıklığına dayandırılarak, “saldırının önceden bilindiği” iddiası gündeme getirilmişti.
Medyanın katliamdaki rolü
Dağlıca ile başlayan süreçte, TSK’nın saldırıları önceden bildiği, Heronların gönderdiği istihbaratlara değer verilmediği iddiaları, en “iyi niyetli” yorumda, “TSK’nın AKP’yi yıpratmak amacıyla” böyle davrandığını söylese de, esas olarak “TSK’nın terörle mücadelede zafiyet içerisinde olduğu” mesajını veriyordu.
TSK’nın son zamanlarda köylüleri “yanlışlıkla” vurmasının artmasında medyanın rolü küçümsenmemeli. TSK’yı AKP çizgisine çekmek için uğraşıldıktan ve iki öznenin “uyum” içerisine girmesinden sonra, aslında bu tür “sehven” katliamların artması tahmin edilmeliydi. Katliamın ardından toplumda ortaya çıkan “köylülerse orada ne işleri vardı”, “sınırda bu işi yapanlar risklerine katlanmalı” türü insanlık dışı yorumların kaynaklarından birisi de, yandaş medyanın yaptığı haberlerde aranmalı.
(soL - Haber Merkezi)
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.