Dönekler: ‘Ruhum da senin, bedenim de!’

Gazeteci-yazar Rahmi Yıldırım ile son kitabı “Devşirmeler Dönekler ve Türk Medyasından Portreler” üzerine söyleştik. Döneği bol ülkemizde, aslında Ertuğrul Özkök gibilerin “dönmüş” sayılamayacağını, dönekliğin de belli başlı kriterleri olduğunu öğrendik! Yıldırım’a göre döneklik, “soldan sağa çalışan” bir müessese…
Cuma, 03 Aralık 2010 11:45

soL: Kitabınızın giriş bölümünde dönekliğin sağdan sola değil de, soldan sağa doğru gerçekleştiğini söylemişsiniz. Bunu biraz açar mısınız?
R.Y.: Döneklik üzerine yapılan incelemeler, neredeyse tamamen soldan sağa geçişleri kapsar. Döneklik literatüründe sağdan sola geçenlerden söz edilmez. Sağ mücadele muhafazakârdır, tutucudur, verili düzeni sürdürmeyi amaçlar. Sağdan sola geçenler, tutucu cephede güç kaybına yol açmaz. Çünkü, egemen sınıf, kendisi adına siyaset yapacak kadroya fazlasıyla sahiptir. Sol mücadele ise düzeni değiştirme iddiasındadır. Mülkiyet ilişkilerini emekçi sınıflar yararına kökten değiştirmeyi, hiç değilse bölüşüm ilişkilerinde kısmi adalet sağlamayı amaçlar. Soldan kopuşlar, ezilen sınıf mücadelesinde güç kaybına yol açar. Çünkü, sol hareketler, çekip gidenin yerine hemen başkasını koyacak rahatlığa sahip değildir. Dolayısıyla egemen sınıf devleti, sol hareketlerden kadro koparmayı bir amaç ve görev olarak her zaman gündeminde tutar. Bu nedenle, döneklik deyince esas olarak, ezilen sınıf hareketinden egemen sınıfa devşirilenler anlaşılır, bugüne kadar da böyle anlaşılmıştır.

soL: Soldan sağa dönenlerin küçük burjuva veya burjuva kökenlilerden oluştuğu yönünde bir genelleme yapılabilir mi? Bu tespitinizden küçük burjuva kökenlilerin dönmeye meyilli olduğu sonucu çıkar mı?
R.Y.: Çok kaba genellemeler doğru olmaz, yanıltıcı sonuçlara yol açabilir. Ezilen sınıf hareketinin lider kadroları genellikle küçük burjuva kökenli devrimciler arasından çıkar. İşçi ve köylü sınıflarına nazaran küçük burjuvazi eğitim olanaklarından ve enformasyon kaynaklarından daha fazla yararlanır. İşçi ve köylü emekçiler üretim sürecine daha çok kol emeğiyle katılırken, küçük burjuvazi, kol emeğiyle olduğu kadar beyin gücüyle de üretimdedir. Maddi üretimdeki bu konumlanma, emekçinin entelektüel donanımını da belirler. Bu yüzden dönekler daha çok küçük burjuva kökenli lider kadrolar arasından çıkarlar sol harekette olduğu gibi egemen sınıfın politik örgütünde de genellikle yönetici konumu elde ederler. Medya ve iletişim sektöründe istihdam edilenleri, kitapta anlatıldığı gibi, kanaat önderi olarak parlatılır, entelektüel tetikçi olarak kullanılırlar. Kaypaklık küçük burjuvazinin bilinen karakteridir. Bir yüzüyle büyük burjuvaziye dönüktür, öbür yüzüyle emekçi karakteri vardır, emekçi sınıflara dönüktür. İşçi köylü kökenli dönekler entelektüel donanım eksikliği nedeniyle egemen sınıfın güvenlik örgütlerinde istihdam edilirler, en vicdansızları tetikçi olarak kullanılır.

soL: Ertuğrul Özkök hakkındaki ilk yazınızda, “Dönecek kişi hemen dönmez. Dönekliğin bir larva evresi vardır.” diyorsunuz. Kişilik olarak güçlü olana yaslanma eğilimi gösteren dönekler, aslında mücadele içerisindeyken de mücadeleyi satacaklarının emarelerini de gösteriyorlar mıydı?
R.Y.: Bu saptama, Ertuğrul Özkök’ün rol modeli olarak temsil ettiği dönekler için doğrudur. Devrimci dalganın yükseldiği evrede harekete katılmaktadırlar. Lekesiz bir idealizmle değil, kişisel egolarını tatmin amacıyla devrimci saflarda yer alırlar. Devrimci dalganın dinmeye yüz tuttuğu evrede kişilik zafiyetleri hemen ortaya çıkar, nihayet yenilgi döneminde zaten iğreti olarak taşıdıkları asi kimliğini yırtıp atarlar. Yenilgi dönemleri bu tipteki dönekler için milattır. Bu kimseler aşırı bir zorlamaya gerek kalmadan safları terk ederler. Safları terk etmesi için Hadi Uluengin’in, Serdar Turgut’un vs.nin enselerine silah dayanmamıştır. Hayati tehlike algısı, safları terk etmelerine yetmiştir. Burada Cengiz Çandar’ın yaşadığı serüven açıklayıcıdır. Sınırı geçer geçmez özgürlüğe kavuştuğunu, hayatının garantiye alındığını düşünüyor veya o can korkusu, öldürüleceği korkusu hayatının sonuna kadar kendisini kovalıyor. 1990’lı yıllarda eski çevresinin dergisi kendisini kapak yapınca tekrar can korkusuna kapılıyor ve Amerika’ya kaçıyor. Bir ay en yakın arkadaşının evinde saklanıyor sonra o arkadaşını da satıyor. Çetin Altan’a gelecek olursak, Çetin Altan 8 yaşında Galatasaray Mektebi’ne bırakılmış ve adeta aileden dışlanarak çünkü annesi sorunlu bir kadın, babası annesinin yani Çetin Altan’ı ninesinin sözünden çıkmayan zayıf karakterli bir baba. Aile içinde, paşa konağında, konakta büyümesine karşın mutsuz bir çocukluk.

Çocuklukta görmediği ilgiyi, sevgiyi, alkışı entelektüel yeteneği ile almaya çalışıyor. Sol hareket yükselirken Türkiye İşçi Partisi’ne katılarak kendisini en çok alkışlayacak mekânı veya ortamı isabetli bir şekilde tespit ediyor. Ama Çetin Altan’da tabii entelektüel bir yetenek var. Zeki birisi, o zekâsı sayesinde sol hareketin inişe geçtiği dönemde yavaş yavaş ayrılıyor mesafe koyuyor yeniden aday olmuyor vs. Mecliste linç ediliyor ondan güçlükle kurtuluyor, gözünde kalıcı sakatlık tehlikesi beliriyor. Darbe döneminde tutuklanıyor, cezaevinde iç hesaplaşmasını yapıyor e sol hareket de zaten yenilmiş kendisini alkışlayacak başka ortamlar arayışı… Ve o gün bugündür Çetin Altan, halkı kendi romanındaki ifadesi ile “kaygan bataklığa gömer”. Sadece içinden çıktığı halkı değil, genel olarak proletaryayı da burjuvazinin sofrasına atıyor. Proletaryanın eskisi kadar, hatta hiç, devrimci olmadığını, değişimin öncülüğünü burjuvazinin yaptığını işlemeye çalışıyor.

Ertuğrul Özkök aslında dönek filan değildir, çünkü solcu olmamıştır hayatının hiçbir zamanında. Bir sol örgütte bırakın yönetici olarak, sempatizan, militan olarak bile kaydı yoktur.

soL: Yalçın Küçük bir yerde, “Dönekler döndükleri yerde daha ortodoks dururlar.” diyor. Dönekler sermayenin egemenliğine hizmet ederken konumlarını sola küfrederek meşrulaştırıyorlar. Bu durumda, güçlü olanı yücelterek itibar kazanma güdüsüyle hareket eden döneklerin, sizin de “dönekliğin meşrulaştırılması” olarak tarif ettiğiniz düzlemde sürekli “eski solcu” günlerinden bahsetmeleri ne anlama geliyor? Döneklerin tek sorunu “ikbal düşkünü” olmaları mı?
R.Y.: Döneklerin tek sorunu dünya nimetlerine düşkünlük değildir. Önemli bir kaygıdır, Ertuğrul Özkök’ün en büyük korkularından biri Çinçin dolmuşlarına binmektir, ama dönekliği rasyonalize eden tek kaygı bu değildir. Döneklerin sık sık yineledikleri bir korku da can korkusudur. Diğer yandan egemen sınıfın politik örgütünde ya da medyasında istihdam edilmekle elde ettiği itibarlı statüyü ve etkili konumu yitirme kaygısı da döneğin yeni yerine sıkı sıkı sarılmasında belirleyicidir. Bütün bu nedenlerle dönek kendisini efendisine sürekli kanıtlamak, ödüllendirilmek için sık sık “eski solcu” günlerinden dem vurur, düzeni değiştirme fikrini itibarsızlaştırmaya çalışır.

soL: Cumhuriyet tarihinde soldan sağa dönek devşirme 1920’li yıllarla başlıyor. Bir dönem TKP içerisinde bulunan Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör’ün dönerek düzene teslim oldukları biliniyor. Bununla birlikte, dönekliğin kurumsallaşmasının 12 Eylül’le birlikte başladığını söylüyorsunuz. Askeri darbe ile birlikte ne değişti?
R.Y.: Vedat Nedim dönektir. Vedat Nedim’e ben tetikçi diyemem, değildir zaten Vedat Nedim. 1927’de, operasyon endişesi ile bildiğim kadarıyla, parti arşivini götürüp teslim etmiştir ve karşılığında ödüllendirilmiştir Kemalist rejim tarafından. Şevket Süreyya aynı şekilde, rejimin ideologu konumuna yükseltilerek ödüllendirilmiştir hâlâ tartışılan Kadro dergisini çıkarması sağlanmıştır, maddi anlamda da desteklenerek. 51 Tevkifatı’ndakiler daha farklı bir yol izliyor Aclan Sayılgan, entelektüel düzlemde antikomünist edebiyat ve araştırmalar yapmakla kendisine yeni bir rota çizmiş tabii sol entelektüeller arasında hiçbir şekilde saygınlık kazanamamış, ama antikomünist literatürün neredeyse bir dönem temel başvuru kaynağı olmuş. Döneklik veya itirafçılık, 1971 darbesinde de son derece üretken bir pratik. Asıl 1980’den sonra kurumsallaşmasının veya çok daha verimli bir pratiğe dönüşmesinin nedeni, Türkiye’de sol hareketin, sosyalist hareketin 1970’lerde kitleselleşmesinin sonucudur.

Değişim askeri darbeden önce başladı. 24 Ocak 1980 kararları öne alınmadan 12 Eylül 1980 darbesi anlaşılamaz. 24 Ocak, küreselleşmenin, yani sermayenin küresel çapta derinliğine entegrasyonunun Türkiye’deki miladıdır. Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmiyle derinliğine entegrasyonu, emekçilerin mutlak yoksullaşmasını da öngörüyordu. Bu yüzden genel oyla seçilen hükümetlerce tavizsiz uygulanması olanaksızdı. Askeri darbe hem yerli burjuvazinin güvenliğini sağladı hem de batı kapitalizminin bölgesel güvenlik gereksinmesini. Bunun için sol hareketler gaddarca ezildi, fiziken yok edildi, toplumun üzerinden silindirle, tanklarla geçildi. Ağır yenilgi, devrimci saflarda etkisi hâlâ süren yılgınlıklara ve kopuşlara yol açtı. Sol örgütler, kitlesel denilecek çapta çözüldüler. Egemen sınıf, dünya kapitalizmiyle entegrasyonunu sağlayacak kadroları fazlasıyla buldu.

soL: Kitabınızda Türk medyasından dönek portreleri yer alıyor. Bunlar örneğin Zafer Mutlu gibi bakan önünde diz çöken, Mehmet Barlas gibi bakanı evine çağırıp “iki tek” atabilen insanlar. Cumhuriyet tarihinde devlet gazeteciliği yapan isimler hep mevcut olmuşken, bizim döneklerimizin bunlardan farkı neydi?
R.Y.: Hüseyin Cahit Yalçın ve Yunus Nadi dönek değiller. Mehmet Barlas da dönek sayılmaz. Hiçbir zaman solda yer almadılar. Zafer Mutlu ise dönektir. Döneklik düzleminde değil de devlet gazeteciliği bağlamında Zafer Mutlu’nun farkı, maaşlı gazeteciden patrona evrilmenin en yetkin birkaç örneğinden biri olmasıdır. Bir farkı da Mehmet Barlas’ı bile geride bırakacak kadar ilkesiz, omurgasız ve pervasız oluşudur. Bu yüzden kıyaslansa kıyaslansa Dallas dizisindeki Ceyar ile kıyaslanabilir.

soL: Dönekler için “entelektüel tetikçi” tabirini kullanıyorsunuz. Bizim medyadaki döneklerimiz arasında entelektüel anlamda parlak olan birileri gerçekte var mı?
R.Y.: “At sahibine göre kişner” denir. Döneklerimiz, burjuva sınıfımızın, daha doğrusu sermayedarlarımızın ihtiyaç duyduğu kadar entelektüeldirler. Onca maddi olanakla beslenmelerine karşın, kitapta da anlatıldığı gibi çok büyük çoğunluğunun entelektüel kapasitesi düşüktür, yazıları yüzeyseldir. Ergun Babahan’ın, Ertuğrul Özkök’ün yazdıklarını lise son sınıf talebeleri bile yazar. Hadi Uluengin’i entelektüel kabul etmek bile abestir. Onca parıltısına karşın Çetin Altan klişe cümlelerle kendisini pazarlamaktadır, romanları berbattır. Cengiz Çandar’ın yazılarında kendi çabasıyla ürettiği bir fikre rastlayamazsınız, hep başkalarının fikirlerini yazar. Dönekler arasında ciddiye alınabileceklerin başında Şahin Alpay gelir bana göre.

soL: Medyada yöneticilik yapan döneklerimizin en büyük kaygılarından birisinin de sendikalaşma olduğu görülüyor. Sendikaya karşı bu kadar kin beslemeleri, “eski solcu” yaşantılarından mı kaynaklanıyor?
R.Y.: Sendikaya bu denli kin beslemeleri “eski solcu” yaşantılarından çok “yeni sermayedar” ya da patron vekili olarak edindikleri sınıfsal kimlikten kaynaklanıyor. Dönek ve devşirme olarak edindikleri yeni sınıfsal kimliğin hakkını vermek için sendikayı bitirmeyi ya da kapıdan sokmamayı kendilerine görev biliyorlar. Devşirmenin ve döneğin tipik davranışıdır kendi köküne balta vurmak. Bunlar da eski solculuk günlerinden akıllarında kalan deneyimle sendikayla mücadele etmenin yollarını biliyorlar. Sendikayı önlemek için patron sadece satın almayı bilirken bunlar satın almanın yanı sıra “gerçekçi duruş” propagandası da yapabiliyorlar. Ekmek aslanın ağzındayken “gerçekçilik” her şeyi bloke ediyor, sonuçta sendika, sadece kamu işyeri Anadolu Ajansı’na daralacak derecede etkisizleşiyor sendikal mücadele, medya emekçilerinin belleğinde bile silikleşiyor.

soL: Döneğin bir kez döndüğü zaman sürekli dönmek istediği anlaşılıyor. 28 Şubat döneminde ordunun kapısında “sermayenin paşaları” ile iş yapan medya yöneticileri, hemen bu dönemin ardından AKP’ye yamanabildiler. Recep Tayyip Erdoğan’ın yanağını okşayanlardan tutun da, Abdullah Gül’ün icazetiyle Star gazetesinde yazmaya başlayanlara kadar bir sürü değişim oldu. AKP medya ve siyaset ilişkilerinde neyi değiştirmeyi başardı?
R.Y.: AKP, medya-siyaset ilişkilerinde kendi başına bir şeyler başarmış, bir şeyleri değiştirmiş değil. AKP, Türkiye sermayedar sınıfının bir kesiminin partisi. Somutlaştırmak gerekirse, daha çok Anadolu’da mukim, küresel kapitalizmle bütünleşmede daha cevval, patron-işçi ilişkilerini uhrevi düzleme taşımanın avantajıyla emek sömürüsü ve sermaye birikimi bakımından daha şanslı, dinsel yaşantıyı önemsemesi nedeniyle muhafazakâr emekçiler tarafından daha kabule şayan sermayedarların partisi. İç ve dış konjonktürün de elvermesiyle siyasal düzlemde anayasayı değiştirecek çoğunlukla iktidarda. Merkezi hükümetteki iktidarı neredeyse 10 yıla, yerel yönetimlerdeki iktidarı 20 yıla yaklaşıyor. İktidar olmanın avantajıyla, dönekler için doğal bir çekim merkezi. Uyanık dönekler, daha AKP iktidara gelmeden pervane böcekleri gibi AKP ampulüne üşüştüler. Süreci doğru okuma becerisinden yoksun dönekler ise, 2002 seçimlerinden sonra kıbleyi değiştirmekte gecikmediler.

soL: Sizin de kitabınızda vurguladığınız bir liberal-cemaatçi koalisyonu Türk siyasetinin ve medyasının son yıllarına damga vurmuş gözüküyor. AKP’ye “ihtilalci” sıfatını layık gören yandaş liberaller, iktidar partisi baskısını artırıp egemenliğini güçlendirmeye devam ederse ilişkilerini kopartabilirler mi?
R.Y.: AKP iktidarda olduğu sürece ve iktidarını koruyacağı yolunda emareler oldukça bu ilişki kopmaz. AKP’nin gidici olduğunu hissettiklerinde ise batan gemiyi terk eden masum hayvancıklarla rekabete girerler.
Bu sorunun yanıtı, Türkiye’de sermayedar sınıfın yarılması ve iç kavgası bağlamında aranmalıdır. “Beyaz sermaye / Ak sermaye” kutuplaşmasında birinden diğerine yandaş ve liberal transferi her zaman mümkündür.

soL: Son olarak, sadece kişilerin değil örgütlerin de devşirildiklerinden döndüklerinden söz ediyorsunuz. Kısaca buna da değinir misiniz?
R.Y.: Kitapta bu bağlamda örgütlenme sorunlarına da değindim, özel olarak Çağdaş Gazeteciler Derneği’ndeki mutasyonu ve hükümet yandaşı gazeteciler tarafından kurulan Medya Derneği’ni incelemeye çalıştım. ÇGD’deki süreci bizzat içinde yaşayarak gözlemlediğimden, biraz da hüzünle, ayrıntılı olarak anlattım. Sözcüğün gerçek anlamıyla proleter gazeteciler tarafından kurulan ÇGD’nin evrimi hakikaten ibret vericidir. Bu bağlamda geçmişte neler yaşandığı konusunda kitabın genç kuşak gazetecileri bilgilendirici olmasını, sınıfsal bilinç ve örgütlenme isteklerini kamçılamasını temenni ediyorum.

(soL)