Zalime inat solcu olmak

Semir Aslanyürek'in Yılmaz Güney'e adadığı ve bugün gösterime giren yeni filmi "Lal" hakkında, kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. İki çocuğun Yılmaz Güney’le fotoğraf çektirmek için evlerinden kaçarak çıktıkları yolculuk ekseninde gelişen film, aynı zamanda bir dönüşüm ve büyüme hikâyesi.
Cumartesi, 26 Nisan 2014 21:31

Görüşme: Aykut Emre

Yıllardan 1974. 12 Mart darbesinin üzerinden üç yıl geçmiş 1960’ların mücadele birikimi capcanlı: TİP’in siyaset sahnesine girmesi, DİSK’in kuruluşu, öğrenci boykotları, toprak işgalleri daha dün gibi. Denizler’in, Mahirler’in anıları daha tazecik. Darbe ile ezilmeye çalışılan bir birikim yeniden yolunu açmanın arayışında. Bu toplumsal siyasal arka plana bir de Kıbrıs “Barış” Harekatı ekleniyor. Yoksulluklar, yoksunluklar, katmerleniyor.
İşte Semir Aslanyürek’in son filmi “Lal” bu zor zamanlarda geçen sıcacık, insani, heyecanlı bir yolculuk hikayesini anlatıyor. Bir şekilde “ben de varım bu hayatta” demek durumunda kalan iki kafadar ufaklık, rüştlerini ispat etmek için, Adana - Yumurtalık’ta olduğunu duydukları Yılmaz Güney’le fotoğraf çektirmek için evlerinden kaçıyorlar ve bir yolculuğa çıkıyorlar. Bu yolculuk, onların hayatı, toplumu, çelişkileri kavramaya başladıkları bir dönüşüm ve büyüme hikâyesine dönüşüyor. Lal, yakın dönem Türkiye sinemasında hasretini çektiğimiz bir insaniliği ve sıcaklığı perdeye taşıyor.

lal3_0.jpg
Şuradan başlayalım mı: Filmin fikri ilk olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?
Aslında filmdeki olaylar ve kişilerin birçoğu gerçek. Tabii ki bire bir her şey aynı değil. Fakat filmin temelini oluşturan iki çocuk ve yolculukları yaşanmış bir hikâye. Kendi başımdan geçen bir olayı anlatıyorum aslında. Filmin ilk ortaya çıkışı "Yedi Avlu" filminin çekimlerinden önce yapılan bir söyleşidir. O söyleşide senaryo yazmakla ilgili bir soruya cevap verirken bu olayı yani Yılmaz Güney'in film setine gidip onunla fotoğraf çektirmeyi düşünen iki çocuğun hikâyesi anlattım ve bunun tastamam bir hikâyeye dönüşebileceğini sezerek ilk notlarımı aldım. Böylece doğan film fikri, "Yedi Avlu"’nun çekimleri bittiğinde bir senaryoya dönüşmüştü bile.

Hatay'dan Adana'ya uzun bir yürüyüş

Filmin yapım aşamasında herhangi bir zorlukla karşılaştınız mı? Bildiğim kadarıyla düşük bir bütçeyle ortaya çıkmış bir film var karşımızda.
Bizim filmin yapımıyla ilgili en büyük sıkıntımız bir dönem filmi olmasından kaynaklandı. Uygun mekânları bulmakta çok zorlandık. Kısıtlı bütçe en fazla burada zorladı bizi. Onun dışında sağ olsunlar oyuncular dayanışmalarını gösterdiler ve büyük çoğunluğu gönüllü oynadılar.

Peki yapım sonrasında neler yaşadınız?
O çok ayrı bir dünya. İnanın filmi çekmekten daha zor işler. Dağıtımcısı, reklamı derken işler tam bir pazarlama dünyasına sokuyor sizi. Dağıtım anlamında az salonda yer bulabildik ama sanırım iyi salonlar.

Film, zorlu bir dönem olan 1974'te geçiyor. Ama her şeye rağmen filminiz sıcak bir hava oluşturmayı başarabilmiş. Yine böyle bir dönemden geçiyoruz ve böyle filmlere ihtiyacımız var. Sıcaklığını neye bağlıyorsunuz filmin?
Öncelikle çocuklar başrolde. Bu bahsettiğin sıcaklık duygusu için çok önemli. Hikâyeleri ve hevesleri de sıcak. Bir de film Hatay'dan Adana'ya uzun bir yürüyüşü anlatıyor. Bölge de uygun. Ayrıca ben devrimci romantik bir film yapmaya çalıştım. Bu da filmin sıcaklığında etkilidir.

Çocukların Odysseus'u

Yönetmen görüşünüzde ve başka yerlerde de film için "bir çocuk Odysseus" hikâyesi demişsiniz Odysseus bir değişim, kendini bulma sürecini anlatıyor. Sizin çocuklarınız da dönüşüyor mu?
Tabii ki. Bu yolculukları sırasında hem bölgeden hem de yaşadıkları dönemin içinden geçiyorlar. Bazı karakterlerle karşılaşıyorlar ve çoğu kez bir keşfetme halindeler. Bu yüzden zaten aynı kalmaları mümkün değil. Denizler idam edilmiş, sağ-sol kavgası tırmanışta ve Kıbrıs Harekâtı da cabası. Çocuklarımız en başta boyun eğmeyerek ve yollarına devam edip hedeflerine ulaşarak dönüşüyorlar. Hem o zaman hem şimdi ya boyun eğmeyip solcu olursun ya boynunu büküp oturursun. Bizim çocuklarımız solculaşıyorlar bir nevi.

Yılmaz Güney karakterleri

Çocukların film boyunca bazı karakterlerle karşılaştıklarından bahsettiniz. Sanırım bu karakterlerin her biri Yılmaz Güney filmlerini temsil ediyor. Öyle mi? Biraz açar mısınız?
Her biri değil, çoğu temsil ediyor desek daha doğru olur. Meselâ en başta sisli vadinin içinde kör bir rehber var, hatırlarsınız. O Güney'in filmlerinden değil. Ama "Endişe" "Umut" gibi filmlere göndermeler var. Bir bakıma çocuklar Yılmaz Güney'e doğru giderlerken yolları onun karakterleriyle kesişerek ilerliyorlar.

Çocuklar dışında filmin bir diğer başrol oyuncusu da doğanın ta kendisi sanki. Manzaralar muhteşem gözüküyordu, tamamıyla gerçek mi? Ve doğanın bu kadar ön planda olmasının özel bir sebebi var mı?
Orası aynen öyledir. Tamamen gerçekler. O taş hâlâ orda, o nehir hâlâ öyle akıyor şimdilik. Şimdi aslında burada sanatla ilgili bir tartışma var. Hep söylerim diyelim ki birileri sizin yaşadığınız toprakları işgal etti ve yıllarca orada her şeyi değiştirdi. Oranın zamanında size ait olduğunu nasıl ispatlarsınız? Gider kazarsınız toprağı, size ait bir mozaik, bir heykel çıkar ve öyle ispatlarsınız. İşte sanatın işlevi biraz da bu. Bu film, o topraklar için adeta ileride toprağın altından çıkacak bir mozaik bir heykel gibi. "Bakın buraların doğası böyleydi" diyoruz bir nevi, kayda alıyoruz yani.