Oynayan İnsan Tiyatrosu ‘Ağaç İrfan’ı bu kez soL gazetesi yararına oynuyor

Oynayan İnsan Tiyatrosu'nun Ağaç İrfan adlı oyunu bugün 20.30'da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde seyirciyle buluşuyor. Oynayan İnsan Tiyatrosu sevilen oyunlarını bu kez soL Gazetesi'ne destek için oynuyorlar.
Pazartesi, 02 Aralık 2013 14:42

Oynayan İnsan Tiyatrosu'nun Ağaç İrfan adlı oyunu bugün 20.30'da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde seyirciyle buluşuyor. Oynayan İnsan Tiyatrosu sevilen oyunlarını bu kez soL Gazetesi'ne destek için oynuyorlar. Oyunun yönetmeni ve aynı zamanda oyuncusu Halil Ersan ile oyun üzerine sohbet ettik.

Ağaç İrfan adlı oyununuzda farklı bir teknik kullanıyorsunuz. Gölge tiyatrosundan yararlanıyorsunuz aynı zamanda. Kullandığınız tekniği biraz anlatır mısınız?
Oynayan İnsan Tiyatrosu sadece gölge tiyatrosu yapmıyor. "Ağaç İrfan" oyunu bir gölge tiyatrosu değil. Gölge tiyatrosu oyunun bir parçası, birkaç bileşeni vardır "Ağaç İrfan" oyununun. Bunların bir tanesi gölge, gölgenin oyunlarda kullanımının zaten 5 bin senelik bir tarihi vardır, yani ateşin icadından beri insanoğlu gölgeyi kullanmıştır sanatta. Geleneksel Türk Tiyatrosu'nda da gölge vardır biliyorsun çok belirgin bir ögedir. Dünyanın çeşitli çağdaş tiyatrolarında da var. Oynayan İnsan Tiyatrosu çağdaş gölge tiyatrosunu, Geleneksel Türk Tiyatrosu temellerine yaslayarak, gelenekseli çağdaşla harmanlayıp içinde bir parça olarak kullanır. Bizim yalnız buradaki avantajımız ışığı kendimiz yaratmamız oldu. Kendi ışığımızı yaptık ve bundan ötürü sinemanın sahip olduğu söylenen hareketli ve geçişli kimi efektleri tiyatro sahnesine taşıyabildik. Bu da bizim anlatımımızı kuvvetlendirdi. Yer yer ayna kullanıyoruz. Epik tiyatroda olduğu gibi, anlatıyı ön planda tutuyoruz, temel prensibimiz o. Anlatının seyircide en kolay nasıl anlaşılabileceğine dair fikir yürütüyoruz ve bunu gölgede tatbik ediyoruz.

'Ağaç oluma, yazar ölüme gidiyor'

Hikayeden biraz bahsedebilir misiniz?
Sabahattin Ali, Istıranca Ormanları'nda öldürülür. Orada mı öldürüldü aslında bilmiyoruz ama cesedi orada bulundu öldürüldükten birkaç ay sonra. Ve bir ağaca yaslandırılmış bir şekilde bulunur. Bizim hikayemiz burada başlıyor. O ağaç bu ağaçmış. Tesadüfen bizim bu ağaca yaslamışlar Sabahattin Ali'yi. Ve yine tesadüf o dur ki, bu ağaç 700 yaşında bir ulu çınarın (her inanışta kutsal bir ağaç) gölgesinde yetişmiş bir meşe. Bütün bildiğini de bu çınardan öğrenmiş. Bu çınarın da Moskova'da bir dostu var, bir çınar dostu. O Moskova'daki çınarın da Gülhane'de bir ceviz ağacı dostu var. Bunlar rüzgar yoluyla sohbet ediyorlar. Bizim meşeyi tüm bunlarla tanıştırmış. Bütün hikayeyi biliyor aslında bu genç meşe. Tesadüf o dur ki, yazarın öldürülmesinden bir yıl sonra, ormancılar kaçak olarak giriyorlar ormana ve ağaç kesimine başlıyorlar. Bizim ağacı da kesiyorlar. O da bir marangoza denk geliyor. Marangoz, usta bir marangoz. Marko Paşa hemen yanındaki matbaada basıldığı içinbir Marko Paşa okuru aynı zamanda. Bu ilişkilerle aslında biz iki öykü görüyoruz “Ağaç İrfan”da. Bir ağacın oluma gidişini, çünkü bu aslında kukla Ağaç İrfan'ın insan olma yolculuğudur beri yandan da bir yazarın ölüm yolculuğu. Yani ağaç oluma giderken, bir yazar ölüme gider bu diyalektik çatı üzerine oturur oyun. Ve oyun şunu sorar: "İnsan nasıl insan olur?".

Sanatın gücünü kontrol çabası

Nedir bu temel sorunun arkasında yatan? Bu insan nasıl olmalıdır? Bir de, son dönemde sanata ve sanatçılara uygulanan baskıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsan nasıl insan olur?” Temel soru bu. Beni bugün sanat politikaları ilgilendirmiyor. Sanat politikalarının yalnızca bu dönem kötü olduğu düşünülür ama yıllardır böyledir. Her iktidar sanattaki gücü görmüştür. Bu güç rahatsız eder ve onu kontrol altında tutmak her iktidarın birincil görevidir. Bizlerse onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar baskı altına almaya çalışırlarsa çalışsınlar sözümüzü söylemeye devam etmek zorundayız. Bu muhalefet olarak algılanmasın. Benim işim muhalefet yapmak değil, sanat yapmak. Sorumuz bu yüzden: "İnsan nasıl insan olur?" Formel olarak iki bacağı, iki kolu olan o varlığa mı insan diyeceğiz, yoksa hayattaki tercihleri üzerine düşünebilen, akıl yürütebilene mi? Oyunda iki insan görüyoruz. Biri yazar, çizer, şiirler yazıyor. Öbürü elinde bir odun, bir izbede insan öldürüyor. Hangisi insan? Size bir odun versem insan öldürebilir misiniz? Hangi şartta koşulda olursa olsun insan orada bir karar veriyor. İşte insanlar bu soruyla çıktıkları zaman benim için kafidir.

Neden Sabahattin Ali?
Şu 21. yüzyılın karışıklığı, koşuşturması, gündem bombardımanı, sürekli değişen biçimler içinde düşündük ve her şeyin başladığı noktaya inelim istedik. Türkiye siyasi tarihini şöyle bir gözden geçirirseniz, her şeyin başladığı tarih Sabahattin Ali'nin öldürüldüğü dönemle çok denk gelir. İşte ABD'den ilk yardımlar 1948 yılında alınır, hemen arkasında bütün ülkenin tanıdığı, sevdiği, Köy Enstitülerinin neferi, edebiyat dünyasının altın çocuğu, Marko Paşa'yla milyonlara ulaşmış ve Türkiye'nin aydınlanma hareketinin en önemli karakterlerinden biri olan Sabahattin Ali'yi göz göre göre öldürürler. Bu öyle bir korku dönemini başlatır ki memlekette, daha sonra 51 tutuklamalarına varır, darbelere varır, idamlara varır. Bugüne varır. Şimdi bana sorarsanız eğer bu memleket bu hale nasıl geldi, biz nereden geldik bu hale diye sorarsanız şöyle bir cevap verebilirim size: Siz yazarınızı öldürürseniz, aydınınızı asarsanız, onları yakarsanız, bir memleket başka yere gelmez zaten buraya gelir. Bu bir sonuçtur. Ve bu sonuca nasıl varıldı sorusu kritik bir sorudur. Yazardan bahsetmek zorundayım. Serkan Bilgi oyunumuzun yazarıdır. Hikaye Serkan Bilgi'nin kaleminden çıktıktan sonra, sahnede oynamalarla, provalarla son halini almıştır. Gölgeyi tercih etmemiz tesadüf değildir. Sabahattin Ali'nin ölümünü incelerseniz şöyle bir şeyle karşılaşırsınız: Bu cinayet gölgede bırakılmıştır, gölgede kalmıştır bu cinayet... Biz de bu yüzden gölgeye meyletmişizdir.

Dayanışma artmalı

soL Gazetesi için oynuyorsunuz bu sefer Ağaç İrfan'ı öncelikle teşekkür ederiz. soL okuyucularına söylemek istedikleriniz neler?
Özgür basının, doğru haber yapan bir yayın organının çok önemli olduğunu biliyorum. Mesela Gezi'de bunun önemini ne kadar çok anladık, bütün her şeyi değiştirebiliyormuş ve bir anda bambaşka yerlere gidiyormuş bu işler, onu görebildik bir anda. Gözündeki solüsyonu sile sile görüntü almaya çalışan, polisler tarafından sürüklenerek götürülen, karanlık izbe sokaklarda sıkıştırılıp kadın erkek ayrımı yapmaksızın tartaklanan gazeteciler gördük. Bizim de onlara teşekkür etme zamanı gelmedi mi? Biz de size teşekkür ederiz. Bu da bizim aslında sesimiz, soluğumuz rengimiz. O yüzden bu da bizim boynumuzun borcu. Ve bu dayanışma örneğinin artarak ilerlemesini diliyorum. Tek temennim bu. İstiyorum ki başka gazetelerle, bu cesareti gerçekten gösterebilme başarısına sahip gazetelerle bir arada olalım, dayanışma halinde olalım.